arthur c. clarke-çocukluğun sonu

çocukluğun sonu, insanların uzayı keşfetme uğraşlarının devam ettiği bir çağda, onlardan hızlı davranıp dünyanın başına geçen uzaylı hükümdarları, ve insanların birkaç yüzyıl boyunca bu olaydan nasıl etkilendiklerini, evrimsel süreçlerinin ne yöne kaydığını harika bir şekilde anlatan bir bilimkurgu klasiği. kitaptaki en etkili kısımlardan biri kuşkusuz şu cümlenin geçtiği yerdir:

“hiçbir ütopya toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.”

gerçekten de, bizleri daima memnun edebilecek bir düzenden söz edilebilir mi? peki insanlara memnun etmeyen bir düzene artık ‘ütopya’ denebilir mi?

kelime anlamlarından biri ‘hayali ideal düzen’ olan bir kavram söz konusu. bu ideal düzen insanların memnuniyetini de sağlamak durumunda olsa bile, bunun sonsuza kadar sürebilmesi ne olursa olsun zor gözüküyor. bu, düzenin yapısından değil, ‘insanın yapısı’ndan kaynaklanıyor daha çok. asla sonsuza dek bir şeylerden memnun, mutlu olamazmışız gibi geliyor. şikayet etmekten vazgeçebildiğimizi hayal etmekte zorlanıyorum.

filozofların kurguladığı tek bir ütopya yoktur ki bizleri tatmin edebilsin. bilimkurgu, yaşadığımız zamanın çok ötesinde mümkün olabilecek ögeleri kullanmasıyla her türlü konuda daha fazla malzemeye sahip. ütopyalar da buna dahil. clarke’ın yarattığı düzen çoğu açıdan oldukça iyi. savaşın olmadığı, her insanın istediği işle uğraştığı, fakirliğin olmadığı bir düzen bu. fakat bu düzenin kurucuları dünya dışından gelen hükümdarlar. onların bizlerden çok daha gelişmiş oluşu insanların onların varlığını kabul etmelerine sebep olsa bile, kafalarında bazı soru işaretleri kalıyor. dünya daha iyi bir yer, evet ama hükümdarlar bunu niye yapıyorlar? niye kendi gezegenlerini terk edip dünya’ya geldiler? tüm bu soruların cevabı, artık homo sapiens’in var olmadığı bir geleceğe doğru gidilirken cevap buluyor. 

yine önemli bir nokta, başka canlıların dünyaya gelişinin bizlere birbirimizle olan düşmanlığın ne denli anlamsız olduğunu göstermesi. sırf bunun için bile böyle bir olayın yaşanmasını isterdim sanırım…

philip k. bock – insan davranışının kültürel temelleri

antropoloji ve psikoloji biri olmazsa diğeri de var olmayacak iki alan. bu kitapsa, bu iki alanın ortak sorunlarını güzel bir şekilde ele alıyor. kitabın giriş kısmında yazar “tüm antropoloji psikolojiktir” başlıklı ilginç bir yazıya yer vermiş. burada antropoloji için “insan bilimi”, psikoloji için “davranış bilimi” tanımı kullanılmış, ve şöyle bir sonuca varılmış: ‘eğer insan davranmasaydı, antropoloji de doğmazdı.’

kitap, hepsi birbirinden ilginç başlıklara sahip 13 bölümden oluşuyor. ilk bölüm “ilkel halkların psikolojisi”. burada antropolojiyi meydana getiren 3 büyük tarihsel hareketten(keşif çağı, aydınlanma, evrimcilik) bahsediliyor öncelikle. keşif çağında avrupalıların ilkel halklarla ilgili kalıp yargılarının kaynağı sorgulanıyor. bu kalıp yargılar, köleliğe, sömürgeleşmeye sebep olacak kadar ciddi yargılardır bu arada. kaynağıysa, en başta ilkel halkların eksik olduğuna dair duyulan inanç. shakespeare’in 107. sonesinde geçen “sıkıcı ve dilsiz kabileler”, kipling’in “yarı şeytan, yarı çocuk” tanımı hep yerlileri anlatmak için kullanılmıştır, ve yerlilere ne kadar olumsuz gözle bakıldığının bir kanıtıdır. avrupalı uluslar sömürgeciliği teolojik olarak aklileştirme yoluna girerek, yerlilere yapılabilecek her türlü kötülüğü kendilerince meşrulaştırmışlar zaten. yerlileri kendilerinden düşük, aptal görmeye devam etmişler. bu kalıp yargıların amacıysa kitapta harika bir şekilde açıklanır: “kalıp yargılar, genellikle kendi önyargılarımızı ve gaddarlığımızı haklılaştırma yollarıdır.” aydınlanma çağına gelindiğinde, ‘insan doğası’ kavramının ortaya çıktığı görülür. bu kavramınsa herkese göre farklı bir tanımı vardır. bir yanda hobbes, diğer yanda rousseau ve daha bir sürü isim insan doğası üzerine tartışırlar. bu tartışmalar hala sürüyor, fakat bir soru daha var: gelecekte homo sapiensin durumu yahut doğası ne halde olacak? işte burada devreye evrimcilik giriyor. 19. yy’da darwin’in fikirleriyle sorularımıza bir yandan cevap bulurken, aslında daha da çok soruyu beraberinde getiriyoruz. umarım bir gün hepsine cevap bulabiliriz…

bu bölümde algı, bilinç, biliş, güdülenme de inceleniyor. ama psikolojideki hallerinden farklı olarak kültürün içinde bu kavramların ne şekilde olabileceğini de görebiliyoruz burada. mesela algı dediğimiz, kimin algısı? kültürel bir algıdan, bilinçten bahsedebilir miyiz?

ikinci kısım, “psikanalitik antropoloji”. burada freud’dan ve psikanalizin ögelerinden bahsedildikten sonra, psikanalitik antropolojinin kökenlerine değiniliyor. antropoloji ve psikanaliz hangi noktada birleşir ki diye düşünüyor en başta insan. okumadan önce ben de biraz fikir yürüttüm, psikanalizin kavramlarının toplumla ilişkisi gibi şeyler aklıma geldi. fakat daha fazlası olduğunu freud’un şu sözüyle de anlayabiliyorsunuz: “toplum için kültür neyse, birey için de nevroz odur.” bir an duraksayıp ‘nevroz ve kültür mü?’ dedikten sonra şu sonuca varırız: nevrotik bireyleri inceleme ihtiyacı duyuyorsak, psikanaliz aracılığıyla açığa çıkmamış yönlerini açığa çıkarmak istiyorsak bunu kültürün oluşturduğu kurumlar için de yapabiliriz.

freud’un tabuyla ilgili fikirleri, kültürün anlaşılmasında yine önemli bir rol oynuyor. bunlar toplum tarafından konulan yasaklardır. birey açısından düşündüğümüzde bu tarz yasakların bilinçdışına itildiğine, fakat oradan birtakım yollarla açığa çıkmaya çalıştığına dair fikirleri bilirsiniz. peki toplumsal yasaklamalarının, kültürlerin vazgeçilmez unsuru tabuların bizlere etkisi nasıl olur? burada ‘biz’ yerine ‘kültür’ demek istiyorum aslında bir yandan. kültür canlı, yaşayan bir varlık gibi geliyor çünkü kimi zaman.

üçüncü bölüm “kültür ve kişiliğin biçimlenişi”. bu kısımdan birkaç kesit:

diğer bölümde ulusal karakter incelemelerinden bahsediliyor. çok ilginç bilgiler var burada da. çoğumuzun diğer toplumlar için belli yargıları var. mesela ‘ingilizler soğukkanlıdır.” dediğimizde, tuhaf bir şekilde kocaman bir insan topluluğu için yargı oluşturuyoruz. bunların ne derece gerçek olabileceğiyse bilinmez..

ulusal karakter incelemeleri ilk olarak abd’de, ii. dünya savaşı sırasında doğmuş. eh, şaşırmamak lazım, ne de olsa dost ve düşmanların tanınması gibi bir hedefe hizmet edebilecek şeyler önemliydi o zamanlar. örneğin o dönemde japonlar gözlemlendiğinde ilginç sonuçlara varılmış. japon askerlerinin esir alındıkları millete hizmet için elinden gelen her şeyi yapmak için hazır hale gelebilmeleri ilginçtir mesela. onların bir tür durum ahlakıyla hareket ettiği sonucuna varılmıştır. tabii tüm japonlar böyle midir? pek sanmam…

tabii ki almanya’ya ve hitler’e de yer veriliyor:

amerika:

“sosyal yapı ve kişilik” kısmında 3 yaklaşıma yer verilmiş. bunların ortak özelliği, hepsinde kültürlerin ortak kişilik özelliklerini de beraberinde getirdikleri görüşünü reddetmeleri. bunlardan ilki maddeci yaklaşım,

marksistlere göre tüm psikoloji sınıf psikolojisidir. ekonomik koşullar değiştikçe sınıf psikolojisi de değişir.

konumcu yaklaşım da yine sınıflara yüklediği anlam açısında marksistlere benziyor. fakat konumcular yalnızca sosyal sınıfın değil; sosyal rol, yaş, meslek, ırk gibi etkenlerin de bireysel davranışı etkileyen etkenlerden olduğunu söylerler. -**ayrımlı sosyalleştirme hipotezi-

etkileşimci yaklaşımsa bu iki görüşten tamamen ayrılarak toplumdaki yeri başka bir şeye dayandırır, o da benliktir. etkileşimciler benliğin tamamıyla sosyal bir ürün olduğunu söylerler. ve o, istikrarlı bir varoluştan ziyade sürekli bir oluşum sürecidir.


kitapta evrimsel psikolojiye, şamanizm ve şizofreniye, duygulara odaklanan daha bir sürü müthiş kısım bulunuyor… sanırım kitap psikolojik antropoloji alanında türkçeye çevrilmiş en önemli -belki de tek- eser. kitaptan birkaç ilginç kesit daha:

diğerleri/ 1.ahlak

bizler.. biz insanlar,

var olduğumuz andan itibaren milyonlarca sorgulama yaptık, durmadan sorular sorduk. ortaya koyduğumuz soruların bir kısmına cevap bulduysak da, çoğunu cevapsız bıraktık, hatta bunların üstüne yeni yeni cevapsız sorular koyduk. kimilerini cevaplayabilmemiz elimizdeki imkanlarla mümkün değilmiş gibi gözüküyor. deneyle test edilemeyen, somut dünyada var olmayan kavramlar zihnimizi süslüyor daima. bunlardan bazılarının  yansımalarını dış dünyada görebilsek de, asla tam anlamıyla, kesin bir hüküm veremiyoruz haklarında. zaman diyoruz, ahlaktan, bilgiden, varlıktan bahsediyoruz. sınırları anlamaya çalışıyoruz ama her seferinde de karşımıza bir ‘sınır’ çıkıyor. her şeyin bu kadar sınırlı oluşunu biraz da yalnızlığımıza bağlıyorum. iletişim kurabileceğimiz, bizim bilinç seviyemizde olan başka bir türü tanımadık henüz. eğer tanısaydık, kafamızdaki sorular belki bir sonuca ererdi, veya öyle olmasa bile en azından yepyeni bakış açıları edinirdik. sınırlarımızı hiç olmadığı kadar genişletirdik. sınırları genişletmek yalnızca düşünsel anlamda da olmazdı, maddi sınırları da aşmış olurduk. şu an, günümüzde evrenin ne kadarı hakkında fikrimiz var? samanyolu’nun dışına çıkabildik mi?

belki bazılarımız… özel bir uzay gemisine sahip olan birileri çıkabilmiştir belki.. uzay gemimi, biricik dostumu inşa etmemin üzerinden uzun zaman geçti, ama bu süreçte diğer gezegenlerdeki canlıların düşünce sistemleri üzerine kapsamlı bir araştırma yapmayı hiç denememiştim. artık zamanı gelmişti. gemimin bakımını, tamirini yapıp dünyadaki prangalarımdan kurtulduktan sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde bir kütüphanenin çatısından kalkışa geçti gemim.

dünya’yı ve ardından samanyolu’nu aşmışken içimi bir boşluk kapladı. insanın ait olduğu yeri terk edişi, veya üzerinde aidiyet kurduğu bir nesneyi, kişiyi bırakışı bu boşluğu da beraberinde getirirdi. oysa bir şeylere ait hissetmek, daha da ileri gidecek olursak, onların uğrunda her şeyi yapabilecek duruma gelmek ne kadar doğru olabilir? aidiyetlerimiz uğruna kendimizi feda edebilmenin ahlaki açıdan doğru olduğunu savunacaktır mutlaka kimileri, ama ait hissettiğimiz şeyler gerçekten o kadar değerli mi? hem değerli ne ki? nedir doğru olan? peki ya ahlak, ahlak neye denir? bilmiyorum…

bunları düşünürken gemimin kontrol kısmında bir sinyal beliriyor. bu bir çeşit ‘canlılık sinyali’. yakınlarda canlılık barındıran bir gezegenin varlığını haber veriyor. fakat canlı olmak, belirli bir farkındalık halini beraberinde getiren bir unsur değil ve benim de ‘bilinçlilik sinyali’ diye bir şeyim olmadığı için tüm gezegenleri tek tek dolaşmam gerekiyor. karşıma bakterilerin, yalnızca minik balıkların, böceklerin yaşadığı bir gezegen de çıkabilir. her köşesinde iletişim kurabileceğim bir canlı türünü arayıp hayal kırıklığıyla gemime geri de dönebilirim.. tüm olasılıklara hazır bir şekilde bekliyorum. gezegen daha önce rastlamadığım bir galaksiye ait. ekranda beliren tahmini görüntüsüne bakılırsa çubuksuz sarmal sınıfından. sarmallarındaki yıldız, toz sayısı o kadar fazla ki, biraz daha yaklaşınca büyük bir ısı/ışık yoğunluğuyla karşılaşacağım muhtemelen. ona 842parlakgalaksi dedim (evet, rastladığım 842. galaksi). defterime minik bir resmini çizip, gemimin kolunu parlakgalaksi’nin canlı gezegenine çevirdim.

gezegen nihayet görüş alanıma girdiğinde içimi bir heyecan kapladı. hızla büyüdü, devasa bir hal aldı. düşüyordum. gemim atmosferi aşmış, hızla aşağı iniyordu.

gemiden dışarıya baktığımda, dev sarı otlarla kaplı bir alan görebildim yalnızca. konveksısımotorlarını devre dışı bırakıp gemiyi son bir defa kontrol ettikten sonra ihtiyatla dışarıya adım attım. her tarafımda sarı otları görüyordum sadece. burası otlardan oluşmuş bir çeşit çöl gibiydi, sanki asla sona varmayacaktı. korkuyordum. otların kenarlarında minik yuvarlak kısımlar vardı, kokuları yosun kokusunu andırıyordu. koşmaya başladım. sarı otların sınırlılığını, ve ilerisinin canlılığa daha da yakın olduğunu biliyordum.

sarı otlar bitmiş, bir okyanusu ve kırmızı toprağı incelemiştim. gezenin iki güneşi batıp tekrar doğdu. fakat burada hareket yoktu, bilinçli canlılara ulaşabilmek hayal gibi geliyordu artık. zihnimde kimi zaman sesler yankılanıyor, beni onaylıyorlardı. ıssız bir yerde geçirilen tek bir gün bile insana sahip olduğu zihnin karmaşıklığı hakkında fikir verebilirdi. zihin, ihtiyaç duyulan şeyin yansımasını vermeye hazır bir sistem gibi gözükse bile, insanı çoğunlukla yanıltırdı. insan kusurlu bir zihne sahipti, ve kendine nazaran çok daha gelişmiş canlıların yanında ne yapacağından bir haberdi. sesler durmuyordu. zihnimde bir uğultu vardı, gelmem gerektiğini söylüyordu. ne tuhaf! zihnime daha ne kadar yakın olabilirim? bilmiyorum. belki de uzağımdır ama, onu kendimden tamamen uzak biri gibi görebiliyorsam o kadar yakın değilimdir belki de. ama hayır.. bu konuşan ben değilim. başkaları var. ben düşünmüyorum bunları, hayır. bir yere çağrılıyorum, ne tarafta olduğunu biliyorum, zihnim adımlarımı esir alıp beni oraya götürüyor. canlılığa yaklaşıyorum. ama görünürde hiçbir şey yok, yine sarı otların arasında buluyorum kendimi. kafamda olup bitenleri anlayamıyorum. sarı otları koparmaya başlıyorum istemsizce, kırmızı toprağa dokunuyorum iki elimde. öylece beklerken zihnimdeki seslerin çoğaldığını fark ediyorum. sonra sesler bir bütün oluyor, iyice berraklaşıyor. ‘merhaba’ diyor birileri zihnimin içinde. nasıl… bilmiyorum. sanki birileri beni duyacakmış gibi ‘merhaba’ diyorum ben de.

‘zihnine sesleniyoruz, senin de düşünmen yeterli.’

‘zihnim aracılığıyla konuşabilmeyi ne ara öğrendim!? peki siz..siz neredesiniz?’

‘yerin altındayız.’

‘sizi görebilir miyim?’

‘mümkün değil. bizler zihinden ibaretiz. bir vücuda bağlı olmayan zihinler.. birbirimizle anlaşıyoruz, gezegenin yukarısını buradan idare edebiliyoruz ve de. insan türünü biliyoruz, onun nasıl kolayca kötülüğe başvuracağından habersiz değiliz. burada görebileceğin bir şey yok.’

‘hayır.. sadece anlamak için buradayım. vücudumu bir yana bırakıp beni de zihnimden ibaret sayın.. yalnızca anlamak istiyorum. vücudum olmadan da kötülük yapabilir miyim? sizin kötülükten kastınız nedir hem?’

‘kötülük bizim için düşüncelerin sınırları içinde. eylem mümkün, ama bizim başvurduğumuz bir yöntem değil. birbirimizden bir şey saklamayız ayrıca. eminim sizin aslı olmayan şeyleri ağzınıza aldığınız oluyordur. düşünceleriniz dünya’nın sınırları içindeyken sizde saklı kalıyor, ve düşünmek sizi kötü yapmıyor. siz yalnızca hareketlere bakan türsünüz. iyi ve kötünüz de buna bağlı olsa gerek.’

‘eylemlerimiz iyiyi ve kötüyü belirleyen tek etken değil aslında. kötü düşünmek de beni kötü biri yapabilir.’

‘ama yine de düşünürsün, ve kötülük skalanızı oldukça genişletir bu. bizim gibi telepatiyle iletişim kuran canlıların dünyasında ‘yalan’ kavramına rastlayamazsın mesela.’

‘yalan…doğru.. bedenimizin olması kötü sayılmamızdaki en büyük etken mi öyleyse? hem zihin nasıl bedenden ayrı olabilir..(bir gün bunun da cevabını bulabileceğimi umuyorum..) sizin kötü saydığınız şey nedir ki? başka birini canına kıymak sizin için kötüden de öte bir şey olmaz mı öyleyse?’

‘bize uzak bir kavram olduğu için bunu iyi veya kötü saymamız dahi mümkün değil. iyi ve kötü doğuştan gelmiyor. imkanlar bize sağlıyor bunları. değerli saydığımız şeyler de öyle. onları biz, ve sahip olduğumuz imkanlar oluşturuyor.’

‘peki siz.. siz kimsiniz tam olarak?’

dedim son olarak. ama cevap yoktu, zihnimdeki sesler kesildi. gezegenin iki güneşi de batıyordu. diğer yanıtları bulmak adına gezegende durmaya devam edecektim. çünkü bilmek istiyorum. sadece bilmek, ve o sayede de anlamak…

geriye dönüşmek

geriye dönüyorum. az da değil, oldukça uzun mesafeli bir dönüş oluyor bu. her şey bölük pörçük, parçalar halinde karşıma çıkıyor geride. içini tamamen doldurduğum sırt çantamın ağırlığını, yaza kısa bir zaman kala açan mor çiçeklerin kokusunu hala duyumsayabiliyorum. bu tür ufak tefek duyusal ayrıntılar hiç kaybolmazlar zaten. asıl dönüş yapmak istediğim şey gözlerimle tanıklık ettiklerim olduğu halde, en zor dönebildiğim de bunlar olur. buna rağmen, onların hala orada durduklarını bilirim, ve istediğim zaman, bazen eksik de olsalar gidip görürüm onları. sırtımda apağır çantamla dimdik yokuştan iniyorum. hafif bir rüzgar var, ki havayı dayanılır yapan tek şey de o. önümde yavaşça yürüyen biri var. ben de yavaşça yürüyorum. o yaşa gelmiş olmasına karşın(?) topluma hala tam adapte olamadığını belli ediyor; yürüyüşünden, kafasının haraketlerinden belli oluyor bu. anlıyorum, çünkü tek farkım yok ondan. yerde duran gülü eline alıp doyasıya kokluyor. sonra..sonra silah sesi. hem geride, hem de şimdide gözlerim doluyor. daha fazla kalmak istemiyorum, daha da geriye gidiyorum. bedenim küçülüyor, zihnim değişiyor. kahkaha seslerini duyabiliyorum. elimde uçurtmamla dağlarda koşturuyorum, arkadaşlarım peşimden geliyor. havada rengarenk dört uçurtmanın birbiriyle yarışını izliyoruz. her şey bittiğinde çimlere uzanıp gözlerimizi kapatıyoruz..geleceği düşlüyoruz. hepimizin kafasında büyümek var. ilerinin bu kadar belirsiz olması bir süre daha büyülü geliyor, daha sonra onun da pek bir sırrının olmadığını fark ediyoruz. artık hep geriye sarıyorum, ama bir türlü ilerleyemiyorum. anılarımda sıkışıp kalıyorum; ne şimdiye, ne ileriye gidebiliyorum. geriye dönüşüyorum.

ahmet hamdi tanpınar-aydaki kadın

bir roman okurken konular arasındaki bağlantılar bize hazır şekilde sunulur, biz okuyucuların kafasını kurcalayansa romanın hiç var olmayan sonunun ve başının (romanın öncesinin ve sonrasının) nasıl olabileceğidir. tanpınar’ın aydaki kadın’ı ise buna bir istisna. arada bölük pörçük kalan, ancak okuyucunun muhayyilesi sayesinde anlam kazanabilecek çok fazla kısım var. bunun nedeni tanpınar’ın romanı tamamlamaya ömrünün yetmemesi kuşkusuz. keşke tamamlayabilseydi…

roman huzur’u anımsattı bana. onun da içinde tıpkı huzur’daki gibi istanbul, musiki, sevgi, hastalık var. fakat benim tanpınar’ın ilk defa bu romanında rastladığım ve görünce çok mutlu olduğum kısım ‘uzay’. tanpınar’ın o zamanki adıyla nebülözlerden, öbür gezegenlerdeki yaşamın mümkün olup olmadığından bahsetmesi harika hissettiriyor. bu kitapta da dönemin siyasi yapısıyla ilgili izlere rastlıyoruz. eğer tanpınar’ın tüm romanlarını okuyup aydaki kadın’ı sona bıraktıysanız, tüm bu kitapların belli zamanların istanbul’undaki birtakım insanları nasıl incelediğini görüp bunlara tanıklık edebildiğiniz için ne şanslı olduğunuza dair düşüncelere dalarsınız. aydaki kadın son olduğunu her haliyle belli eder. mesela mahur beste’de abdülhamid eleştirilirken burada eleştiri okları demokrat parti lideri adan bey’e yöneltilir.. kahramanımız selim eski siyasetçi ve yazar. tamamen gerçekliğe ait bir karakter gibi olmasına rağmen hayal dünyasında da sıkça geziniyor. kendisinden şu şekilde bahsettiği çok güzel bir kısım var: “ben bu akşam huxley’nin o budala kahramanına benziyorum. ne tuhaf. daima bir romanın, bir tiyatronun kahramanına benzedim. belki kendi hayatımı henüz yaşamadığım için.”

romanda böyle bolca güzel alıntı var. daha ilk cümleleri insanı anında etkilemeye yetiyor. “uyandım. uyanıyorum. zihnin oyunu bitti. şimdi kendi kapımdayım. biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim..”

a. alvarez-gece

okuduğunuz kitaplar aklınızda en fazla ne kadar süre kalabiliyor? kimi ‘özel’ kitapların genel hatlarıyla her zaman aklımızda kalabileceğini savunsak da çoğunlukla okuduklarımızı bir ay sonrasında dahi hatırlamaya çalışınca zorluk çekiyoruz, bu da üzücü oluyor tabii. gidip gördüğün, hakkında yığınla bilgi edindiğin bir mekanın aklından çıkması gibi geliyor insana. bunu önlemek adına tüm kitaplar için yapmak zor olsa da, haklarında birkaç cümle yazmak etkili olur diye düşünüp yazıyorum arada bir.

alvarez’in gece’sini bitireli birkaç gün olmuştu, bugün hakkında bir şeyler hatırlamaya çalışıp başaramayınca bu sefer kitap unutma eşiğimin iyice düştüğünü düşünüp üzüldüm, sonra en iyisi kitapla ilgili bir şeyler yazayım dedim. kitap gece hayatı, uyku, rüyalar üzerine psikolojik bir inceleme. içerisinde oldukça farklı bilgiler var.

yazarın uyku laboratuvarına yaptığı ziyaretler -hatta sonra kendisi de orada kalmayı deniyor ve oranın sağaltıcı bir etkisi olduğundan söz ediyor- ilginç ne ilginç vakaların olduğunu gözler önüne serer. parasomniadan muzdarip olan, rem uykusu esnasında kendini sallamaya başlayan bir hastanın hikayesi bunlardan biridir. hasta bunu bebekliğinden beri uygulamaktadır ve böyle daha iyi uyuduğuna inanmıştır.  normalde rem uykusu sırasında normal bir insanın hareket etmesi pek de mümkün değildir. kitapta özellikle rem ile alakalı güzel bilgiler de var. mesela rüyalarımızın da kaynağı olan bu evrede beynimizin sağ lobunun daha etkin bir hale geliyor. görsel hafızamız bilinçaltımızdan, dünyada gördüğümüz her şeyden topladığı verilerle yepyeni hikayeler sunuyor bize, bu durumsa beynimizin dijitalden ziyade analog kodlarla çalıştığına bir kanıt oluşturuyor. yani rüyalarımızdaki şeylerin sembolik temsili sözel veya sayısal olarak değil, imgesel veya mekansal olarak gerçekleştiriliyor. buna ek olarak rem uykusu esnasında ‘kendilik bilinci’ de ortadan kalkıyor, fakat ilerleyen saatlerde sol lobun daha da aktifleşmesiyle bilinçli düşler oluşuyor. yazar sanatla da çok ilgili, bolca alıntı ve bazı sayfalarda yer alan sanat eserleriyle bunu belli ediyor. rüyalarla ilgili kısımdaysa henüz ilk çağlarda yaşamış artemidoros’un rüya yorumlamalarından freud’a, oradan da modern psikanalize uzanan geniş bir yelpaze var. bunlardan bazılarını direkt fotoğraflamak daha iyi olacak sanırım;

zaman makinesi

bir zaman makinesinin var olabileceğini düşündüğünüz oluyor mu? çoktan keşfedildiğini ve insanlardan saklandığını düşünüyor musunuz peki hiç? ikincisi belki biraz daha abartı oldu, ama bir zaman makinesi neden yapılamasın ki? zaman hakkında bu kadar bilgisizken onun içinde seyahat edilip edilemeyeceği hakkında da kesin bir hüküm veremeyiz, her olasılık geçerlidir. fakat eğer zaman makinesinin yapılabileceğini düşünüyorsak, veya eğer bir gün yapılırsa, zamanın yapısı hakkında daha emin konuşabiliriz belki de. gerçi, zamanın yapısını anlamadan bir zaman makinesi icat edilebilir mi ki zaten? bilmem…

zaman nedir, ne yönde ilerler, kapsamı nedir? tüm bunlara kesin bir cevap bulamıyoruz hala. eğer bir zaman makinesi var olsaydı, bu sorularla ilgili ne düşünürdük peki?

zamanın yönünü düşünüyorum. bizler, onu daima ileriye doğru akan ve geride kalanları yıkıma uğratan bir kavram olarak görüyoruz. belki zamanı olaylardan bağımsız tutamadığımız için bu durum böyledir. fakat eğer bir zaman makinesi yapılabilirse bunların tamamı için yanlış diyebiliriz, çünkü onun içinde seyahat etmemiz, geçmişe ve geleceğe gidebilmemiz, onun çift yönlü olduğunu gösterir. sonra şunu da düşünmeden edemiyorum ama; “ya gerçekten de zaman tek yönlüyse ve bir zaman makinesi sadece ileriye doğru gidebilirse?” bunu düşünme sebebim geçmişin tekrar yaşanabilmesinin çok tuhaf gelmesi, oysa gelecek zaten ‘yaşanacak’ bir şey olduğu için onu böyle görmek o kadar tuhaf gelmiyor değil mi? niye böyle düşünüyorum ki? eğer bir anda, bir makine aracılığıyla geleceğe gidebiliyorsak, bu geleceğin çoktan var olduğunu göstermez mi? peki geçmişe niye gidemeyelim? onun yaşanmış olması tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez ki öyleyse. zamanı bu şekilde düşününce aklıma boğumlar geliyor. her ana özel milyonlarca boğum var sanki, ve hepsi birikiyor, ve bizim yaşadığımız her saniye bu boğumlara ekleniyor. ve olayların da dışında duruyor zaman, sanki olayları dışından sarıyor yalnızca, ve olayları geçtim, uzayı da. uzayzaman değil de uzayı saran bir zaman olamaz mı? bilmiyorum. kapsadığı alan bazen sonsuz geliyor, bazen de varlığını bile sorgulamadan edemiyorum. ‘zaman algısı’nı yitirme durumu, algımızın zamana verdiği şekil, kısacası zaman ve algı birlikteliği ilginç geliyor. her şeyi kapsayan zamanın algıya bu denli bağlı oluşu bazen onun varlığını bile sorgulamama neden oluyor, fakat biz algımızı yitirsek de zamanın akıp gitmeye devam edeceğini varsayıyoruz, yani onun bizden bağımsız olduğunu ve var olduğunu bir şekilde kabul etmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

yine de zaman var ve bir şekilde her şeye yön veriyor, biz ona dair hiçbir şeyi anlayamasak da. bir gün anlayabilecek miyiz tüm bunları? bunu da bilmiyorum..bilmiyorum ki.

 

 

 

sigmund freud-sanat ve sanatçılar üzerine/ dostoyevski

freud bu eserinde shakespeare’in venedik taciri’nden michelangelo’nun musa heykeline kadar uzanan geniş bir içerik sunuyor bizlere, hepsi üzerine yazıp çizebilmeyi ve öğrendiklerimi daha unutulmaz kılabilmeyi istiyorum; belki hepsiyle ilgili bir şeyler yazmak mümkün olmayacak, ama özellikle dostoyevski hakkındaki kısımdan bahsetmesem olmazdı…

ilginçtir, freud, dostoyevski’yi ‘sanatçı, nevrozlu, ahlakçı ve suçlu’ olarak dört cepheye böler. ‘shakespeare’i hiç aratmayacaktır.’ der onu çözümlemeye çalışmadan önce. freud, onu sevgi dolu yüreğine, iyi kişiliğine karşın, aynı zamanda ahlaksız biri olarak da tanımlar, yapıtlarındaki tüm o ahlaksız tiplemeler varken dostoyevski ahlaklı biri olabilir mi hem? (freud buna hayır diyor olsa bile, ben şüpheyle yaklaşmaya devam ediyorum..) 

freud, dostoyevski’nin nevrotik olduğunu da savunur. evet, o bambaşka bir dünyanın insanı gibidir, nevrozlarda da rastlanan kimi özellikleri bünyesinde barındırır, bir de üstüne epilepsi hastasıdır! yine de, bunlar onun nevrozu olduğuna dair tam bir kanıt vermez bizlere. dostoyevski’nin epilepsisi üzerinde çokça durulan kısımlardan biri. çocukluğundaki nöbetlerin büyük bir kısmının ölüm korkusundan kaynaklandığıyla ilgili bulgular ilginçtir(ve bunun baba nefretine dayandırılması da..) freud istisnasız her sanatçının analizinde baba nefretine, oedipus’a odaklanmıştır tahmin edebileceğiniz gibi, ama dostoyevski’de babaya duyulan hislerin yansımaları daha belirgindir. dostoyevski, sibirya sürgünü sırasında babasının ölüm haberini almış, ve belki bundan ötürü suçluluk duymuştur. küçüklüğünden beri ona karşı hissettiği şeyler, belki ölümünün onu üzmemesi kendisini suçlu görmesine ve sebepsiz yere-bir siyasal suç- çektiği ceza zamanlarında kendisini suçlu hissetmesine sebep olmuştur. gariptir, dostoyevski sürgün anılarından söz ettiği kitabında kahramanını-hatta bir nevi kendisi- bir baba katilinden seçmiştir. karamazov kardeşler’deki baba katilinin ‘sara hastası ve nevrotik’ karakteri de önemli bir noktadır. ayrıca çoğu eserine yansıyan kumar tutkusuna kendisi de sahiptir-ki bir şeye bu denli bağlı olmak da nevroz belirtisi olabilmektedir.- “önemli olan oyunun kendisiydi” diye tanımlanabilecek dereceye gelmiş bir tutkuydu dostoyevski’ninkisi.

tüm bu psikolojik incelemeler en sevdiğim yazarlardan birine olan bakışımı çokça etkiledi. kimi eserleri büyük bir sevgiyle okusak da, onların altında yatan gerçekler üzerine o kadar düşünmüyoruz; bu çözümlemelerden sonra anlamaya çalışmak için daha da fazla uğraşmak istediğimi fark ettim, bir eseri geri planda yatan ayrıntıları bilerek okumak çok farklı çünkü. kitaptan bazı kesitler:

sigmund freud-sanat ve sanatçılar üzerine/ leonardo da vinci

sanat ve psikolojinin bir arada işlendiği yapıtların ayrı bir büyüleyiciliği olmuyor mu sizce de? bu ister bir tabloya, kitaba psikolojik unsurlar yerleştirmek olsun; isterse de bu arada kalmış unsurları ortaya çıkarmak, analiz etmek olsun. her halükarda bu iki alanın birlikteliğinden harika eserler çıkıyor ortaya. freud’un bu kitabıysa, belli sanatçılara ve eserlerine değinmesinin ve onları analiz etmesinin yanı sıra, genel anlamda sanatı ve onun içinde yer edinmiş çokça konuyu da ele alıyor.

kitap ‘leonardo’nun bir çocukluk anısı’ adlı kısımla başlıyor. burada da vinci’nin evlilik dışı bir ilişkiden dünyaya gelişi, etrafındaki olaylara karşı ne büyük bir merak beslediğinden bahsediliyor. leonardo’nun babasız büyümesi elbette freud’un en çok değindiği kısımlardan biri. baba yokluğunun yansımaları, annenin ‘akbaba’ imgesini temsil etmesi da vinci’nin eserlerinde önemli bir yer teşkil ediyor. yaklaşık 5 bölüm boyunca da, not defterlerinden, tablolarından edinilen bilgiler ışığında leonardo hakkında çözümlemeler yapmaya çalışıyor freud. fakat şu da var ki, seneler öncesinden kalmış eserleri bu şekilde incelerken insan şüphe edebiliyor, freud da aynı şüpheye kapılıp şu tarz düşüncelerini yazmış kitabın bazı kısımlarına: “ama belki gerçekte pek önemsiz bu özellikler bir anlam taşımamakta, bizler de sanatçının hiç umursamadığı şeyler üzerinde kafa yormaktayız..” freud onca çözümlemenin ardından bu fikri ortaya atınca okuyuca da gülmeden edemiyor.. fakat gerek da vinci’nin son akşam yemeği olsun, gerekse de michelangelo’nun musa heykeli olsun; her birinde ince bir şekilde düşünülmüş ayrıntıların varlığını sezmez mi insan? eh, öyleyse bu şüpheye fazla kapılmaya da gerek yok… da vinci’yi hem ruhsal açıdan, hem de sanatsal anlamda daha iyi anlamayı sağlıyor kitap, benim seçtiğim birkaç kesitse şunlar:

klostrofobi

sınırları bulunan, kapalı olan yerlere karşı büyük bir korku duyma durumunu, yani klostrofobiyi bilirsiniz. bu fobiden muzdarip olanlar çoğunlukla asansör, uçak gibi küçük sınırları olan alanlardan korktuklarını, öyle yerlerde nefeslerinin kesildiğini, paniklediklerini söylerler. sınırları daha da genişletip bu fobiyi daha büyük alanlara taşıyanlar da vardır, ve bu sınırın daha ne kadar genişleyebileceğini de bilemeyiz.

sokakta yürürken kapalı bir alanda olduğunuzu düşünür müsünüz? hayır mı…haklısınız belki de, yukarıda masmavi gökyüzü, karşınızda sınırsınız görünen denizler ve yollar var. burada neyin kapalılığından bahsedebiliriz ki..

ama tuhaf hissediyorum yine de.. küçük alanlarda kapalı kalmaktan daha önce hiç korkmadım sanırım, ama mesela sokaktayken bazen boğulduğum, paniklediğim oluyor. kendimi tam anlamıyla bir yerde tıkılı kalmış gibi hissediyorum. bir sınırın varlığını seziyorum. evet, bir sınır var, her şeyde bulunuyor. tüm o sokaklar, ormanlar ve denizler sınırsız mı? hayır, hayır.. hepsinin sınırı var. hepsi soluk mavi noktanın içinde tıkılı kalmış, anlıyor musunuz.. bir gezegenin içinde tıkılı kaldık, gözümüze büyük gelen minicik bir noktada yaşıyoruz.. ben bunları düşünürken klostrofobik olduğumu, sadece sınırları çok büyüttüğüm için daha önce fark etmediğimi düşünüyorum.

dünya’dan çıkabilsem, uzay boşluğunda gezinsem hala korkar mıydım? bir süre sonra orası da korkunç gelirdi galiba. kocaman sınırları bulunan evrenin içinde olduğu için panikleyen bir toz zerresinden farksız olurdum… ama bu hale gelmem dünya’nın sınırlarından korkmaya başladığım ana göre çok daha uzun sürerdi. evrenin sınırlı olduğunu nereden biliyorum bir defa? birden fazla evrenin olmadığını nereden biliyorum veya, ve eğer evrenler varsa bunların bulunması gereken yeni bir küme olması gerektiğini söyleyemez miyim? ve belki onun da, ve diğerinin de…ne bileyim..

sınırları olmayan tek bir yer göremiyorum. mekanları geçtim, hayattaki hiçbir şeyin sınırsız olduğunu söyleyemeyiz ki. sınırlılığın neden bu kadar korkunç geldiğini tam olarak kavrayamıyorum hiç. sadece, bazı zamanlar bir şeylerin bu denli sınırlı olmasının ‘anlam’ı da öldürdüğünü hissediyorum. anlam kaybolduğu zaman insanların savrulmaya ne kadar hazır hale geldiklerini de biliyorum. sanırım farklı bakmak gerekiyor olaylara, sonluluk bizi bu hale getirmemeli en azından. sınırlardan da bu denli korkmamalıyım, korkmamalıyız. bu devasa çaplı klostrofobiyi yenmek adına, bir sınırsızlık bulmak olacak tek çare öyleyse!(ve uzay gemisine biner. tek başına.)