diğerleri/ 1.ahlak

bizler.. biz insanlar,

var olduğumuz andan itibaren milyonlarca sorgulama yaptık, durmadan sorular sorduk. ortaya koyduğumuz soruların bir kısmına cevap bulduysak da, çoğunu cevapsız bıraktık, hatta bunların üstüne yeni yeni cevapsız sorular koyduk. kimilerini cevaplayabilmemiz elimizdeki imkanlarla mümkün değilmiş gibi gözüküyor. deneyle test edilemeyen, somut dünyada var olmayan kavramlar zihnimizi süslüyor daima. bunlardan bazılarının  yansımalarını dış dünyada görebilsek de, asla tam anlamıyla, kesin bir hüküm veremiyoruz haklarında. zaman diyoruz, ahlaktan, bilgiden, varlıktan bahsediyoruz. sınırları anlamaya çalışıyoruz ama her seferinde de karşımıza bir ‘sınır’ çıkıyor. her şeyin bu kadar sınırlı oluşunu biraz da yalnızlığımıza bağlıyorum. iletişim kurabileceğimiz, bizim bilinç seviyemizde olan başka bir türü tanımadık henüz. eğer tanısaydık, kafamızdaki sorular belki bir sonuca ererdi, veya öyle olmasa bile en azından yepyeni bakış açıları edinirdik. sınırlarımızı hiç olmadığı kadar genişletirdik. sınırları genişletmek yalnızca düşünsel anlamda da olmazdı, maddi sınırları da aşmış olurduk. şu an, günümüzde evrenin ne kadarı hakkında fikrimiz var? samanyolu’nun dışına çıkabildik mi?

belki bazılarımız… özel bir uzay gemisine sahip olan birileri çıkabilmiştir belki.. uzay gemimi, biricik dostumu inşa etmemin üzerinden uzun zaman geçti, ama bu süreçte diğer gezegenlerdeki canlıların düşünce sistemleri üzerine kapsamlı bir araştırma yapmayı hiç denememiştim. artık zamanı gelmişti. gemimin bakımını, tamirini yapıp dünyadaki prangalarımdan kurtulduktan sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde bir kütüphanenin çatısından kalkışa geçti gemim.

dünya’yı ve ardından samanyolu’nu aşmışken içimi bir boşluk kapladı. insanın ait olduğu yeri terk edişi, veya üzerinde aidiyet kurduğu bir nesneyi, kişiyi bırakışı bu boşluğu da beraberinde getirirdi. oysa bir şeylere ait hissetmek, daha da ileri gidecek olursak, onların uğrunda her şeyi yapabilecek duruma gelmek ne kadar doğru olabilir? aidiyetlerimiz uğruna kendimizi feda edebilmenin ahlaki açıdan doğru olduğunu savunacaktır mutlaka kimileri, ama ait hissettiğimiz şeyler gerçekten o kadar değerli mi? hem değerli ne ki? nedir doğru olan? peki ya ahlak, ahlak neye denir? bilmiyorum…

bunları düşünürken gemimin kontrol kısmında bir sinyal beliriyor. bu bir çeşit ‘canlılık sinyali’. yakınlarda canlılık barındıran bir gezegenin varlığını haber veriyor. fakat canlı olmak, belirli bir farkındalık halini beraberinde getiren bir unsur değil ve benim de ‘bilinçlilik sinyali’ diye bir şeyim olmadığı için tüm gezegenleri tek tek dolaşmam gerekiyor. karşıma bakterilerin, yalnızca minik balıkların, böceklerin yaşadığı bir gezegen de çıkabilir. her köşesinde iletişim kurabileceğim bir canlı türünü arayıp hayal kırıklığıyla gemime geri de dönebilirim.. tüm olasılıklara hazır bir şekilde bekliyorum. gezegen daha önce rastlamadığım bir galaksiye ait. ekranda beliren tahmini görüntüsüne bakılırsa çubuksuz sarmal sınıfından. sarmallarındaki yıldız, toz sayısı o kadar fazla ki, biraz daha yaklaşınca büyük bir ısı/ışık yoğunluğuyla karşılaşacağım muhtemelen. ona 842parlakgalaksi dedim (evet, rastladığım 842. galaksi). defterime minik bir resmini çizip, gemimin kolunu parlakgalaksi’nin canlı gezegenine çevirdim.

gezegen nihayet görüş alanıma girdiğinde içimi bir heyecan kapladı. hızla büyüdü, devasa bir hal aldı. düşüyordum. gemim atmosferi aşmış, hızla aşağı iniyordu.

gemiden dışarıya baktığımda, dev sarı otlarla kaplı bir alan görebildim yalnızca. konveksısımotorlarını devre dışı bırakıp gemiyi son bir defa kontrol ettikten sonra ihtiyatla dışarıya adım attım. her tarafımda sarı otları görüyordum sadece. burası otlardan oluşmuş bir çeşit çöl gibiydi, sanki asla sona varmayacaktı. korkuyordum. otların kenarlarında minik yuvarlak kısımlar vardı, kokuları yosun kokusunu andırıyordu. koşmaya başladım. sarı otların sınırlılığını, ve ilerisinin canlılığa daha da yakın olduğunu biliyordum.

sarı otlar bitmiş, bir okyanusu ve kırmızı toprağı incelemiştim. gezenin iki güneşi batıp tekrar doğdu. fakat burada hareket yoktu, bilinçli canlılara ulaşabilmek hayal gibi geliyordu artık. zihnimde kimi zaman sesler yankılanıyor, beni onaylıyorlardı. ıssız bir yerde geçirilen tek bir gün bile insana sahip olduğu zihnin karmaşıklığı hakkında fikir verebilirdi. zihin, ihtiyaç duyulan şeyin yansımasını vermeye hazır bir sistem gibi gözükse bile, insanı çoğunlukla yanıltırdı. insan kusurlu bir zihne sahipti, ve kendine nazaran çok daha gelişmiş canlıların yanında ne yapacağından bir haberdi. sesler durmuyordu. zihnimde bir uğultu vardı, gelmem gerektiğini söylüyordu. ne tuhaf! zihnime daha ne kadar yakın olabilirim? bilmiyorum. belki de uzağımdır ama, onu kendimden tamamen uzak biri gibi görebiliyorsam o kadar yakın değilimdir belki de. ama hayır.. bu konuşan ben değilim. başkaları var. ben düşünmüyorum bunları, hayır. bir yere çağrılıyorum, ne tarafta olduğunu biliyorum, zihnim adımlarımı esir alıp beni oraya götürüyor. canlılığa yaklaşıyorum. ama görünürde hiçbir şey yok, yine sarı otların arasında buluyorum kendimi. kafamda olup bitenleri anlayamıyorum. sarı otları koparmaya başlıyorum istemsizce, kırmızı toprağa dokunuyorum iki elimde. öylece beklerken zihnimdeki seslerin çoğaldığını fark ediyorum. sonra sesler bir bütün oluyor, iyice berraklaşıyor. ‘merhaba’ diyor birileri zihnimin içinde. nasıl… bilmiyorum. sanki birileri beni duyacakmış gibi ‘merhaba’ diyorum ben de.

‘zihnine sesleniyoruz, senin de düşünmen yeterli.’

‘zihnim aracılığıyla konuşabilmeyi ne ara öğrendim!? peki siz..siz neredesiniz?’

‘yerin altındayız.’

‘sizi görebilir miyim?’

‘mümkün değil. bizler zihinden ibaretiz. bir vücuda bağlı olmayan zihinler.. birbirimizle anlaşıyoruz, gezegenin yukarısını buradan idare edebiliyoruz ve de. insan türünü biliyoruz, onun nasıl kolayca kötülüğe başvuracağından habersiz değiliz. burada görebileceğin bir şey yok.’

‘hayır.. sadece anlamak için buradayım. vücudumu bir yana bırakıp beni de zihnimden ibaret sayın.. yalnızca anlamak istiyorum. vücudum olmadan da kötülük yapabilir miyim? sizin kötülükten kastınız nedir hem?’

‘kötülük bizim için düşüncelerin sınırları içinde. eylem mümkün, ama bizim başvurduğumuz bir yöntem değil. birbirimizden bir şey saklamayız ayrıca. eminim sizin aslı olmayan şeyleri ağzınıza aldığınız oluyordur. düşünceleriniz dünya’nın sınırları içindeyken sizde saklı kalıyor, ve düşünmek sizi kötü yapmıyor. siz yalnızca hareketlere bakan türsünüz. iyi ve kötünüz de buna bağlı olsa gerek.’

‘eylemlerimiz iyiyi ve kötüyü belirleyen tek etken değil aslında. kötü düşünmek de beni kötü biri yapabilir.’

‘ama yine de düşünürsün, ve kötülük skalanızı oldukça genişletir bu. bizim gibi telepatiyle iletişim kuran canlıların dünyasında ‘yalan’ kavramına rastlayamazsın mesela.’

‘yalan…doğru.. bedenimizin olması kötü sayılmamızdaki en büyük etken mi öyleyse? hem zihin nasıl bedenden ayrı olabilir..(bir gün bunun da cevabını bulabileceğimi umuyorum..) sizin kötü saydığınız şey nedir ki? başka birini canına kıymak sizin için kötüden de öte bir şey olmaz mı öyleyse?’

‘bize uzak bir kavram olduğu için bunu iyi veya kötü saymamız dahi mümkün değil. iyi ve kötü doğuştan gelmiyor. imkanlar bize sağlıyor bunları. değerli saydığımız şeyler de öyle. onları biz, ve sahip olduğumuz imkanlar oluşturuyor.’

‘peki siz.. siz kimsiniz tam olarak?’

dedim son olarak. ama cevap yoktu, zihnimdeki sesler kesildi. gezegenin iki güneşi de batıyordu. diğer yanıtları bulmak adına gezegende durmaya devam edecektim. çünkü bilmek istiyorum. sadece bilmek, ve o sayede de anlamak…

Reklamlar

geriye dönüşmek

geriye dönüyorum. az da değil, oldukça uzun mesafeli bir dönüş oluyor bu. her şey bölük pörçük, parçalar halinde karşıma çıkıyor geride. içini tamamen doldurduğum sırt çantamın ağırlığını, yaza kısa bir zaman kala açan mor çiçeklerin kokusunu hala duyumsayabiliyorum. bu tür ufak tefek duyusal ayrıntılar hiç kaybolmazlar zaten. asıl dönüş yapmak istediğim şey gözlerimle tanıklık ettiklerim olduğu halde, en zor dönebildiğim de bunlar olur. buna rağmen, onların hala orada durduklarını bilirim, ve istediğim zaman, bazen eksik de olsalar gidip görürüm onları. sırtımda apağır çantamla dimdik yokuştan iniyorum. hafif bir rüzgar var, ki havayı dayanılır yapan tek şey de o. önümde yavaşça yürüyen biri var. ben de yavaşça yürüyorum. o yaşa gelmiş olmasına karşın(?) topluma hala tam adapte olamadığını belli ediyor; yürüyüşünden, kafasının haraketlerinden belli oluyor bu. anlıyorum, çünkü tek farkım yok ondan. yerde duran gülü eline alıp doyasıya kokluyor. sonra..sonra silah sesi. hem geride, hem de şimdide gözlerim doluyor. daha fazla kalmak istemiyorum, daha da geriye gidiyorum. bedenim küçülüyor, zihnim değişiyor. kahkaha seslerini duyabiliyorum. elimde uçurtmamla dağlarda koşturuyorum, arkadaşlarım peşimden geliyor. havada rengarenk dört uçurtmanın birbiriyle yarışını izliyoruz. her şey bittiğinde çimlere uzanıp gözlerimizi kapatıyoruz..geleceği düşlüyoruz. hepimizin kafasında büyümek var. ilerinin bu kadar belirsiz olması bir süre daha büyülü geliyor, daha sonra onun da pek bir sırrının olmadığını fark ediyoruz. artık hep geriye sarıyorum, ama bir türlü ilerleyemiyorum. anılarımda sıkışıp kalıyorum; ne şimdiye, ne ileriye gidebiliyorum. geriye dönüşüyorum.