shostakovich’in müziği ve gramsci’nin hegemonyası

“galileo’nun gününde, aynı meslekten bir bilim adamı
daha aptal değildi galileo’dan.
farkındaydı elbette yeryüzünün döndüğünün,
ama aynı zamanda besleyecek büyük bir ailesi olduğunun.”

demiş yevtuşenko “kariyer” şiirinin bir dörtlüğünde. yalnızca galileo’nun yaşadığı dönem için değil, neredeyse insanlığın tüm zamanlarına uygun düşebilecek olan bu dizeler, şu şekilde devam ediyor: “ama zamanın bir gösterme şekli vardır/ en inatçıların en zeki olduğunu..”

julian barnes’ın “zamanın gürültüsü” kitabında rastladığım bu şiiri barnes,  shostakovich’in her sabah okuduğu şiirlerden birisi olarak tanımlıyor. gerçek olup olmadığını bir kenara bırakarak, yalnızca kendi kendime shostakovich’e bu şiirin neler düşündürebileceğini soruyorum. müziğe yaptığı onca katkının ardında, baskı dolu bir dönemi de bizzat deneyimleyen, fakat çoğunlukla bu baskılara karşı çıkamayan, çıkmasına izin verilmeyen birisini, bu şiirin birbirinden değişik bir sürü düşünceye sürükleyebileceğine eminim. bu düşüncelerin neler olabileceğini tahmin etmeye çalışmadan önce, başka bir soru üzerine düşünmek istiyorum. shostakovich neden baskı altındaydı? otoritenin kendisine zarar verebilecek fikirleri engellemesi bilindik bir durum, fakat kendi halinde bir sanatın otoriteye ne gibi zararları olabilir ki? peki müzik gerçekten yalnızca kendine ait, kendi halinde kalabilir mi? müzik neden iktidarın elinde tutulmak istenir? notaların yerlerini değiştirmekle otoriteye bir iyilik mi yapılmış olur, nasıl?

bu ve bunun gibi yığınla soru var. shostakovich’in ve onun gibi baskı altında olan kimi sanatçıların, bilim insanlarının hayatını öğrendikten sonra bu sorgulamalar da beraberinde geliyor. shostakovich, sanatına yapılan ilk baskıyı 1936’da, stalin döneminde deneyimlemiş. “mytsenkli lady macbeth” operası stalin tarafından ‘müzik yerine karmaşa’ şeklinde eleştirilmiş ve sonrasında yasaklanmış. yalnızca shostakovich ile de sınırlı kalmamış bu durum, prokofyev, haçaturyan gibi isimlerin de eserleri kınanmış. ‘biçimcilik’ ile suçlanan bu üç önemli besteci, başka suçlamalara da maruz kalmışlar. tabii bu suçlamalar yalnızca müzikleriyle ilgili değildi. yalnızca müzik üzerinden yapılıyor olsaydı bile sırf notaların dizilişindeki yanlışlıklardan kaynaklanıyor değildi bunlar. müzik, kullanmak isteyen için bir aygıta, bir ideoloji aygıtına dönüşebilir ve bu aygıt o müziği yapanın zihninde oluştuğu için öncelikle bu kişilerin o fikirleri benimsemesi istenir iktidar tarafından. ardından bu fikirlerin sanat eserlerinde bizzat yer alması istenir. bu şekilde, baskı altında gelişen bir sanat, sanatçı için büyük bir üzüntü kaynağı değil midir? bunlar kafamdan geçerken, shostakovich’in barnes’ın romanında yansıttığı gibi korkak biri olmadığını da düşünüyorum. baskı altındayken çoğumuzun vereceği tepkiyi veren biri shostakovich de. fakat sorulması gereken asıl soru şu bence: “müzik neden iktidar için bu kadar önemli?”

bu noktada, shostakovich’in dönemindeki rusya’dan uzaklaşıp mussolini dönemi italya’sına, bir hapishane koğuşunda 30’dan fazla defter yazan bir adamın zihnine uğramak istiyorum. antonio gramsci, bu sorgulamaları onlarca yıl önce yapmış bir isim çünkü. onun “hegemonya” kavramı, iktidarın sanatı niçin elinde tutmak istediğiyle ilgili bizleri aydınlatabilir.

gramsci, marx’ın sivil toplumdaki burjuva hegemonyası kavramını alıp kapitalizmin işleyişine ilişkin kendi yaklaşımının temel unsuru haline getirmiştir. bu hegemonya, “egemen sınıfların sivil toplumda bağımlı sınıflar üzerindeki ideolojik üstünlüğüdür”. burada geçen “ideoloji” kavramı çok önemlidir. önceki düşünürler iktidarın fikirlerini zor yoluyla kabul ettirdiğini söylerken gramsci ideoloji ve bilincin gücü sayesinde insanlarda otoriteye karşı bir rıza gösterme durumunun ortaya çıktığını ve hegemonyanın asıl sağlayıcı unsurunun bu ‘rıza’ olduğunu söyler. “devlet, yönetici sınıfın egemenliğini yalnızca haklı gösterip koruyan değil, yönetim altında tutulanların etkin rızasını da kazanmayı gerektiren bir bütündür.” gramsci’ye göre. eğer bir düşünce toplumun her noktasına, her türlü araca yayılmışsa ona rıza gösterme ihtimalimiz yüksektir. bu nedenle ideoloji aygıtlarının her biri, otorite tarafından fikirlerin empoze edilmesi adına gereklidir. shostakovich’ten yola çıkarak sorduğum “müzik neden iktidar için bu kadar önemli?” sorusunun cevabı da sanırım burada saklı. bir ideoloji aygıtı olması bakımından müzik bizlere oldukça soyut geliyor olsa bile o da diğer her türlü sanat dalı gibi fikirlerin kabulü için kullanılabiliyor.

gramsci fikirleri, shostakovich ise sanatı yüzünden suçlanmış olan iki isim, ve bu isimler birbirlerini açıklama anlamında bağlantı içinde olabiliyorlar. müzik ve hegemonya, shostakovich ve gramsci, ve aralarında bağlantı kurulabilecek daha yığınla fikir/kişi…

Reklamlar

makyavelli gerçekten ahlaksız mıydı, yoksa hepimizden ahlaklı mıydı?

niccolo machiavelli, “kötülüğün öğretmeni”, “despotizmin destekçisi” ve daha nice aşağılayıcı isimle anılan; soyadından “iktidar amacıyla ahlaksız da olsa her yola başvurmanın meşru sayılması” anlamındaki makyavelizm sözcüğünün türetildiği bir siyasal düşünür. peki söylendiği gibi ahlaksız biri miydi makyavelli?

aslında, herkes onu bu denli kötü görmüyordu. shakespeare onun için “katil” derken napoleon bonaparte “okunacak tek kitabın yazarı” der onun için. gramsci ona italyan komünizmi adına sahip çıkarken mussolini onu faşizmle ilişkilendirir ve övgüye boğar. aslında, herkes görmek istediği haliyle görür onu. 1469 italya’sında doğan makyavelli’yi günümüzde hala okunup anlaşılmaya çalışılan biri haline getiren özellik de budur belki. althusser de makyavelli’nin yüzyıllara güncel kalabilmesini ilginç bulur ve bunu açıklarken freud’un “tekinsiz aşinalık” kavramına değinir. “makyavelli’nin, insanlarla hayvanların yaşadığı kırlardan aramıza inmiş de, hep yanımızdaymış, bizimle konuşuyormuş gibi” oluşu ilginçtir gerçekten de. ona olan bu aşinalığımız kendisinin siyasal düşüncelerini insan doğası üzerinden açıklamaya çalışmasıyla da alakalı olabilir. tarihin anlaşılmasının ne kadar önemli olduğuna değinirken onun sürekli tekerrür ettiğini söyleyen makyavelli, “demek ki insanlarda her zaman ve her yerde aynı tutkular bulunduğu için tarih tekerrür etmektedir.” der ve insan psikolojisinin anlaşılması gerektiğini söyler. bu noktada, psikanalizle de sık sık ilişki kurabileceğimiz kavramların varlığını da fark edebiliriz. insanın özünde kötü olduğunu söyler makyavelli. bunun temel bir içgüdüden, 130 yıl sonra hobbes’un “sahiplenici bireycilik” dediği şeyden kaynaklandığını belirtir. insan daima bir şeylere sahip olmak ister ve hırsı asla dinmez. bu nedenle iktidar mücadeleleri de daima var olacaktır. makyavelli’nin sıkça değindiği noktalardan birisi de araçların kullanımıdır. siyasal özne, başarılı olabilmek için doğru araçları seçebilecek(virtu sahibi) bir kişiliğe sahip olmalıdır. peki bu araçların niteliği önemli midir? makyavelli, işte özellikle bu noktada, yani devletin iyiliği için kullanılabilecek her türlü aracın iyi olduğunu söylemesiyle eleştirilir. mesela kardeş katli vatanı korumaya hizmet edebilir, ve makyavelli böyle bir durumu över. siyasal açıdan suçsuz olarak gördüğü bu davranış, “genel iyiliğe” hizmet etmesi açısından ahlakidir de. bunları okumak insana ilk başta makyavelli’nin ahlaksızlığına dair tam bir kabullenme sağlar fakat ardından sorgulamalar da beraberinde gelir: makyavelli’nin görüşleri gerçekten de ahlaksızca mıydı, yoksa makyavelli aslında hepimizden daha mı ahlaklıydı?

bu soruyu, kohlberg’in ahlaki gelişim evrelerini hatırladıktan sonra sormaya başladım aslında. kohlberg, ahlaki gelişimin 3 düzey, 6 evreye ayrıldığını söyler. fakat insanların büyük bir kısmı bu evrelerin birisinde takılıp kalır. makyavelli’nin düşüncelerini -bildiğim kadarıyla- göz önünde bulundurduğumda, onun 6. evrede, “evrensel ahlak ilkeleri eğilimi”nin ön planda tutulduğu evreye göre hareket ettiğini düşünmeye başladım. evet, bizlere oldukça ahlaksız gelebilen kimi ‘araç’lar öne sürüyor, fakat o da bunların ahlaki açıdan yanlış olduğunun farkında. yalnızca, kocaman bir devletin zarar görmesine bunu yeğliyor. osmanlı’da, fetret dönemi’nde bizzat örneğine rastladığımız kardeş katli, evet, başlı başına büyük bir ahlaksızlık örneği, fakat makyavelli bunu devlete hizmet eden bir hareket olarak görmesiyle olayların daha geniş çapta ele alınmasının önemini belirtiyor da olabilir. eğer bu, kohlberg’in en üst aşama olarak gördüğü 6.evreyi kapsıyorsa, aslında makyavelli’nin çoğumuzdan daha ahlaklı olduğunu söyleyebiliriz.

kendine ait bir oda oluşturabilmek

kadınların neredeyse tüm alanlara erkeklerden yüzlerce yıl sonra dahil olabilmesinin nedenleri üzerine günümüzde hala sorgulamalar yapılıyor. hatta bugün kütüphanede karikatür üzerine yazılan bir kitapta “kadınlar niye çizerlik yapmıyorlar, karikatürist olmuyorlar?” tarzında bir soruya rastladım. bu sorunun daha bir sürü başka versiyonu oluşturulabilir. ‘kadınlar niye yazına/bilime/sanata/felsefeye ve daha nicelerine çok sonra dahil oldu ve kimi alanlarda niye hala azınlıktalar?’ diye özetleyebiliriz bu sorular bütününü. virginia woolf, bunların arasından yazını seçip kadınların bu alandaki durumları üzerine sorgulamalar yapıyor “kendine ait bir oda”da. fakat aslında kadınların yazın alanında uzun süre erkeklerin gerisinde kalışının sebepleri, diğer tüm alanlardaki durumlarına da ışık tutuyor. en azından woolf’un bunu başardığını söyleyebiliriz.

yazma tutkusunu, “benliğim ancak yazmakla düzenleniyor. yazmazsam hiçbir şey bir bütün oluşturamıyor…yazmazsam hiçbir şey gerçek değil.” şeklinde tanımlayan hayran olunası bir kişi virginia woolf. “kendine ait bir oda”, kadınların yalnızca yazın değil, tüm alanlarda uzun süre var olmayışlarının sebeplerini çok güzel açıklıyor ve bunu güzelce özetliyor. bu durumdaydık, çünkü kendimize ait bir odamız yoktu. kadın yazar dendiğinde woolf haricinde aklımıza ilk gelen isimlerden jane austen, emily bronte, george eliot bile eserlerini bir oturma odasında, tüm aile üyelerinin olduğu bir odada yazabilmişlerdir. jane austen’ın yeğeni “bütün bunları nasıl başardığı şaşırtıcıdır.” der. “çünkü sığınabileceği ayrı bir odası yoktu ve çalışmalarının çoğu, birçok kez yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu oturma odasında ortaya çıkarılmış olmalı.”

woolf, 19.yy’da bir kadının gördüğü tüm yazınsal eğitimin kişilik gözleminden ve duyguların incelenmesinden ibaret olduğunu söyler. ‘duyarlılığı yüzyıllardan beri ortak oturma odasında geliştirilmişti’ diye tanımlar austen’ın ve bildiğimiz diğer kadın yazarların durumunu. oysa woolf’a göre bu yazarların daha uygun olduğu başka türler vardır. mesela  bronte koşuk dilinde oyunlar yazmalıydı, eliot ise tarih ve biyografi türünde yazmalıydı der woolf. ne yazık ki kadınların eğitim alabilmesi ve kendileri için neyin daha uygun olabileceğini belirleyebilme gibi bir hakka sahip olmaları o dönem için mümkün gözükmüyordu. woolf da dilediği şekilde bir eğitim alamadı belki de. kendini çok iyi eğitti, fakat küçüklüğünde kendisi evde otururken cambridge gibi prestijli okullarda okumaya giden erkek kardeşlerine de imrenerek bakmış olsa gerek. o dönemde bile kadının durumu buysa, o zamana kadar kadınların tüm alanlardaki sınırlı var oluşları için de çok şaşırmamak gerek. cahilliğin, eşitsizliğin binlerce yıl sürdüğü dönemlerin ardından kadının şimdiki durumuna baktığımızda, hala bazı alanlarda tam olmasa da, kadınların çoğu alanda varlıklarını sürdürdüğünü, sayısal olarak da erkeklerle eşit konuma ulaşabildiklerini görüyoruz. fakat değişen tüm koşullara rağmen, woolf’un şu önerisi aklımızdan hiç çıkmasın istiyorum: “para kazanın. kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

le guin’in mülksüzler’inde iyinin sorgulanışı

iyi bir düzen nasıl olmalıdır? iyi bir toplum peki? ya iyi insan? hepsinden de önce, iyi nedir ki?

ursula k. le guin’in mülksüzler’inin insana sorgulama fırsatı sağladığı şeylerden yalnızca birkaçı bunlar. sorgulamamızı sağladığı gibi bize bambaşka bakış açıları katıyor. bunu çok seviyorum, le guin’e bayılıyorum…

mülksüzler, iki gezegende yaşanan olayları ele alıyor. biri anarşist, diğeri arşist düzene sahip olan bu iki gezegende hiçbir şey tam anlamıyla iyi değil. zaten le guin de bir ütopya sunma niyetinde değil, ikisine de bakıp bir farkındalık kazanmamamızı sağlamak istiyor ve başarıyor da.

anarres ve urras; anarşist ve arşist; eşitlikçi ve hiyerarşik… zamanında laia odo urras’tan anarres’e göçme planları kurarken bunun için gayet geçerli sebepleri vardı. urras, bizimki gibi eşitliğin olmadığı, sömürünün hüküm sürdüğü, sahiplik kavramının önemli olduğu bir gezegen. odo ve diğerleri bunların var olamayacağı anarşist bir toplum düşüncesiyle anarres’e göç ediyorlar ve düşüncelerini gerçekleştiriyorlar aslında. kumlarla dolu, verimsiz bir gezegen olan anarres’te asla urras’taki bolluk elde edilemiyor ama insanlar her şeyden eşitçe yararlanıp işbirliği içinde çalışıp kimse tarafından yönetilmiyorlar. bu noktada insan ‘iyi toplum’un anarres’tekine benzer olabileceğini düşünmeden edemiyor. kitapta odo öldükten 100 küsür yıl sonra olup bitenler söz konusu. kahramanımız shevek, bu iki gezegen arasında bizleri gezdiriyor. kendisi ünlü bir fizikçi ve “eşzamanlılık ilkesi” üzerine çalışıyor, ki bu kavram da oldukça önemli, çünkü bizleri ve shevek’i anarres ve urras’ta aynı anda dolaştıran güç belki de bunun gibi bir şey aslında.

shevek, urras’a gitmek üzere bindiği gemide bir doktorla konuşur. ona gemide neden hiç kadınların olmadığını sorduğunda doktor “sizin toplumunuzda kadınlara aynen erkeklere davranıldığı gibi mi davranılır?” der. urras kadınların geri plana atıldığı bir toplumken anarres’te erkeklerin yaptığı her işi kadınlar da yapar ve her bakımdan eşittirler. doktor bu eşitlik üzerine konuşmalarında bir an sessiz kalıp “toplumsal statülerini kastetmiştim..” dediğinde shevek “statü ve sınıf aynı şey mi?” gibi hoş bir soru sorup marx ve weber’in fikirlerine götürür bizleri. le guin birçok kişiye/olaya gönderme yapar. mesela, shevek’in bir çocukluk anısı hapishane deneyi’nden alınmıştır. burada rollerin içselleştirilmesine değinirken le guin, bana sanki yeni bir düzenin de nasıl oluşturulabileceğine dair ipuçları veriyormuş gibi geldi. bomboş bir gezegende yeni bir düzen kurmak, bir takım rolleri de içselleştirmeyi gerektirir. anarres’in temeli-her zaman öyle olamasa bile- özgürlüğün daimiliğine dayandığı halde roller vardır. bu roller tabii urras gibi bir yerde daha da açıktır, çünkü insanlar çabucak boyun eğer ve olması gereken kişiliklerine kolayca bürünebilirler. bu, insanın neler yapabileceği, nelere dönüşebileceğine dair bazı fikirler verir. insan bu kadar değişken bir yapıdayken her zaman ‘iyi’ biçimde hareket etmesi de mümkün olmadığı için tam anlamıyla iyi bir toplum belki var olamaz ama iyiye yaklaşılabilir, anarres’te olduğu gibi.

anarres’te çalışma koşulları da oldukça ilginçtir. kıtlık dönemleri haricinde genelde herkes kendisine uygun olan, istediği işte çalışır. anarres dilindeki çalışma kavramının aynı zamanda “oyun” anlamına da gelmesi güzel bir ayrıntıdır. shevek “insanın sevmediği bir işi yapması ahlak dışı değil midir?” derken yine iyi bir toplum üzerinde düşündürür bizleri.

anarres’te sahiplik ekleri kullanılmaz. “kalemim” değil, “kalem” denir yalnızca. hiç kimse hiç kimseye sahip değildir. urras’ta ise erkeğin kadını bile malı olarak görebildiği bozuk bir yapı çıkar karşımıza. “kötü”, sanırım böyle bir şeydir. bu söylediklerimden anarres kusursuz bir yermiş gibi geliyor ama orası da öyle değil ki. yasaların, yönetimin olamayacağı bir toplum normalde anarres ama shevek sonraları şunun farkına varıyor: gelenekler bile bir tür yasa halini alıyor. işbölümüne katılmayan insanın dışlandığı, sevilmediği bir toplum anarres. bu da bir tür baskı değil mi? peki toplumların içerisinde bir süre sonra bu tür olayların gerçekleşmesi normal değil mi? kesinlikle normal. belki iyi değil ama mutlaka gerçekleşecek olan bir şey bu da. “toplumsal vicdanın bireysel vicdanla bir tür denge tutturmak yerine ona tümüyle egemen olduğunu söylemeye çalışıyorum.” diyor shevek. “biz işbirliği yapmıyoruz, bir emre uyuyoruz. dışlanmaktan, tembel, işlevsiz, bencil diye adlandırılmaktan korkuyoruz.”

anarres, verimsiz bir gezegendeki iyi bir toplumu barındırıyor ama bu toplumdaki tüm insanlar iyi değil. urras ise güzelliklerle dolu bir gezegendeki çirkin düzeni barındırıyor. iyilik ve kötülük hep iç içe geçiyor; her şey tamamen iyi olamıyor ama zaten zıtlıkların bir arada var olması da olması gereken şey, değil mi?

kuşların dünya’dan göçü

kuşların göç vakti gelip çatmıştı. kilometrelerce kanat çırpmaya alıştıkları bir bahar ayıydı. fakat yılın tüm aylarından ve günlerinden farksızdı. kuru, kirli bir havayla kaplanan gökyüzü daima o halde duruyordu. önceden iklimden iklime, ülkeden ülkeye kanat çırpan kuşlar artık nereye uçacaklarını bilemez olmuşlardı. her yer birbirinin aynısıydı. her iklim aynı kuraklığın ve değişmezliğin pençesinde; her ülke birbirinin benzeri yığınla binanın egemenliğindeydi. hayvanlar alemi endişeliydi, bitkilerse yüzlerce yıl öncesinden sezmişlerdi hepsini. insanlar mı? yalnızca onlar değişmemişti.

kuşlar ne yapacaklarını bilemez halde elektrik tellerinin, ağaç dallarının üzerini doldurdular. uçacak, yaşanacak bir yer kalmamıştı, dünya ölüyordu. kuşlarınsa hala biraz olsun umudu vardı, nihayetinde yüzyıllar boyunca daha iyi yerler bulmak uğruna uçmuş bir canlı türüydüler. baştankaralar, kargalar, serçeler, leylekler, saksağanlar, kerkenezler, martılar ve daha niceleri, hüzünlü cıvıltılarıyla ne yapabileceklerine dair konuşuyorlardı. dev bir kuş toplantısıydı bu sanki. kuş cikcikleri her yanı doldurmuşken dev çınarın gür sesi yankılandı birden: “bu dünya için umut kalmadı, sevgili kuşlar. fakat başka dünyalar da var. kocaman bir evrenin içinde milyon tane başka yıldız, galaksi, gezegen var ve oraları yalnız sizler keşfedebilirsiniz.”

“nasıl yapabiliriz ki?” dedi kuşlar hep bir ağızdan.

“kanatlarınızı çırpabildiğiniz kadar hızlıca yukarıya doğru çırpın. asla yavaşlamayın, çırpın..çırpın…bulanık, aşılması artık oldukça kolay olan bir sis tabakası göreceksiniz: atmosfer. önceden dünya’yı tüm gücüyle koruyan bu tabaka artık incecik, yok olmanın eşiğinde, onun yok oluşuysa tamamen sonumuzun geldiğini gösterir. sizin yapmanız gereken, dünya’nın dışına çıkana dek hızla ilerlemeniz. kendinizi simsiyah boşluğun, sonsuzluğun içinde bulduğunuzda rahatlayabilirsiniz, fakat asıl zorlukların bundan sonra gelebileceğini de bilmelisiniz. mesafeler çok uzun, uzay tehlikelerle dolu. eğer bunlarla başa çıkabileceğinizi düşünüyorsanız, durmayın, güzel kuşlar.”

kuşlar suskun bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. nasıl oluyordu da dev çınar doğduğundan beri yerinde sabit durduğu halde bu kadar çok şey bilebiliyordu? bunu düşününce, ağaçların köklerinde özel bir iletişim ağı, kozmik bir bağlantı noktası varmış gibi gelirdi kuşlara. doğanın en bilgin canlısı bunu söylediyse kuşlara, onlar da denemeliydi. tek umutları buydu.

“teşekkürler, sayın çınar” dedi kuşlar. uçmaya hazırlandı binlercesi, ve aynı anda havalandılar.

dünya’dan göçüyorlardı.

kevin robins-imaj

ekran-öncesi-dünya ile şimdiki dünyanın insanlarının bir olduğunu iddia edebilir miyiz? pek mümkün gözükmüyor, değil mi? günümüz dünyası, bir kere, tek bir dünyayla sınırlı değildir. kendisine yeni dünyalar kurmuş; bu dünyalar ise insanlara yeni bir imaj, kimlik, algı, ahlak..kısacası yeni bir ‘benlik’ sağlamıştır. ya da sağladığı şey yalnızca bir yanılsamadır, kim bilir.. kevin robins’in “imaj”ı, siber dünyaya ve onun oluşturduğu yeni benliğe yöneltilen eleştirilerin kitabıdır, ve bunu harika bir şekilde yapmıştır.

siber-alana niye sığınırız? gerçek dünyada bulamadığımız rahatlığı niçin orada bulduğumuzu düşünürüz?

öncelikle, insanı bilinmeyene olan korkusundan koruyor siber-alan. nasıl mı yapıyor? ilk olarak teması engelliyor. insan, ona temas edemeyecek(sadece fiziki de değil) şeyler karşısında rahatça, korkusuzca durabiliyor. adorno ve horkheimer, “insan artık bilinmeyen hiçbir şey kalmazsa korkudan kurtulacağını düşünür” derler ve şöyle devam ederler: “hiçbir şey dışarıda kalmamalı, çünkü dışarıdaki her şey bizzat korku kaynağıdır.”

siber-alanın sonsuzluğu  ve kapsayıcılığı onun bir tür ‘güvenli alan’ konumunda olmasını sağlamıştır aynı zamanda, ve bundan da öte, “dış dünyaya mesafe koymanın, doğrudan bağlantının ürkütücülüğünden uzak kalmanın modern bir yolu”dur siber-alan. yazar bu yaptığımızı “dünyayla postmodern bir ilgilenme biçimi” olarak tanımlar. sanal devrim yalnızca biçimleri değil, yaşamın kendisini de dönüştürmüştür. gerçeklik algımız yön değiştirmiş, “atomlar dünyasından baytlar dünyasına” bir geçiş yaşanmıştır adeta. bu bölgede kadim düşlerimizi ve başka bir şeyler olma arzumuzu doyurabiliriz. başka biri gibi olmak, daha doğrusu bu dünyada olamadığımız kişi olmak mümkün hale geliyor burada.

“her gün birkaç saatini thorin oakenshield ve küçük prens karışımı hayali bir karaktere benzer olarak geçiren birisini tanıyorum. aynı zamanda mimar, eğitimci ve bir uzay kolonisinde büyücüdür.. david gündüzleri colorado’da üç çocuk babası bir iktisatçıdır; geceleri cyberion kenti’nin kıvılcımıdır.” şeklinde komik ama her tarafta rastlayabileceğimiz bir örnek verir yazar. kendim için de tıpatıp dış dünyadaki halimi temsil ettiğimi söyleyemem ki. en azından daha rahat, düşüncelerini daha kolay ifade eden birine dönüşüyorum siber-alemde, ki bunu da yazı sağlıyor. yazmak konusunda konuşmaya göre daha iyi olan insanlar için de bir tür sığınak burası. şimdiden üç sebep var elde: teması engellemesi, yazıyı temel alması, güvenli alan sağlaması. eminim ki dahası da vardır. bu örnekteki adam mesela, siber-dünyanın ‘yeni benlik sağlayan’ yönünü gösteriyor. merak ettiğim şeyse, neden farklı biri olamaya bu kadar ihtiyaç duyduğumuz. internet bunu gayet iyi şekilde sağlıyor, peki dış dünya bu denli “olmak istediğimiz kişiyi bastıran” bir yer mi? sanırım evet.. özgür denilebilecek bir toplumda yaşama şansımız olsa bile üzerimizde bir baskı hissederdik. daima toplum normlarına uymayacak davranışlar var olacak sanırım, ve internet aleminde dış dünyanın normlarını hiçe sayan insanlar en ufak bir korku bile taşımıyorlar içlerinde. ne de olsa yalıtılmışar, ne de olsa başmbaşka bir benlikleri ve imajları var.

bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilemiyorum. fakat insanların birden fazla kimliğe girip bunları olması gerekenden fazla benimsemelerinin, dış dünyayı tamamen unutmalarının iyi olmadığı ortada en azından. yazar da şunları söylüyor hatta:

“bence kendimizi böyle kandırmaktan acilen vazgeçmeliyiz. siber alan ve sanal gerçekliğin verebileceği alternatif ve daha mükemmel bir gelecek dünyası yoktur. gerçek bir dünyada yaşamaktayız ve hakikaten de bu dünyayı her nasıl istiyorsak o hale getirmemiz mümkün değildir…”

kitap, şiddet/savaş görüntülerinin bizlere etkisi üzerinde de durur. bunu yaparken özellikle körfez savaşına değinir. bu savaş, medyada ilk defa canlı yayınlanmıştır. en başta “ahlak” olmak üzere insana ait kimi yapıların sorgulanmasında da şiddet/savaş görüntüleri bir dönüm noktası olmuştur.

“günde dört beş kez, halk kendi belleğinin, vicdanının ve tahayyülünün sesine nasıl kulak tıkayacağı yolunda televizyondan dersler alıyor.” diyor john berger.
bizler, “imajın kanıtlama gücüyle savaş hakkında bir şeyler öğrendik ama bildiğimiz şey adeta gerçekleşmemiş bir savaşmaydı. her şeyden önce bir görme ve görmeme biçimiydi, sanki bir imajın röntgencisi olup gerçekliğe karşı sağır olmak mümkün gibiydi.”*

sağırlaşıyoruz. gördüklerimiz karşısında tepkisizce ekrana bakıyor ve bundan hiçbir rahatsızlık duymuyoruz. körfez savaşıyla başlayan ‘savaşın medyaya aktarılması’ sürecinin üzerinden yıllar geçti ve gördüklerimiz artık bizlere tümüyle olağan gelmeye başladı. ekran bize olup bitenleri, ne kadar acı olursa olsun “tüm gerçekliğiyle” gösterirken bu gerçekliklerin acı tarafını ekran-dışı bırakır. ahlaken rahatızdır, üzerimizde hiçbir sorumluluk yoktur. sadece anlık aşırı-duygulanımlar yaşarız, bunlar da çabucak diner ve gördüklerimiz çok geçmeden aklımızdan silinir. ne de olsa siber-dünya bizlere her an yeni görüntüler sunmaya hazırdır; modern dünyada görebileceklerimizin bir sınırı yoktur. tüm dünyanın içinde bulunduğu devasa bir alem gibi düşünürsek interneti/medyayı, bu olayların asla son bulmaması da doğal gelmeye başlar. doğal olmayan, insanların ekranlar aracılığıyla aldığı yeni haller belki de. “siber-alana sığınma”nın verdiği rahatlıkla aldığımız yeni haller, yeni görme biçimleri oldukça sıradışı değil mi?

 

ileride dünyanın/siber dünyanın nasıl bir hal alacağını merakla ve korkuyla bekliyorum.

 

 

douwe draaisma-bellek metaforları

ne çok sözcük var. somut, soyut, hep kullanılan, artık unutulan.. hepsi çeşit çeşit. bir de tek sözcüğe sığmayan, bazen de sığsa bile daha farklı gözükmeye ihtiyaç duyan kavramlar var. hepsinin yardımına metaforlar koşuyor. yunanca’da metapherin diye geçen ve ‘taşımak’, ‘aktarmak’ anlamına gelen bu sözcük bir dilin gelişmesindeki, zenginleşmesindeki en önemli unsur, sanıyorum ki. aristoteles poetika’sında metaforu “yabancı bir ismi soydan türe, türden soya, türden türe aktarmak aktarımlarda veya karşılaştırma yaparak, yani paralellik kurarak kullanmak” biçiminde tanımlamıştır. günümüzdeki edebiyat çalışmaları da aristoteles’in bahsettiği gibi iki nesne arasındaki paralellikler aracılığıyla yapılır. fakat metaforların kullanıldığı tek yer edebiyat değildir. mesela bilim, metaforlar olmadan anlaşılması, açıklanması oldukça güç bir hal alırdı. biyolojik bir bulguyu ele alalım: bağışıklık sisteminde belli hücrelerin patojenleri “tanıdığı” söylenir. tanımak, burada oldukça gerekli ve açıklayıcı bir metafor değil midir? şu da unutulmamalıdır ki, teori derinleştikçe metaforlar da artar.

fakat iş psikolojide metafor kullanımına geldiğinde her şey daha da zorlaşır. her zaman ortada kesin bulgular yoktur, ele aldığı konular fiziksel süreçlerden ziyade zihinsel süreçlerdir. buna karşın psikoloji adeta bir metafor okyanusu gibidir. özellikle zihin, ve daha da özelleştirirsek bellek metaforlarla dolu bir tarihin ürünüdür. draaisma belleğin bu yönünü incelemekle çok iyi yapmış..

kitabın başında freud’un “hafızama güvenmediğim zamanlar kalem kağıda başvururum.” sözü yer alıyor. yazmak bellekle yakın bir bağ içerisindedir. ingilizcedeki “memorial” sözcüğünün eskiden “hatıra” ve “yazılı kayıt” anlamına geliyor oluşu buna dair ilginç bir örnektir. platon’un balmumu tablet metaforuyla zihni açıklamak istemesine de şaşırılmamalıdır. platon’la da sınırlı kalmıyor tabii yazıyı bellekle ilişkilendirmek. ardından augustinus(1), magnus ve freud’a kadar uzanan daha bir sürü insan da bunu yapmış. kitapta giordano bruno’nun hermetizmin de etkisiyle oluşturduğu “ars memoriae” kavramı daha sonra fludd’un da ilgisini çekmiş. onun belleği algılayışı bir tiyatro sahnesinden, zihni algılayışıysa göksel varlıkların makrokozmosundan farksızdır. ardından hooke kendinden önceki fikirlerin de etkisiyle belleğe dair çok güzel görüşler ortaya atmış. (2. 3. 4.) “bir mikrokozmos olarak bellek”ten bahseder hooke. bunu yaparken çağının fizik teorilerinden çok etkilenmiştir.

kitapta carl gustav carus ve caspar david friedrich’in tablolarına hatıraların izlerinin nasıl yerleştirildiğinden bahsedilen kısım mükemmeldi.(5) carus, belleğe yeni bir metaforla tanımlayıp onu “labirent” olarak görmektedir.

bellek metaforları balmumu tabletle, yazıyla, sihirli bir tahtayla, uzayla ve labirentle de sınırlı kalmadı. teknoloji gelişti, bilgisayarların icadı bilişsel devrimi beraberinde getirdiğinde belleğe olan bakışımız da bir çeşit devrim geçirdi. sadece bilgisayar da değil, her yeni icat belleğe yeni bir bakış sağladı: fotoğraf makinesi, hologram, sinema…

dünya daima yenilenir ve beraberinde yeni metaforları getirir. belleğe dair olanlara gelirsek, yazarın da söylediği gibi, “ortaya çıkan her yeni metaforla birlikte bellek algımızın önüne farklı bir filtre takarız.”

1

2.3.4.

5

gezegenlerarası mahkeme

 

Mahkeme salonunun kapısı açıldı. İçeriye biri Dünyalı, diğeri Zolialı iki hakim, iki savcı, iki psikiyatrist giriş yaptı. Salonun cam tavanı simsiyah bir sonsuzluğa bakıyordu. Fakat ne gece vaktiydi, ne de orası Dünya’ydı; uzaya kurulmuş bir mahkemeydi orası. Girişinde dünya dili de dahil olmak üzere beş dilde “Gezegenlerarası Mahkeme” yazıyordu. Artık mesafelerin kısa ve önemsiz olduğu, ve farklı canlıların birbirleriyle kolayca etkileşime girdiği o günlerde böyle bir kurumun gerekli olduğu düşünülmüştü. Birbirlerini tanıyan yedi tane gezegenden beşi buranın kurulmasını istediler, diğer iki gezegende bulunan az sayıdaki canlıysa hukuk sisteminden bihaber oldukları için onlara dahil olmadılar. Gezegenlerarası Mahkeme şimdiye dek ufak tefek meseleleri çözmek dışında bir amaç için kullanılmamıştı ama bugün farklıydı. Bugün, o odada herkesi, özellikle de Zolialıları dehşete düşüren bir olay masaya yatırılacaktı: Bir cinayet.

 

İzleyici koltuklarını Zolialı ve Dünyalı gezegen büyüklerinin doldurduğu mahkeme salonuna son olarak sanık ve tanıklar giriş yaptı. Herkes yerini aldığında, Dünyalı hakim mikrofonuna doğru yaklaştı ve konuşmaya başladı. “Bugün Dünya için utanç verici bir gün. Bir insanın, Zolialı bir vatandaşın ölümüne sebep olduğuna dair bulgularla karşı karşıyayız. Bunu açıklığa kavuşturmak ve gerekenin yapılmasını sağlamak için buradayız..” Dünya dilinde konuşan hakimin ses dalgaları mikrofona değdiği anda Zolialıların kulaklarına kendi dillerine ait sözcükler halinde ulaştı. Ardından Zolialı hakim konuşmaya başladı: “Zolia halkı böyle bir olaya ilk kez şahit oluyor. Bizler, milyonlarca yıl boyunca ölümün bu yönünü bilmeden yaşadık. Ölüm, sadece zamanımızın dolduğu o ana özgü, kaderin sunduğu bir olguydu. Bugün bir canlının diğerine bunu yapabildiğini görüyoruz ne yazık ki. Dünya’yla iletişime geçtiğimiz günden bu yana insan türünün böyle bir yönü olduğu görmedik, fakat bunun doğru olduğuna dair izler bulunursa halklarımızın artık uzlaşıp uzlaşamayacağını bilmiyorum. Yine de adalet uğruna buradayız.. ” sonra tanıklardan birine söz hakkı verdi.

 

Birinci tanık öldürülen Zolialı gencin komşusuydu. Gördüklerini anlatmaya başladı: “Birkaç uzay-haftası önce, Dünyalı adamın komşum olan genci sık sık ziyaret ettiğini görüyordum. En başta şüphelenmemiştim, çünkü artık Dünyalılar, Arkeroslular, Hedporlular… Hepsi gezegenimize uğruyor, Zolialılarla arkadaşlık ediyorlar. Fakat bir gün genç komşumla karşılaştığımda oldukça tuhaf davrandığını gördüm. Söylediklerimi zar zor algılıyor, zorlanarak yürüyordu. Onu o halde görünce ne olduğuyla ilgili sorgulamalar yapmaya, dinlenmesi gerektiğini söylemeye başladım. Fakat ben tam bunları söylerken gözleri kapandı, yere düştü. O sırada caddedeki herkes gencin etrafında toplandı. Onu evine taşıdık. Cebinden ev-kod’unu alıp kapıyı açtığımda gördüğümüz manzara hepimizi şaşırttı: Evin girişinde dev makineler ve deney tüpleri vardı. İçeriye girip incelemeye koyuldum. Beyin görüntülemeye yarayan, iç organları gösteren, hücreleri incelemeye yarayan şu eski model araçlar, Zoliada yer almayan bazı elementleri de içeren tuhaf karışımlar… Evin her tarafı bunlarla doluydu, banyo bile! Son olarak alt kattaki depoya bakmak istedim ve o sırada Dünyalıya rastladım. Konuşmaya çalışıyordu ama yanımda kulakçevirici yoktu ve dediklerinden tek kelime anlamadım. Benim öylece dikildiğimi görünce üst kata çıktı koşarak, ben de peşinden gittim ama çoktan evden çıkmıştı. O günden beri gence kötü bir şeyler olduğunu ve bunu Dünyalı adamın yaptığını biliyordum. Zaten bir süre sonra genç ortalıkta görünmemeye başladı. Onu Dünya’ya giden ulaşım hattının orada görmüşler en son.” dedi ve mahkemeyi birkaç saniyeliğine sessizlik kapladı. Ardından hakim sessizliği bölerek ikinci tanığa söz hakkı verdi. “Anlatacak değil ama gösterecek bir kanıtım var.” dedi ikinci tanık. Kendisinde bu konuyu aydınlatabilecek bir ‘ışın-anı çipi’ vardı. Işın-anılar gözümüzle tanıklık edip belleğimize aktardığımız olayların üzerinden, anının beyin tarafından değiştirilmesine müsaade etmeyecek kadar kısa sürede bir çipe aktarılmasını sağlayan yapılardır. Çipler başka birinin kafasına, hipokampus bölgesinin yakınlarına dokundurulduğunda, o anı, o kişinin kafasında canlanır, adeta ona aitmiş gibi iz bırakırdı zihninde. Tanık, hakimlerden izin isteyerek elindeki iki çipi hakimlerin kafalarına yapıştırdı. Yüz ifadeleri anında değişti, gözlerindeki korkuyu görenler o çiplerde saklanan anının ne kadar kötü olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Hakimlerin zihninde canlanan anıysa şuydu: Zolialı gencin kesili kolundan siyah sıvılar akıyor, o sırada yanındaki dünyalı adam, umursamaz bir şekilde akan sıvıyı deney tüplerinin içine dolduruyordu. ‘Demek sizler de ölebiliyormuşsunuz, gördün mü?!’ dedi, Zolialı ise odanın her yanında yankılanan çığlıklar atıyor, büyük bir acı çekiyordu.  Bir anlığını Dünyalının yüz ifadesi değişti, acı çeken varlığa üzülüyormuş gibi gözüktü bir an. Ayağa kalktı, masadan bir şişe aldı ve Zolialıya şişenin içindeki sıvıyı içirdi. Acısından kurtulmuş gibi gözüken Zolialı genç, artık çığlık da atmıyordu. “Bunun mümkün olduğunu gösterdiğin için mutluyum. Az sonra öleceğim, değil mi?” dedi, ve dediği gibi, az bir süre sonra da öldü. Tüm bu olaylar bir pencerenin ardından görülüyordu. Belli ki çipi getiren tanık sesleri duyup gizlice pencerenin ardından onları izlemişti… Anı bittiğinde hakimler çipleri çıkarıp şaşkınlık içerisindeki yüz ifadelerini değiştirmeye çalıştılar. Herkes ‘Neydi o?’ der gibi suratlarına bakıyordu. Ne olduğunu ise tek tahmin edebilen sanık koltuğundaki Dünyalıydı. Artık onun üzerine odaklanmaya başlayan gözlere daha fazla dayanamadı, ağzından şunlar çıktı:

 

“Evet, suçluyum! Ama hepsi bir merak yüzünden oldu…” duraksadı, gözlerini cam tavana, siyah ıssızlığa doğru dikti. Derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti: “Bilim insanıyım. Dünyalıların ‘astrobiyoloji’ diye isimlendirdiği alan üzerine çalışıyorum. Zolia gezegeniyle iletişime geçtiğimiz günden beri tek isteğim onları anlamaktı. Diğer gezegenlilerden çok daha farklılar. Ölüm konusundaki bu hassasiyetleri bile oldukça ilginç. Ölüm onlar için uzak ve tek bir olayın; yaşlılığın, o belli yaş aralığına gelmiş olmanın doğurabileceği bir ihtimal. Ne kendileri, ne de onlardan önce yaşayanlar öldürüp öldürülebileceklerini bir defa bile akıllarından geçirmemişler, buna hiç ihtiyaç duymamışlar büyük ihtimalle. İnsanlar öldürmeye nasıl başladı, bilen var mı? Benim tahminim, yiyecek arayışıyla başladığı yönünde. İlk önce hayvanlar öldürüldü, sonra insanlara da uygulanmaya başladı. Fakat insan öldürmenin yiyecek arayışıyla değil, hırs ve kötülükle bağlantısı oldu genellikle. Zolialılara gelince, etçil olmadıkları için hayvanların canına da hiç kıymadılar, birbirlerinden nefret etmişler midir? Belki de. Fakat bunu asla ölümle çözmeye kalkışmadılar, çünkü, zaten bunu bir defa olsun akıllarından geçirmediler. Bir diğer ilginç taraf, vücutlarının öldürülmeye karşı olan dayanıklılığı. Zolilalılar, insanların aksine o kadar zor ölüyorlar ki. Zolialı gençle tanıştığım zaman, ölümünün sadece yüzyıllar sonra, yaşlandığında gerçekleşebileceğini söylemişti. Onun üzerinde birkaç şey denemeyip deneyemeyeceğimi sordum, kabul etti. Fakat süngere benzeyen bedenine ne kurşun işledi, ne de kestiğim kolu ona acı verdi. Hatta kesilen kolu kendini kısa bir süre içinde yeniledi. Tıpkı bir deniz yıldızı gibi!..”

 

Salonda bir uğultu başladı. Zolialı izleyiciler çok sinirliydiler, hatta bazıları mahkemeyi terk etmek için ayaklandılar. Tam o sırada dünyalı hakim elektrokmak’a vurdu, rahatsız edici bir ses tüm salonu kapladı. Bilinçaltlarına kadar ulaşan sesler, orada birtakım talimatlara dönüştü ve sonrasında ne kimse hareket etti, ne de konuştu. Dünyalı sözlerine devam etti: “Deniz yıldızı diyordum, fakat Zolialıların vücutlarındaki yenilenme onlarınkinden çok farklı. Hem bu işi çok kısa sürede yapıyorlar, hem de oldukça kompleks bir hücre yapılanmasına sahipler. Her neyse… En azından onların da bizler gibi hastalanabileceğini düşündüm, ama hayır! Hastalanmıyorlardı… Ömürleri boyunca tek bir hastalık bile geçirmiyorlardı. Onları yaşlılığın getirdiği ölüm dışında hiçbir şeyin öldüremeyeceğine inanmaya başlamıştım. Buna son bir deneyin ardından ikna olmaya hazırdım. Gencin hücresel yapısını bozabilecek bir karışım hazırladım. Onun da bir insan gibi ölümün her an gelebileceğine dair korku duymasını istiyordum. Bedeninin kusursuzluğu o kadar rahatsız ediciydi ki… Karışımı içirdikten sonra gencin kolunu kestiğimde bizdeki kanın akışkanlığında, siyah bir sıvı akmaya başladı. Karşımda acı çekiyordu. Kısa bir süre içinde de öldü. Evet, suçluyum… Şimdi ne yaparsanız yapın bana!”

 

Kimse konuşmadı. Zolialı izleyicilerden bazıları sessizce ağlıyordu, Dünyalılarsa büyük bir utanç içindeydiler. Hakimler, psikiyatristler ve savcılar aralarında konuşmaya başladı. Şimdi ne olacaktı? Kimse bilmiyordu.

 

Zolialı psikiyatrist, öfkesini saklamaya çalıştığını belli eden bir sesle şunları söyledi: “Bastırmaya çalıştığınız şey buydu, değil mi? Eminim yüzyıllar önce yaşamış atalarınız birbirlerini toplu kıyımlara götürecek kadar caniydi! Hiçbir önemi olmayan, geçici şeyler uğruna savaş verdiniz eminim ki.. Şimdiyse bu güdünüzü bastırmak istiyorsunuz ama hala aynısınız!”

 

Dünyalı psikiyatrist, Zolialının konuşmasını bölerek, “Bizim bundan kurtulmak istemediğimizi mi sanıyorsunuz? Öldürmeye gücümüzün yetebileceğini düşünmek, bunu kısa bir an için bile akla getirmek kolay mı sizce? Ayrıca, insanları bu konuda genelleyemezsiniz ki. Aklımızdan geçiriyor olsak da çoğumuz kimseyi öldürmeyiz.” dedi.

 

Zolialı hakim sözü aldı: “Böyle bir şeyin bilincindeyken artık nasıl rahat edebiliriz? Zehirli düşüncelerinizin sadece bunlardan ibaret olup olmadığını bile bilmiyoruz.”

 

Dünyalı savcı: “Ne tür bir cezalandırma istiyorsanız kabul edebiliriz. Fakat bambaşka canlıların farklılıklara sahip olmasını o kadar büyütmeniz doğru değil..”

 

Zolialı savcı: “Bu farklılıklar canlıları kötü yönde etkiliyorsa büyütmek elbette doğru, doğal olan bu. Şimdiden Zolia’da bu olayın sebep olduğu karmaşalar baş gösterdi. Bundan sonrası için, gezegenlerimiz arasındaki bağı koparmak yapılacak en doğru şey.”

 

Zolialı hakim: “Artık Dünya ile iletişim kurmak istemiyoruz. Birkaç gün içinde gezegenlerimiz arasındaki ulaşım hattı yıkılacak. Eğer diğer gezegenler de uygun görürse gezegenlerarası mahkemeye de giremeyeceksiniz. Size asla güvenmedim, biliyor musunuz? Keşke yakıp yıktığınız tarihi eserlerinizi, kitaplarınızı görebilseydik. Eğer onları görmüş olsaydık, sizinle asla iletişime geçmezdik!..”

 

Konuşmaları bu şeklide devam ederken izleyiciler de birbirleriyle tartışmaya başladılar. Artık konuşmalar birbirine karışmış, uğultu halini almıştı. O sırada Dünyalı katil ayağa kalktı, mahkeme salonunun ortasına  doğru yürüdü ve herkes onu fark edene kadar orada dikildi. Sesler biraz azaldığında ve gözler ona doğru kaymaya başladığında şunları söyledi: “İnsanlar asla bir Zolialı gibi kusursuz olmadı. Kötü şeyler düşünmekten, öldürmekten geri durmadı asla. Fakat insanlık tarihini salt bunlardan ibaret görürseniz, yanılırsınız. Zolialılar bizi artık yalnızca kötü yanımızla bilecek, bunun farkındayım ama düşündüğünüzün aksine ölümlerden çok kurtarılmaların, sevmenin ağırlıkta olduğu bir gezegen aslında Dünya. Siz bunu asla görmeyeceksiniz, artık size kötü yanımız gözükecek sadece. Ölüm, öldürmek kötü şeyler mi? Başkasına uygulandığında öyle. Fakat şu şekilde bir ölümün kötü olduğunu kim söyleyebilir ki?”

 

Cümlesini bitirdi, cebinden bir tabanca çıkardı ve kendini vurdu. O gün Zolialılar yeni çeşit bir ölümü daha öğrenmişlerdi.

ray bradbury-resimli adam

ölene dek vücudunun her tarafındaki resimlerle yaşamaya mecbur bırakılan, bununla lanetlenmiş bir karakter resimli adam. yanına kim yaklaşıp da uzun uzun incelerse resimleri, onların hareket ettiğini fark eder, ve her kim gereğinden fazla kaptırırsa bu resimlere kendisini, nihayetinde geleceğinin korkunç bir yansımasını bulur resimli adamın bedeninde. onun da söylediği gibi:

“bu resimler geleceği gösterir.”

fakat bradbury resimli adamın öyküsünü değil, onun bedenine kazınmış şekillerden ortaya çıkan öyküleri anlatıyor bizlere. hepsi birbirinden şaşırtıcı ve güzel olan bu öyküler kimi zaman olası bir gelecek senaryosuyla ilgili uyarıcı nitelik taşırken aslında günümüze de ışık tutuyor. tabii neden bahsediyorsa bahsetsin, bradbury’nin kaleminden çıkan bir öykü içinizi daima ısıtacak türden oluyor. kendimi düşünüyorum da mesela, ray bradbury’yi okuduğum zaman dilimlerinde çok iyi bir dostun hep yanımda olduğunu hissediyorum. halledilmesi gereken diğer işlerle uğraşırken bunun bilincinde olmak beni çok mutlu ediyor. okunmayı bekleyen harika öyküler orada dururken kendimi iyi hissediyorum, bir kitabın insanı bu şekilde hissettirebilmesi ise büyüleyici geliyor bana.

 

resimli adamın bedenine yansıyan öykülerin her biri birbirinden güzeldi aslında, fakat the rocket man beni aklımdan hiç çıkmayacak kadar etkiledi. ne zaman güneş ışınları gözüme hafifçe değip geçse öykünün sonunu düşünüyorum. “doug ve annesi hala güneşe rastlamadan yaşamaya mı çalışıyordur ki acaba?” diyorum kendi kendime. kahvaltıya gecenin geç saatlerinde kalkıp panayırlara da o saatlerde gitmeye devam ediyorlardır belki de, kim bilir. bunları düşünürken babasının uzay kıyafetine bakıp şunları söyleyen çocuğu canlandırmadan duramıyorum kafamda: “açtığım kutudan siyah üniforması döküldü. siyah bir nebula gibiydi, kumaşının bazı yerlerinde, uzaklarda, yıldızlar parıldıyordu. sıcak ellerimi siyah üniformanın üzerinde kaydırdım. mars gezegeninin demir kokusunu, venüs’ün yeşil sarmaşık kokusunu, merkür’ün sülfür ve ateş kokusunu içime çektim…”

sonra, tüm bunları düşünürken gülümsüyorum. bradbury gibi bir yazarı okuyabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu tekrar hatırlatıyorum kendime.

selçuk demirel-kıyıdaki adam

selçuk demirel’i geçen yıl kütüphanede ‘göz alabildiğine’ kitabıyla tanımıştım. orada yer alan illüstrasyonların güzelliğiyle büyülenip diğer eserlerini de araştırmaya, incelemeye çalışıyordum o günden beri. geçenlerde yine kütüphanede gördüğüm ‘kıyıdaki adam’ ise tüm eserlerinden daha özel bir yere sahip oldu benim için. john berger’in ufak bir metnini hikayeleştiren illüstrasyonlardan oluşan  mükemmel bir çalışma kıyıdaki adam. masasının başında oturmuş, kıyıyı düşleyen; daha sonra kıyıyı aşıp ufka, gökyüzünün ardına doğru koşan bir hayal gücünün ürünü. asla unutmamak için kitaptan çektiğim birkaç fotoğrafı da ekliyorum: