arthur c. clarke-çocukluğun sonu

çocukluğun sonu, insanların uzayı keşfetme uğraşlarının devam ettiği bir çağda, onlardan hızlı davranıp dünyanın başına geçen uzaylı hükümdarları, ve insanların birkaç yüzyıl boyunca bu olaydan nasıl etkilendiklerini, evrimsel süreçlerinin ne yöne kaydığını harika bir şekilde anlatan bir bilimkurgu klasiği. kitaptaki en etkili kısımlardan biri kuşkusuz şu cümlenin geçtiği yerdir:

“hiçbir ütopya toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.”

gerçekten de, bizleri daima memnun edebilecek bir düzenden söz edilebilir mi? peki insanlara memnun etmeyen bir düzene artık ‘ütopya’ denebilir mi?

kelime anlamlarından biri ‘hayali ideal düzen’ olan bir kavram söz konusu. bu ideal düzen insanların memnuniyetini de sağlamak durumunda olsa bile, bunun sonsuza kadar sürebilmesi ne olursa olsun zor gözüküyor. bu, düzenin yapısından değil, ‘insanın yapısı’ndan kaynaklanıyor daha çok. asla sonsuza dek bir şeylerden memnun, mutlu olamazmışız gibi geliyor. şikayet etmekten vazgeçebildiğimizi hayal etmekte zorlanıyorum.

filozofların kurguladığı tek bir ütopya yoktur ki bizleri tatmin edebilsin. bilimkurgu, yaşadığımız zamanın çok ötesinde mümkün olabilecek ögeleri kullanmasıyla her türlü konuda daha fazla malzemeye sahip. ütopyalar da buna dahil. clarke’ın yarattığı düzen çoğu açıdan oldukça iyi. savaşın olmadığı, her insanın istediği işle uğraştığı, fakirliğin olmadığı bir düzen bu. fakat bu düzenin kurucuları dünya dışından gelen hükümdarlar. onların bizlerden çok daha gelişmiş oluşu insanların onların varlığını kabul etmelerine sebep olsa bile, kafalarında bazı soru işaretleri kalıyor. dünya daha iyi bir yer, evet ama hükümdarlar bunu niye yapıyorlar? niye kendi gezegenlerini terk edip dünya’ya geldiler? tüm bu soruların cevabı, artık homo sapiens’in var olmadığı bir geleceğe doğru gidilirken cevap buluyor. 

yine önemli bir nokta, başka canlıların dünyaya gelişinin bizlere birbirimizle olan düşmanlığın ne denli anlamsız olduğunu göstermesi. sırf bunun için bile böyle bir olayın yaşanmasını isterdim sanırım…

philip k. bock – insan davranışının kültürel temelleri

antropoloji ve psikoloji biri olmazsa diğeri de var olmayacak iki alan. bu kitapsa, bu iki alanın ortak sorunlarını güzel bir şekilde ele alıyor. kitabın giriş kısmında yazar “tüm antropoloji psikolojiktir” başlıklı ilginç bir yazıya yer vermiş. burada antropoloji için “insan bilimi”, psikoloji için “davranış bilimi” tanımı kullanılmış, ve şöyle bir sonuca varılmış: ‘eğer insan davranmasaydı, antropoloji de doğmazdı.’

kitap, hepsi birbirinden ilginç başlıklara sahip 13 bölümden oluşuyor. ilk bölüm “ilkel halkların psikolojisi”. burada antropolojiyi meydana getiren 3 büyük tarihsel hareketten(keşif çağı, aydınlanma, evrimcilik) bahsediliyor öncelikle. keşif çağında avrupalıların ilkel halklarla ilgili kalıp yargılarının kaynağı sorgulanıyor. bu kalıp yargılar, köleliğe, sömürgeleşmeye sebep olacak kadar ciddi yargılardır bu arada. kaynağıysa, en başta ilkel halkların eksik olduğuna dair duyulan inanç. shakespeare’in 107. sonesinde geçen “sıkıcı ve dilsiz kabileler”, kipling’in “yarı şeytan, yarı çocuk” tanımı hep yerlileri anlatmak için kullanılmıştır, ve yerlilere ne kadar olumsuz gözle bakıldığının bir kanıtıdır. avrupalı uluslar sömürgeciliği teolojik olarak aklileştirme yoluna girerek, yerlilere yapılabilecek her türlü kötülüğü kendilerince meşrulaştırmışlar zaten. yerlileri kendilerinden düşük, aptal görmeye devam etmişler. bu kalıp yargıların amacıysa kitapta harika bir şekilde açıklanır: “kalıp yargılar, genellikle kendi önyargılarımızı ve gaddarlığımızı haklılaştırma yollarıdır.” aydınlanma çağına gelindiğinde, ‘insan doğası’ kavramının ortaya çıktığı görülür. bu kavramınsa herkese göre farklı bir tanımı vardır. bir yanda hobbes, diğer yanda rousseau ve daha bir sürü isim insan doğası üzerine tartışırlar. bu tartışmalar hala sürüyor, fakat bir soru daha var: gelecekte homo sapiensin durumu yahut doğası ne halde olacak? işte burada devreye evrimcilik giriyor. 19. yy’da darwin’in fikirleriyle sorularımıza bir yandan cevap bulurken, aslında daha da çok soruyu beraberinde getiriyoruz. umarım bir gün hepsine cevap bulabiliriz…

bu bölümde algı, bilinç, biliş, güdülenme de inceleniyor. ama psikolojideki hallerinden farklı olarak kültürün içinde bu kavramların ne şekilde olabileceğini de görebiliyoruz burada. mesela algı dediğimiz, kimin algısı? kültürel bir algıdan, bilinçten bahsedebilir miyiz?

ikinci kısım, “psikanalitik antropoloji”. burada freud’dan ve psikanalizin ögelerinden bahsedildikten sonra, psikanalitik antropolojinin kökenlerine değiniliyor. antropoloji ve psikanaliz hangi noktada birleşir ki diye düşünüyor en başta insan. okumadan önce ben de biraz fikir yürüttüm, psikanalizin kavramlarının toplumla ilişkisi gibi şeyler aklıma geldi. fakat daha fazlası olduğunu freud’un şu sözüyle de anlayabiliyorsunuz: “toplum için kültür neyse, birey için de nevroz odur.” bir an duraksayıp ‘nevroz ve kültür mü?’ dedikten sonra şu sonuca varırız: nevrotik bireyleri inceleme ihtiyacı duyuyorsak, psikanaliz aracılığıyla açığa çıkmamış yönlerini açığa çıkarmak istiyorsak bunu kültürün oluşturduğu kurumlar için de yapabiliriz.

freud’un tabuyla ilgili fikirleri, kültürün anlaşılmasında yine önemli bir rol oynuyor. bunlar toplum tarafından konulan yasaklardır. birey açısından düşündüğümüzde bu tarz yasakların bilinçdışına itildiğine, fakat oradan birtakım yollarla açığa çıkmaya çalıştığına dair fikirleri bilirsiniz. peki toplumsal yasaklamalarının, kültürlerin vazgeçilmez unsuru tabuların bizlere etkisi nasıl olur? burada ‘biz’ yerine ‘kültür’ demek istiyorum aslında bir yandan. kültür canlı, yaşayan bir varlık gibi geliyor çünkü kimi zaman.

üçüncü bölüm “kültür ve kişiliğin biçimlenişi”. bu kısımdan birkaç kesit:

diğer bölümde ulusal karakter incelemelerinden bahsediliyor. çok ilginç bilgiler var burada da. çoğumuzun diğer toplumlar için belli yargıları var. mesela ‘ingilizler soğukkanlıdır.” dediğimizde, tuhaf bir şekilde kocaman bir insan topluluğu için yargı oluşturuyoruz. bunların ne derece gerçek olabileceğiyse bilinmez..

ulusal karakter incelemeleri ilk olarak abd’de, ii. dünya savaşı sırasında doğmuş. eh, şaşırmamak lazım, ne de olsa dost ve düşmanların tanınması gibi bir hedefe hizmet edebilecek şeyler önemliydi o zamanlar. örneğin o dönemde japonlar gözlemlendiğinde ilginç sonuçlara varılmış. japon askerlerinin esir alındıkları millete hizmet için elinden gelen her şeyi yapmak için hazır hale gelebilmeleri ilginçtir mesela. onların bir tür durum ahlakıyla hareket ettiği sonucuna varılmıştır. tabii tüm japonlar böyle midir? pek sanmam…

tabii ki almanya’ya ve hitler’e de yer veriliyor:

amerika:

“sosyal yapı ve kişilik” kısmında 3 yaklaşıma yer verilmiş. bunların ortak özelliği, hepsinde kültürlerin ortak kişilik özelliklerini de beraberinde getirdikleri görüşünü reddetmeleri. bunlardan ilki maddeci yaklaşım,

marksistlere göre tüm psikoloji sınıf psikolojisidir. ekonomik koşullar değiştikçe sınıf psikolojisi de değişir.

konumcu yaklaşım da yine sınıflara yüklediği anlam açısında marksistlere benziyor. fakat konumcular yalnızca sosyal sınıfın değil; sosyal rol, yaş, meslek, ırk gibi etkenlerin de bireysel davranışı etkileyen etkenlerden olduğunu söylerler. -**ayrımlı sosyalleştirme hipotezi-

etkileşimci yaklaşımsa bu iki görüşten tamamen ayrılarak toplumdaki yeri başka bir şeye dayandırır, o da benliktir. etkileşimciler benliğin tamamıyla sosyal bir ürün olduğunu söylerler. ve o, istikrarlı bir varoluştan ziyade sürekli bir oluşum sürecidir.


kitapta evrimsel psikolojiye, şamanizm ve şizofreniye, duygulara odaklanan daha bir sürü müthiş kısım bulunuyor… sanırım kitap psikolojik antropoloji alanında türkçeye çevrilmiş en önemli -belki de tek- eser. kitaptan birkaç ilginç kesit daha: