gezegenlerarası mahkeme

 

Mahkeme salonunun kapısı açıldı. İçeriye biri Dünyalı, diğeri Zolialı iki hakim, iki savcı, iki psikiyatrist giriş yaptı. Salonun cam tavanı simsiyah bir sonsuzluğa bakıyordu. Fakat ne gece vaktiydi, ne de orası Dünya’ydı; uzaya kurulmuş bir mahkemeydi orası. Girişinde dünya dili de dahil olmak üzere beş dilde “Gezegenlerarası Mahkeme” yazıyordu. Artık mesafelerin kısa ve önemsiz olduğu, ve farklı canlıların birbirleriyle kolayca etkileşime girdiği o günlerde böyle bir kurumun gerekli olduğu düşünülmüştü. Birbirlerini tanıyan yedi tane gezegenden beşi buranın kurulmasını istediler, diğer iki gezegende bulunan az sayıdaki canlıysa hukuk sisteminden bihaber oldukları için onlara dahil olmadılar. Gezegenlerarası Mahkeme şimdiye dek ufak tefek meseleleri çözmek dışında bir amaç için kullanılmamıştı ama bugün farklıydı. Bugün, o odada herkesi, özellikle de Zolialıları dehşete düşüren bir olay masaya yatırılacaktı: Bir cinayet.

 

İzleyici koltuklarını Zolialı ve Dünyalı gezegen büyüklerinin doldurduğu mahkeme salonuna son olarak sanık ve tanıklar giriş yaptı. Herkes yerini aldığında, Dünyalı hakim mikrofonuna doğru yaklaştı ve konuşmaya başladı. “Bugün Dünya için utanç verici bir gün. Bir insanın, Zolialı bir vatandaşın ölümüne sebep olduğuna dair bulgularla karşı karşıyayız. Bunu açıklığa kavuşturmak ve gerekenin yapılmasını sağlamak için buradayız..” Dünya dilinde konuşan hakimin ses dalgaları mikrofona değdiği anda Zolialıların kulaklarına kendi dillerine ait sözcükler halinde ulaştı. Ardından Zolialı hakim konuşmaya başladı: “Zolia halkı böyle bir olaya ilk kez şahit oluyor. Bizler, milyonlarca yıl boyunca ölümün bu yönünü bilmeden yaşadık. Ölüm, sadece zamanımızın dolduğu o ana özgü, kaderin sunduğu bir olguydu. Bugün bir canlının diğerine bunu yapabildiğini görüyoruz ne yazık ki. Dünya’yla iletişime geçtiğimiz günden bu yana insan türünün böyle bir yönü olduğu görmedik, fakat bunun doğru olduğuna dair izler bulunursa halklarımızın artık uzlaşıp uzlaşamayacağını bilmiyorum. Yine de adalet uğruna buradayız.. ” sonra tanıklardan birine söz hakkı verdi.

 

Birinci tanık öldürülen Zolialı gencin komşusuydu. Gördüklerini anlatmaya başladı: “Birkaç uzay-haftası önce, Dünyalı adamın komşum olan genci sık sık ziyaret ettiğini görüyordum. En başta şüphelenmemiştim, çünkü artık Dünyalılar, Arkeroslular, Hedporlular… Hepsi gezegenimize uğruyor, Zolialılarla arkadaşlık ediyorlar. Fakat bir gün genç komşumla karşılaştığımda oldukça tuhaf davrandığını gördüm. Söylediklerimi zar zor algılıyor, zorlanarak yürüyordu. Onu o halde görünce ne olduğuyla ilgili sorgulamalar yapmaya, dinlenmesi gerektiğini söylemeye başladım. Fakat ben tam bunları söylerken gözleri kapandı, yere düştü. O sırada caddedeki herkes gencin etrafında toplandı. Onu evine taşıdık. Cebinden ev-kod’unu alıp kapıyı açtığımda gördüğümüz manzara hepimizi şaşırttı: Evin girişinde dev makineler ve deney tüpleri vardı. İçeriye girip incelemeye koyuldum. Beyin görüntülemeye yarayan, iç organları gösteren, hücreleri incelemeye yarayan şu eski model araçlar, Zoliada yer almayan bazı elementleri de içeren tuhaf karışımlar… Evin her tarafı bunlarla doluydu, banyo bile! Son olarak alt kattaki depoya bakmak istedim ve o sırada Dünyalıya rastladım. Konuşmaya çalışıyordu ama yanımda kulakçevirici yoktu ve dediklerinden tek kelime anlamadım. Benim öylece dikildiğimi görünce üst kata çıktı koşarak, ben de peşinden gittim ama çoktan evden çıkmıştı. O günden beri gence kötü bir şeyler olduğunu ve bunu Dünyalı adamın yaptığını biliyordum. Zaten bir süre sonra genç ortalıkta görünmemeye başladı. Onu Dünya’ya giden ulaşım hattının orada görmüşler en son.” dedi ve mahkemeyi birkaç saniyeliğine sessizlik kapladı. Ardından hakim sessizliği bölerek ikinci tanığa söz hakkı verdi. “Anlatacak değil ama gösterecek bir kanıtım var.” dedi ikinci tanık. Kendisinde bu konuyu aydınlatabilecek bir ‘ışın-anı çipi’ vardı. Işın-anılar gözümüzle tanıklık edip belleğimize aktardığımız olayların üzerinden, anının beyin tarafından değiştirilmesine müsaade etmeyecek kadar kısa sürede bir çipe aktarılmasını sağlayan yapılardır. Çipler başka birinin kafasına, hipokampus bölgesinin yakınlarına dokundurulduğunda, o anı, o kişinin kafasında canlanır, adeta ona aitmiş gibi iz bırakırdı zihninde. Tanık, hakimlerden izin isteyerek elindeki iki çipi hakimlerin kafalarına yapıştırdı. Yüz ifadeleri anında değişti, gözlerindeki korkuyu görenler o çiplerde saklanan anının ne kadar kötü olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Hakimlerin zihninde canlanan anıysa şuydu: Zolialı gencin kesili kolundan siyah sıvılar akıyor, o sırada yanındaki dünyalı adam, umursamaz bir şekilde akan sıvıyı deney tüplerinin içine dolduruyordu. ‘Demek sizler de ölebiliyormuşsunuz, gördün mü?!’ dedi, Zolialı ise odanın her yanında yankılanan çığlıklar atıyor, büyük bir acı çekiyordu.  Bir anlığını Dünyalının yüz ifadesi değişti, acı çeken varlığa üzülüyormuş gibi gözüktü bir an. Ayağa kalktı, masadan bir şişe aldı ve Zolialıya şişenin içindeki sıvıyı içirdi. Acısından kurtulmuş gibi gözüken Zolialı genç, artık çığlık da atmıyordu. “Bunun mümkün olduğunu gösterdiğin için mutluyum. Az sonra öleceğim, değil mi?” dedi, ve dediği gibi, az bir süre sonra da öldü. Tüm bu olaylar bir pencerenin ardından görülüyordu. Belli ki çipi getiren tanık sesleri duyup gizlice pencerenin ardından onları izlemişti… Anı bittiğinde hakimler çipleri çıkarıp şaşkınlık içerisindeki yüz ifadelerini değiştirmeye çalıştılar. Herkes ‘Neydi o?’ der gibi suratlarına bakıyordu. Ne olduğunu ise tek tahmin edebilen sanık koltuğundaki Dünyalıydı. Artık onun üzerine odaklanmaya başlayan gözlere daha fazla dayanamadı, ağzından şunlar çıktı:

 

“Evet, suçluyum! Ama hepsi bir merak yüzünden oldu…” duraksadı, gözlerini cam tavana, siyah ıssızlığa doğru dikti. Derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti: “Bilim insanıyım. Dünyalıların ‘astrobiyoloji’ diye isimlendirdiği alan üzerine çalışıyorum. Zolia gezegeniyle iletişime geçtiğimiz günden beri tek isteğim onları anlamaktı. Diğer gezegenlilerden çok daha farklılar. Ölüm konusundaki bu hassasiyetleri bile oldukça ilginç. Ölüm onlar için uzak ve tek bir olayın; yaşlılığın, o belli yaş aralığına gelmiş olmanın doğurabileceği bir ihtimal. Ne kendileri, ne de onlardan önce yaşayanlar öldürüp öldürülebileceklerini bir defa bile akıllarından geçirmemişler, buna hiç ihtiyaç duymamışlar büyük ihtimalle. İnsanlar öldürmeye nasıl başladı, bilen var mı? Benim tahminim, yiyecek arayışıyla başladığı yönünde. İlk önce hayvanlar öldürüldü, sonra insanlara da uygulanmaya başladı. Fakat insan öldürmenin yiyecek arayışıyla değil, hırs ve kötülükle bağlantısı oldu genellikle. Zolialılara gelince, etçil olmadıkları için hayvanların canına da hiç kıymadılar, birbirlerinden nefret etmişler midir? Belki de. Fakat bunu asla ölümle çözmeye kalkışmadılar, çünkü, zaten bunu bir defa olsun akıllarından geçirmediler. Bir diğer ilginç taraf, vücutlarının öldürülmeye karşı olan dayanıklılığı. Zolilalılar, insanların aksine o kadar zor ölüyorlar ki. Zolialı gençle tanıştığım zaman, ölümünün sadece yüzyıllar sonra, yaşlandığında gerçekleşebileceğini söylemişti. Onun üzerinde birkaç şey denemeyip deneyemeyeceğimi sordum, kabul etti. Fakat süngere benzeyen bedenine ne kurşun işledi, ne de kestiğim kolu ona acı verdi. Hatta kesilen kolu kendini kısa bir süre içinde yeniledi. Tıpkı bir deniz yıldızı gibi!..”

 

Salonda bir uğultu başladı. Zolialı izleyiciler çok sinirliydiler, hatta bazıları mahkemeyi terk etmek için ayaklandılar. Tam o sırada dünyalı hakim elektrokmak’a vurdu, rahatsız edici bir ses tüm salonu kapladı. Bilinçaltlarına kadar ulaşan sesler, orada birtakım talimatlara dönüştü ve sonrasında ne kimse hareket etti, ne de konuştu. Dünyalı sözlerine devam etti: “Deniz yıldızı diyordum, fakat Zolialıların vücutlarındaki yenilenme onlarınkinden çok farklı. Hem bu işi çok kısa sürede yapıyorlar, hem de oldukça kompleks bir hücre yapılanmasına sahipler. Her neyse… En azından onların da bizler gibi hastalanabileceğini düşündüm, ama hayır! Hastalanmıyorlardı… Ömürleri boyunca tek bir hastalık bile geçirmiyorlardı. Onları yaşlılığın getirdiği ölüm dışında hiçbir şeyin öldüremeyeceğine inanmaya başlamıştım. Buna son bir deneyin ardından ikna olmaya hazırdım. Gencin hücresel yapısını bozabilecek bir karışım hazırladım. Onun da bir insan gibi ölümün her an gelebileceğine dair korku duymasını istiyordum. Bedeninin kusursuzluğu o kadar rahatsız ediciydi ki… Karışımı içirdikten sonra gencin kolunu kestiğimde bizdeki kanın akışkanlığında, siyah bir sıvı akmaya başladı. Karşımda acı çekiyordu. Kısa bir süre içinde de öldü. Evet, suçluyum… Şimdi ne yaparsanız yapın bana!”

 

Kimse konuşmadı. Zolialı izleyicilerden bazıları sessizce ağlıyordu, Dünyalılarsa büyük bir utanç içindeydiler. Hakimler, psikiyatristler ve savcılar aralarında konuşmaya başladı. Şimdi ne olacaktı? Kimse bilmiyordu.

 

Zolialı psikiyatrist, öfkesini saklamaya çalıştığını belli eden bir sesle şunları söyledi: “Bastırmaya çalıştığınız şey buydu, değil mi? Eminim yüzyıllar önce yaşamış atalarınız birbirlerini toplu kıyımlara götürecek kadar caniydi! Hiçbir önemi olmayan, geçici şeyler uğruna savaş verdiniz eminim ki.. Şimdiyse bu güdünüzü bastırmak istiyorsunuz ama hala aynısınız!”

 

Dünyalı psikiyatrist, Zolialının konuşmasını bölerek, “Bizim bundan kurtulmak istemediğimizi mi sanıyorsunuz? Öldürmeye gücümüzün yetebileceğini düşünmek, bunu kısa bir an için bile akla getirmek kolay mı sizce? Ayrıca, insanları bu konuda genelleyemezsiniz ki. Aklımızdan geçiriyor olsak da çoğumuz kimseyi öldürmeyiz.” dedi.

 

Zolialı hakim sözü aldı: “Böyle bir şeyin bilincindeyken artık nasıl rahat edebiliriz? Zehirli düşüncelerinizin sadece bunlardan ibaret olup olmadığını bile bilmiyoruz.”

 

Dünyalı savcı: “Ne tür bir cezalandırma istiyorsanız kabul edebiliriz. Fakat bambaşka canlıların farklılıklara sahip olmasını o kadar büyütmeniz doğru değil..”

 

Zolialı savcı: “Bu farklılıklar canlıları kötü yönde etkiliyorsa büyütmek elbette doğru, doğal olan bu. Şimdiden Zolia’da bu olayın sebep olduğu karmaşalar baş gösterdi. Bundan sonrası için, gezegenlerimiz arasındaki bağı koparmak yapılacak en doğru şey.”

 

Zolialı hakim: “Artık Dünya ile iletişim kurmak istemiyoruz. Birkaç gün içinde gezegenlerimiz arasındaki ulaşım hattı yıkılacak. Eğer diğer gezegenler de uygun görürse gezegenlerarası mahkemeye de giremeyeceksiniz. Size asla güvenmedim, biliyor musunuz? Keşke yakıp yıktığınız tarihi eserlerinizi, kitaplarınızı görebilseydik. Eğer onları görmüş olsaydık, sizinle asla iletişime geçmezdik!..”

 

Konuşmaları bu şeklide devam ederken izleyiciler de birbirleriyle tartışmaya başladılar. Artık konuşmalar birbirine karışmış, uğultu halini almıştı. O sırada Dünyalı katil ayağa kalktı, mahkeme salonunun ortasına  doğru yürüdü ve herkes onu fark edene kadar orada dikildi. Sesler biraz azaldığında ve gözler ona doğru kaymaya başladığında şunları söyledi: “İnsanlar asla bir Zolialı gibi kusursuz olmadı. Kötü şeyler düşünmekten, öldürmekten geri durmadı asla. Fakat insanlık tarihini salt bunlardan ibaret görürseniz, yanılırsınız. Zolialılar bizi artık yalnızca kötü yanımızla bilecek, bunun farkındayım ama düşündüğünüzün aksine ölümlerden çok kurtarılmaların, sevmenin ağırlıkta olduğu bir gezegen aslında Dünya. Siz bunu asla görmeyeceksiniz, artık size kötü yanımız gözükecek sadece. Ölüm, öldürmek kötü şeyler mi? Başkasına uygulandığında öyle. Fakat şu şekilde bir ölümün kötü olduğunu kim söyleyebilir ki?”

 

Cümlesini bitirdi, cebinden bir tabanca çıkardı ve kendini vurdu. O gün Zolialılar yeni çeşit bir ölümü daha öğrenmişlerdi.

Reklamlar

ray bradbury-resimli adam

ölene dek vücudunun her tarafındaki resimlerle yaşamaya mecbur bırakılan, bununla lanetlenmiş bir karakter resimli adam. yanına kim yaklaşıp da uzun uzun incelerse resimleri, onların hareket ettiğini fark eder, ve her kim gereğinden fazla kaptırırsa bu resimlere kendisini, nihayetinde geleceğinin korkunç bir yansımasını bulur resimli adamın bedeninde. onun da söylediği gibi:

“bu resimler geleceği gösterir.”

fakat bradbury resimli adamın öyküsünü değil, onun bedenine kazınmış şekillerden ortaya çıkan öyküleri anlatıyor bizlere. hepsi birbirinden şaşırtıcı ve güzel olan bu öyküler kimi zaman olası bir gelecek senaryosuyla ilgili uyarıcı nitelik taşırken aslında günümüze de ışık tutuyor. tabii neden bahsediyorsa bahsetsin, bradbury’nin kaleminden çıkan bir öykü içinizi daima ısıtacak türden oluyor. kendimi düşünüyorum da mesela, ray bradbury’yi okuduğum zaman dilimlerinde çok iyi bir dostun hep yanımda olduğunu hissediyorum. halledilmesi gereken diğer işlerle uğraşırken bunun bilincinde olmak beni çok mutlu ediyor. okunmayı bekleyen harika öyküler orada dururken kendimi iyi hissediyorum, bir kitabın insanı bu şekilde hissettirebilmesi ise büyüleyici geliyor bana.

 

resimli adamın bedenine yansıyan öykülerin her biri birbirinden güzeldi aslında, fakat the rocket man beni aklımdan hiç çıkmayacak kadar etkiledi. ne zaman güneş ışınları gözüme hafifçe değip geçse öykünün sonunu düşünüyorum. “doug ve annesi hala güneşe rastlamadan yaşamaya mı çalışıyordur ki acaba?” diyorum kendi kendime. kahvaltıya gecenin geç saatlerinde kalkıp panayırlara da o saatlerde gitmeye devam ediyorlardır belki de, kim bilir. bunları düşünürken babasının uzay kıyafetine bakıp şunları söyleyen çocuğu canlandırmadan duramıyorum kafamda: “açtığım kutudan siyah üniforması döküldü. siyah bir nebula gibiydi, kumaşının bazı yerlerinde, uzaklarda, yıldızlar parıldıyordu. sıcak ellerimi siyah üniformanın üzerinde kaydırdım. mars gezegeninin demir kokusunu, venüs’ün yeşil sarmaşık kokusunu, merkür’ün sülfür ve ateş kokusunu içime çektim…”

sonra, tüm bunları düşünürken gülümsüyorum. bradbury gibi bir yazarı okuyabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu tekrar hatırlatıyorum kendime.

selçuk demirel-kıyıdaki adam

selçuk demirel’i geçen yıl kütüphanede ‘göz alabildiğine’ kitabıyla tanımıştım. orada yer alan illüstrasyonların güzelliğiyle büyülenip diğer eserlerini de araştırmaya, incelemeye çalışıyordum o günden beri. geçenlerde yine kütüphanede gördüğüm ‘kıyıdaki adam’ ise tüm eserlerinden daha özel bir yere sahip oldu benim için. john berger’in ufak bir metnini hikayeleştiren illüstrasyonlardan oluşan  mükemmel bir çalışma kıyıdaki adam. masasının başında oturmuş, kıyıyı düşleyen; daha sonra kıyıyı aşıp ufka, gökyüzünün ardına doğru koşan bir hayal gücünün ürünü. asla unutmamak için kitaptan çektiğim birkaç fotoğrafı da ekliyorum:

kolektif bellek ne kadar kolektiftir?

zihnin yapılarını kolektifleştirmek sanıyorum durkheim ile başlayan bir süreçti. kendisi, kolektif bilinç kavramını ortaya attığı zaman, yalnızca bunun sosyolojik tarafını ele almıştı. daha sonrasında jung, kolektif bilincin derinlerine gitmek isterken kolektif bilinçaltı ortaya çıktı ve kolektifleştirme eylemi, psikanalize de yayıldı. günümüzdeyse, bilişsel psikolojinin gelişimi, beynin daha ayrıntılı incelenebilmesi bu yapıların bilimsel olarak araştırılabilmesini sağlayabilir.

bellek, her zaman ilgimi çeken bir yapıydı. fakat kolektif bellek üzerine düşünmeye yeni yeni başladım ve bu kavramın bilimsel olarak nasıl ele alınabileceğini merak ediyorum. aynı zamanda kendime şu soruyu da sık sık soruyorum: “kolektif bellek kadar kolektiftir?”

bu soruyu soruyorum, çünkü salt belleğin ne kadar yanıltıcı bir yapı olduğu artık bilinen bir gerçek. hatta bunun üzerinden aslında bir benliğimiz bile olmadığına dair bir düşünceler dizisi mevcut. kolektif bellek, belli bir olaya tanıklık eden insanların, belki geniş bir toplumun o olayı sakladığı bir sistem gibi geliyor bana. fakat buradaki ‘saklamak’ denilenin de ne kadar güvensiz olduğunu biliyoruz. belleğin değiştirici, bozucu etkileri ortadayken aynı olaya tanıklık eden insanların bu olayı bambaşka şekilde hatırlamaları olası değil midir? ve böyle bir şey gerçekleştiğinde kolektif belleğin de zarar gördüğünü söyleyemez miyiz?

herhangi bir gösteriyi ele alalım. izleyicilerin her biri aynı sahneye bakar, aynı şeylere tanıklık ederler. her birinin zihninde bu ana dair anılar oluşur ve o anın paylaşılıyor olması da, kolektif hale getirir anıyı ve ardından da belleği. peki, mesela birkaç ay sonra bu insanları bulup onlara gösteriyle ilgili sorular sorduğunuzda bambaşka cevaplar almanız muhtemel midir? elbette. kimileri gösteride asla yaşanmamış bir olayın yaşanmış olduğundan gayet emindir, kimileri çoğu şeyi unutmuştur, bazıları diğerlerine göre daha doğru-ama yine de değiştirimiş- şekilde hatırlar bu gösteriyi. bu insanları bir araya getirip gösteri hakkında konuşmalarını sağlarsanız, ne gördükleri hakkında kolayca uzlaşabilirler mi? sanmam.

tabii bu sadece basit bir örnek. büyük çaplı olaylara baktığımızda bu tür değişikliklerin daha fazla olduğu fark ederiz. bir savaşa, bir bombanın atılış anına yüzlerce insan tanıklık edip onu zihinlerinde bambaşka şekilde depolayabilirler. işte, kolektif bellek özellikle de bu nedenle kafamı çok karıştırıyor. aslında, burada yaşanan olay tektir, nesneldir ve burada toplumsal olan daha çok olayın kendisiymiş gibi gelir. onu bellekte depolamamızın ardından geçen süre, hatta ondan öncesinde, sadece algıladığımızda bile onu kendi anladığımız biçimiyle aktarmaz mıyız zihnimize? daha sonrasında belleğimizin etkisiyle de iyice değişebilecek olan bu tarz bir olay artık toplumsal olmaktan çıkıp bireysel bir hal almaz mı? bu noktada artık kolektif olan bellek değil de yalnızca olayın kendisi değil midir? bilmiyorum.

konuya dair çok az bilgim var ve olayı tamamen yanlış yorumluyor da olabilirim. yeterince bilgi edinebildiğim bir zamanda, ileride hakkında tekrar yazmak istiyorum. belleğin toplumla oluştuğuna dair güzel bir alıntıyı da buraya bırakıyorum:

“insanların belleklerini edindikleri yer normal olarak toplumun içidir. yine toplumla beraber hatırlar, anlar ve hatırladıklarını nereye konumlayacaklarına karar verirler.”

venedik taciri ve psikanaliz

shakespeare’in venedik taciri oyunu psikanalistlerin her zaman büyük ilgisini toplamıştır. belki de çoğu psikanalist yahudi olduğu için bu böyledir, bilemeyiz, fakat sebebi ne olursa olsun içinde çok farklı anlamlar taşıyan ve defalarca kez yorumlanabilecek, hep yorumlamaya açık kalacak bir eser venedik taciri. komedi diye geçen, ama yer yer ciddileşen kısımları da göz önüne alındığında kimi edebiyatçıların trajedi diye tanımladığı bir eser aynı zamanda. oyunu büyük bir zevkle okuduktan sonra psikanalitik yorumları incelendiğinde oyundan alınan zevk iki katına çıkıyor.

oyuna dair en çok rastlanan yorumlardan birisi freud’un “üç kutu teması” üzerine olanı. sanat ve sanatçılar üzerine kitabında da geçiyordu hatta bu metin. fakat ondan önce otto rank bu olaya bir yorumlama getirmiş. ona göre portia’nın babasının üç kutuyu hazırlaması, ‘yasaksevi’ temasının bir örneğidir. freud ise bu üç kutunun erkeğin kadınla olan ilişkisindeki üç farklı yönü temsil ettiğini söyler: anne, sevgili ve toprak ana. rank’ın yasaksevi motifiyle bu mitolojik görüşün benzer yönleri de yok değildir.

oyunda antonio, dostu bassanio için shylock’a borçlu kalır. bu noktada para olarak borcun ahlaki bir borcu, bir suçu temsil ettiğine ilişkin yorumlamalar devreye girer. bu olgudaki suç, oğul-baba motifi arasında duyulan suçluluk boyutunda incelenir kimilerince. burada bassanio oğul, antonio ise babadır. bunun yanı sıra, iki karaktere dair daha farklı yorumlamalar da bulunuyor. acaba antonio, shylock tarafından bedeninin bir parçasının kesilecek olmasına karşı niçin bu kadar kayıtsız? neden bu kadar melankolik? bazıları antonio’nun sevilen şeyden(bossanio) mahrum kaldığını, bu nedenle artık ölümü de önemsemediğini söylerler. bunun dışında, oyunun yazıldığı dönemde shakespeare’in ruhsal durumunun da pek iyi olmadığı ve antonio’nun melankolik kişiliğiyle kendisini özdeşleştirdiğine dair yorumlar da vardır.

shylock gaddar bir karakter midir? çoğumuz en başlarda onu sevmediysek de sonradan büyük ihtimal acımışızdır ona.

“yahudinin gözü yok mu? yahudinin elleri yok mu? organları, boyu, posu, duyuları, duyguları, heyecanı yok mu? aynı yiyecekle beslenmiyor mu, aynı silahla yaralanmıyor mu, aynı hastalıklara yakalanmıyor mu, aynı yollarla iyileşmiyor mu, aynı kışın ve yazın üşüyüp, ısınmıyor mu? farkı ne hıristiyan insandan? etimiz kesilince bizim de kanımız akmaz mı? gıdıklanınca gülmez miyiz? zehirlenirsek ölmez miyiz? peki ya bize haksızlık ederseniz öcümüzü almaz mıyız? her şeyde size benzediğimize göre, bunda da benzeyeceğiz tabii. yahudi hıristiyana haksızlık edince, karşılığında göreceği iyilik ne? intikam! hıristiyan yahudiye haksızlık ederse, hıristiyan örneğine göre karşılığı ne olmalı? intikam tabii! hainlik etmesini sizden öğrendim, yine size uygulayacağım. bu işi sizden çok daha iyi yapacağıma da güvenebilirsiniz.” dedikten sonra shylock’un da kendince haklı olduğunu düşünmeden edemeyiz. bu kısım shakespeare’in yahudileri kötüleyen bir eser yazdığı iddiasının doğru olmadığına kanıt olarak gösterilebiliyor.

portia ile nedimesinin erkek kılığına girip insanları kandırdığı, antonio’nun kurtulmasını sağladıkları kısma gelecek olursak, öncelikle bu kısmın çok komik ve güzel olduğunu düşünüyorum. nasıl yorumlandığına gelecek olursak, buradaki yüzük olayının da aynı kutu olayı gibi görünürde sadakatin bir simgesi olduğu ama diğer yandan cinselliğe dair bir simge de taşıdığı söyleniyor.

son olarak venedik ve belmont’la ilgili karşılaştırmalar eseri daha anlaşılır kılıyor. venedik taciri aslında iki dünyadan, venedik ve belmont’tan meydana geliyor. venedik parayı, hırsı, gerçekçiliği ve erkek-egemen toplumu simgeliyor.-kadınların erkek kılığında oraya gitmesi bunun göstergelerindendir- shylock, venedik’i ayakta tutan bir gaddardır. onun büyüsünden kultulunduğu zaman para artık değersiz hale gelir, onu rahatça savurursunuz.(*shylock’un kızı jessica) belmont ise buranın tam tersidir. cömertlik, bolluk ve sevgi orada hakimdir. bazı zorlukları elbette taşır içinde ama bilmeceyi çözerseniz onları da aşmış olursunuz…

 

neye uyum sağlamak?

benimsenme, uyum sağlama kişiyi ‘normal’ diye tanımlayabilmek için yeterli ölçütler midir? şurası kesin ki, bir insan etrafına uyum sağlayamıyorsa, insanlar tarafından kabul görmüyorsa anında o kişinin ‘değişmesi gereken’, hatta ‘tedavi edilmesi gereken’ biri olduğunu düşünüyoruz. o insanın uyum sağlayamadığı şey üzerine hiç kafa yormuyoruz. uyum göstermek ama neye? iyi bir topluma, iyi otorite figürlerine karşı mı, yoksa kokuşmuş bir kültüre mi? baskın bir anne babaya mı?..

hastalıklı bir topluma uyum sağlayamayan bir insanı ele alırsak, o kişinin iyileştirilmesi gereken biri olduğunu düşünmeyiz. düşüncemizin bu yöne kaymasını sebep olan şey farklı bir perspektiften olaya bakmamızdır. ‘uyum sağlayamayan insan’ değil; ‘şuna/şunlara uyum sağlayamayan insan’ vardır artık. insan tek yönlü bir biçimde incelenemez, onun içinde bulunduğu toplumu göz ardı edemeyiz. fakat biliyorum, “milyonlarca insanın uyum sağladığı bir şeye uyum sağlayamayan az sayıdaki insan nasıl normal sayılabilir ki?” diye düşünmeden edemiyoruz. çoğunluğun yaptığında bir haklılık payı olabileceği gibi bir düşünce var kafamızda. istatiksel veriler dikkatimizi çekiyor. ne var ki söz konusu insan olduğunda sayılar da yanılabilir. toplumdaki çoğu birey zamanla kötüye giden bir düzene boyun eğiyorsa ve bunu tamamen bilinçsiz bir şekilde yapıp kendilerine ters düşenleri dışlıyorlarsa burada yine azınlık mı anormal diye addedilir? hiç sanmıyorum.. toplumun büyük bölümünü oluşturan insanlar da anormal hale gelebilir(buna rağmen yine onlar normal olacaktır, çünkü nomal/anormal kavramları da tamamen insan uydurmasıdır.) bu durumda bir şeylerin ters gittiğini kim fark edecek? azınlıktakiler. tabii onlar da deli yaftası yiyeceklerdir eğer konuşurlarsa. ne büyük çıkmaz! peki şu an bu durumda olmadığımızı kim, nereden biliyor?

henri bergson-gülme

gülmenin, komiğin kaynağı nedir? insanlar hangi durumlarda gülerler, neye gülerler, neyi komik bulurlar? bilindiği kadarıyla aristoteles’ten bu yana merak edip araştırılıyor bu konular.

eski insanlarda gıdıklanmayla açığa çıkan sesler bütünüymüş gülmek. sonrasında, yüzyıllar geçip de insan iyice geliştiğinde gülmek bir sürü farklı duruma verilen bir tepki halini almış. artık gülmek ‘sosyal bir canlı’ olmanın getirdiği en önemli tarafmış. hala da öyle.. fakat yalnızca gülmek için gülüyor değiliz. yani, bunu mekanik bir şekilde yapmıyoruz. bir şeyleri sadece komik bulduğumuz için de gülmüyoruz. hayatın içinde iyice erimiş olduğundan mı bilmiyorum, bu konu üzerine hiç derinlemesine düşünmediğimi fark ettim. bergson’ın gülme kitabı sağladı bunu fark etmemi.

bergson şu ilginç düşünceyle giriş yapıyor: “tümüyle insana özgü olanın dışında komik yoktur.” insan dışındaki şeyler bizi niye güldürebiliyor o zaman, diye sorarsanız eğer, bergson ‘çünkü onlarda da insani bir yön buluyoruz’ şeklinde bir cevap verirdi bu soruya.

“düşünürlerin çoğu insanı ‘gülmeyi bilen hayvan’ diye tanımlamışlar. güldüren hayvan diye de tanımlayabilirlerdi; çünkü insandan başka bir hayvan ya da cansız bir nesne bizi güldürebiliyorsa, bunun nedeni bunlarda insana ait bir yön olmasıdır, insana benzer olmasıdır.”

güldürmenin bir diğer ilginç yönüyse ‘töreleri düzeltici’ olması. insanlar ‘farklı’ bir davranışımızdan ötürü bize güldüğünde, bir yanlışlık olduğunu anlarız. nasıl olmamız gerekiyorsa öyle görünmeye çabalarız. kitapta gülmenin bu yönü için ‘toplumsal jest’ diye güzel bir tanım var. “gülmenin asıl işlevi, ayırıcı eğilimleri cezalandırmak; rolü ise katılığı yumuşaklık olarak düzeltmek, kişiyi diğerleriyle uyumlu hale getirmektir.”

insanların kimi bedensel özellikleri de komik kategorisinde. “bir kişinin ruhsal yanı söz konusuyken dikkatimizi bedensel yanı üstüne çeken her olay komiktir.” diyor bergson. kitapta tiyatroya da bolca değiniyor ve bu biçim komikliğine dair napoleon’un bir sözü paylaşılmış: “trajediden komediye yalnızca oturma olgusuyla geçilebilir.” bu sözü bu haliyle anlamak biraz zor. peşinden getirilen açıklamadan sonraysa daha iyi anlaşılıyor. trajedi oyuncularının neredeyse hiç hareket etmeyen bedenlerinden bahsediyor bergson. çünkü hareket bir bedenin var olduğunu hatırlatır. oturmak dahi trajedi üzerinde bozucu etki yapar. insan bedene odaklandığı anda, komiğe yaklaşıyor sanırım.

dalgınlığın, yinelemenin, tersine çevirmenin ve daha nicesinin komik üzerine etkilerine de değiniliyor kitapta…

 

 

 

 

andre gorz-son mektup

sevginin ne olduğuna dair sorgulamalar yapmak hoşuma gidiyor. insanların birbirinden değişik yorumlarını duymak, kimilerinin onu yüceltmesi, kimilerinin sevgiyi o denli değerli görmemesi ama herkesin bunları bambaşka şekillerde yorumlamasını seviyorum. dünya üzerindeki/dışındaki her şeye karşı farklı tür bir sevgi besleyebiliyoruz. kuşlara, ağaçlara, insanlara, yıldızlara… bir şeyleri seviyor olduğumuzu yahut seviliyor oluşumuzu hissedebiliyoruz, bunun içinde yer alıyoruz. fakat iş onu tanımlamaya geldiğinde ben zorlanıyorum. bir şeyleri tanımlamayı niye bu kadar istediğimi de bilmiyorum aslında, yaşamın içinde yığınla izi bulunan şeyleri neden bir izden daha öteye taşımak isteriz, bilmiyorum.

andre gorz’un kitabında bu izden ötesi görülebiliyor. kitabı okurken sevginin yazarın yaşamındaki etkilerine tanık olabiliyoruz. kitabın bütünü içinse tüm ayrıntılardan kopuk olarak yalnızca ‘sevginin tanımı’ diyebilirim. onun anlattığı sevgi, bir insana duyulan türden. o insan da 50 küsür yıldır evli olduğu eşi. uzun yıllar boyunca birbirlerine ne kadar destek olduklarını ve sevgilerinden hiçbir şey eksilmediğini bilmek okuyan kişiye mutluluk veriyor. gorz’un kelimeleriyse tüm bu anlatılanları daha da güzel hale getirmiş. kitap şu cümlelerle sonlanıyor:

“ikimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.”

gorz ve eşinin 82 yaşına geldiklerinde birlikte intihar etmeleri pek şaşırtıcı gelmiyor kitap bittiğinde…

arthur c. clarke-çocukluğun sonu

çocukluğun sonu, insanların uzayı keşfetme uğraşlarının devam ettiği bir çağda, onlardan hızlı davranıp dünyanın başına geçen uzaylı hükümdarları, ve insanların birkaç yüzyıl boyunca bu olaydan nasıl etkilendiklerini, evrimsel süreçlerinin ne yöne kaydığını harika bir şekilde anlatan bir bilimkurgu klasiği. kitaptaki en etkili kısımlardan biri kuşkusuz şu cümlenin geçtiği yerdir:

“hiçbir ütopya toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.”

gerçekten de, bizleri daima memnun edebilecek bir düzenden söz edilebilir mi? peki insanlara memnun etmeyen bir düzene artık ‘ütopya’ denebilir mi?

kelime anlamlarından biri ‘hayali ideal düzen’ olan bir kavram söz konusu. bu ideal düzen insanların memnuniyetini de sağlamak durumunda olsa bile, bunun sonsuza kadar sürebilmesi ne olursa olsun zor gözüküyor. bu, düzenin yapısından değil, ‘insanın yapısı’ndan kaynaklanıyor daha çok. asla sonsuza dek bir şeylerden memnun, mutlu olamazmışız gibi geliyor. şikayet etmekten vazgeçebildiğimizi hayal etmekte zorlanıyorum.

filozofların kurguladığı tek bir ütopya yoktur ki bizleri tatmin edebilsin. bilimkurgu, yaşadığımız zamanın çok ötesinde mümkün olabilecek ögeleri kullanmasıyla her türlü konuda daha fazla malzemeye sahip. ütopyalar da buna dahil. clarke’ın yarattığı düzen çoğu açıdan oldukça iyi. savaşın olmadığı, her insanın istediği işle uğraştığı, fakirliğin olmadığı bir düzen bu. fakat bu düzenin kurucuları dünya dışından gelen hükümdarlar. onların bizlerden çok daha gelişmiş oluşu insanların onların varlığını kabul etmelerine sebep olsa bile, kafalarında bazı soru işaretleri kalıyor. dünya daha iyi bir yer, evet ama hükümdarlar bunu niye yapıyorlar? niye kendi gezegenlerini terk edip dünya’ya geldiler? tüm bu soruların cevabı, artık homo sapiens’in var olmadığı bir geleceğe doğru gidilirken cevap buluyor. 

yine önemli bir nokta, başka canlıların dünyaya gelişinin bizlere birbirimizle olan düşmanlığın ne denli anlamsız olduğunu göstermesi. sırf bunun için bile böyle bir olayın yaşanmasını isterdim sanırım…

philip k. bock – insan davranışının kültürel temelleri

antropoloji ve psikoloji biri olmazsa diğeri de var olmayacak iki alan. bu kitapsa, bu iki alanın ortak sorunlarını güzel bir şekilde ele alıyor. kitabın giriş kısmında yazar “tüm antropoloji psikolojiktir” başlıklı ilginç bir yazıya yer vermiş. burada antropoloji için “insan bilimi”, psikoloji için “davranış bilimi” tanımı kullanılmış, ve şöyle bir sonuca varılmış: ‘eğer insan davranmasaydı, antropoloji de doğmazdı.’

kitap, hepsi birbirinden ilginç başlıklara sahip 13 bölümden oluşuyor. ilk bölüm “ilkel halkların psikolojisi”. burada antropolojiyi meydana getiren 3 büyük tarihsel hareketten(keşif çağı, aydınlanma, evrimcilik) bahsediliyor öncelikle. keşif çağında avrupalıların ilkel halklarla ilgili kalıp yargılarının kaynağı sorgulanıyor. bu kalıp yargılar, köleliğe, sömürgeleşmeye sebep olacak kadar ciddi yargılardır bu arada. kaynağıysa, en başta ilkel halkların eksik olduğuna dair duyulan inanç. shakespeare’in 107. sonesinde geçen “sıkıcı ve dilsiz kabileler”, kipling’in “yarı şeytan, yarı çocuk” tanımı hep yerlileri anlatmak için kullanılmıştır, ve yerlilere ne kadar olumsuz gözle bakıldığının bir kanıtıdır. avrupalı uluslar sömürgeciliği teolojik olarak aklileştirme yoluna girerek, yerlilere yapılabilecek her türlü kötülüğü kendilerince meşrulaştırmışlar zaten. yerlileri kendilerinden düşük, aptal görmeye devam etmişler. bu kalıp yargıların amacıysa kitapta harika bir şekilde açıklanır: “kalıp yargılar, genellikle kendi önyargılarımızı ve gaddarlığımızı haklılaştırma yollarıdır.” aydınlanma çağına gelindiğinde, ‘insan doğası’ kavramının ortaya çıktığı görülür. bu kavramınsa herkese göre farklı bir tanımı vardır. bir yanda hobbes, diğer yanda rousseau ve daha bir sürü isim insan doğası üzerine tartışırlar. bu tartışmalar hala sürüyor, fakat bir soru daha var: gelecekte homo sapiensin durumu yahut doğası ne halde olacak? işte burada devreye evrimcilik giriyor. 19. yy’da darwin’in fikirleriyle sorularımıza bir yandan cevap bulurken, aslında daha da çok soruyu beraberinde getiriyoruz. umarım bir gün hepsine cevap bulabiliriz…

bu bölümde algı, bilinç, biliş, güdülenme de inceleniyor. ama psikolojideki hallerinden farklı olarak kültürün içinde bu kavramların ne şekilde olabileceğini de görebiliyoruz burada. mesela algı dediğimiz, kimin algısı? kültürel bir algıdan, bilinçten bahsedebilir miyiz?

ikinci kısım, “psikanalitik antropoloji”. burada freud’dan ve psikanalizin ögelerinden bahsedildikten sonra, psikanalitik antropolojinin kökenlerine değiniliyor. antropoloji ve psikanaliz hangi noktada birleşir ki diye düşünüyor en başta insan. okumadan önce ben de biraz fikir yürüttüm, psikanalizin kavramlarının toplumla ilişkisi gibi şeyler aklıma geldi. fakat daha fazlası olduğunu freud’un şu sözüyle de anlayabiliyorsunuz: “toplum için kültür neyse, birey için de nevroz odur.” bir an duraksayıp ‘nevroz ve kültür mü?’ dedikten sonra şu sonuca varırız: nevrotik bireyleri inceleme ihtiyacı duyuyorsak, psikanaliz aracılığıyla açığa çıkmamış yönlerini açığa çıkarmak istiyorsak bunu kültürün oluşturduğu kurumlar için de yapabiliriz.

freud’un tabuyla ilgili fikirleri, kültürün anlaşılmasında yine önemli bir rol oynuyor. bunlar toplum tarafından konulan yasaklardır. birey açısından düşündüğümüzde bu tarz yasakların bilinçdışına itildiğine, fakat oradan birtakım yollarla açığa çıkmaya çalıştığına dair fikirleri bilirsiniz. peki toplumsal yasaklamalarının, kültürlerin vazgeçilmez unsuru tabuların bizlere etkisi nasıl olur? burada ‘biz’ yerine ‘kültür’ demek istiyorum aslında bir yandan. kültür canlı, yaşayan bir varlık gibi geliyor çünkü kimi zaman.

üçüncü bölüm “kültür ve kişiliğin biçimlenişi”. bu kısımdan birkaç kesit:

diğer bölümde ulusal karakter incelemelerinden bahsediliyor. çok ilginç bilgiler var burada da. çoğumuzun diğer toplumlar için belli yargıları var. mesela ‘ingilizler soğukkanlıdır.” dediğimizde, tuhaf bir şekilde kocaman bir insan topluluğu için yargı oluşturuyoruz. bunların ne derece gerçek olabileceğiyse bilinmez..

ulusal karakter incelemeleri ilk olarak abd’de, ii. dünya savaşı sırasında doğmuş. eh, şaşırmamak lazım, ne de olsa dost ve düşmanların tanınması gibi bir hedefe hizmet edebilecek şeyler önemliydi o zamanlar. örneğin o dönemde japonlar gözlemlendiğinde ilginç sonuçlara varılmış. japon askerlerinin esir alındıkları millete hizmet için elinden gelen her şeyi yapmak için hazır hale gelebilmeleri ilginçtir mesela. onların bir tür durum ahlakıyla hareket ettiği sonucuna varılmıştır. tabii tüm japonlar böyle midir? pek sanmam…

tabii ki almanya’ya ve hitler’e de yer veriliyor:

amerika:

“sosyal yapı ve kişilik” kısmında 3 yaklaşıma yer verilmiş. bunların ortak özelliği, hepsinde kültürlerin ortak kişilik özelliklerini de beraberinde getirdikleri görüşünü reddetmeleri. bunlardan ilki maddeci yaklaşım,

marksistlere göre tüm psikoloji sınıf psikolojisidir. ekonomik koşullar değiştikçe sınıf psikolojisi de değişir.

konumcu yaklaşım da yine sınıflara yüklediği anlam açısında marksistlere benziyor. fakat konumcular yalnızca sosyal sınıfın değil; sosyal rol, yaş, meslek, ırk gibi etkenlerin de bireysel davranışı etkileyen etkenlerden olduğunu söylerler. -**ayrımlı sosyalleştirme hipotezi-

etkileşimci yaklaşımsa bu iki görüşten tamamen ayrılarak toplumdaki yeri başka bir şeye dayandırır, o da benliktir. etkileşimciler benliğin tamamıyla sosyal bir ürün olduğunu söylerler. ve o, istikrarlı bir varoluştan ziyade sürekli bir oluşum sürecidir.


kitapta evrimsel psikolojiye, şamanizm ve şizofreniye, duygulara odaklanan daha bir sürü müthiş kısım bulunuyor… sanırım kitap psikolojik antropoloji alanında türkçeye çevrilmiş en önemli -belki de tek- eser. kitaptan birkaç ilginç kesit daha: