ahmet hamdi tanpınar-aydaki kadın

bir roman okurken konular arasındaki bağlantılar bize hazır şekilde sunulur, biz okuyucuların kafasını kurcalayansa romanın hiç var olmayan sonunun ve başının (romanın öncesinin ve sonrasının) nasıl olabileceğidir. tanpınar’ın aydaki kadın’ı ise buna bir istisna. arada bölük pörçük kalan, ancak okuyucunun muhayyilesi sayesinde anlam kazanabilecek çok fazla kısım var. bunun nedeni tanpınar’ın romanı tamamlamaya ömrünün yetmemesi kuşkusuz. keşke tamamlayabilseydi…

roman huzur’u anımsattı bana. onun da içinde tıpkı huzur’daki gibi istanbul, musiki, sevgi, hastalık var. fakat benim tanpınar’ın ilk defa bu romanında rastladığım ve görünce çok mutlu olduğum kısım ‘uzay’. tanpınar’ın o zamanki adıyla nebülözlerden, öbür gezegenlerdeki yaşamın mümkün olup olmadığından bahsetmesi harika hissettiriyor. bu kitapta da dönemin siyasi yapısıyla ilgili izlere rastlıyoruz. eğer tanpınar’ın tüm romanlarını okuyup aydaki kadın’ı sona bıraktıysanız, tüm bu kitapların belli zamanların istanbul’undaki birtakım insanları nasıl incelediğini görüp bunlara tanıklık edebildiğiniz için ne şanslı olduğunuza dair düşüncelere dalarsınız. aydaki kadın son olduğunu her haliyle belli eder. mesela mahur beste’de abdülhamid eleştirilirken burada eleştiri okları demokrat parti lideri adan bey’e yöneltilir.. kahramanımız selim eski siyasetçi ve yazar. tamamen gerçekliğe ait bir karakter gibi olmasına rağmen hayal dünyasında da sıkça geziniyor. kendisinden şu şekilde bahsettiği çok güzel bir kısım var: “ben bu akşam huxley’nin o budala kahramanına benziyorum. ne tuhaf. daima bir romanın, bir tiyatronun kahramanına benzedim. belki kendi hayatımı henüz yaşamadığım için.”

romanda böyle bolca güzel alıntı var. daha ilk cümleleri insanı anında etkilemeye yetiyor. “uyandım. uyanıyorum. zihnin oyunu bitti. şimdi kendi kapımdayım. biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim..”

Reklamlar

a. alvarez-gece

okuduğunuz kitaplar aklınızda en fazla ne kadar süre kalabiliyor? kimi ‘özel’ kitapların genel hatlarıyla her zaman aklımızda kalabileceğini savunsak da çoğunlukla okuduklarımızı bir ay sonrasında dahi hatırlamaya çalışınca zorluk çekiyoruz, bu da üzücü oluyor tabii. gidip gördüğün, hakkında yığınla bilgi edindiğin bir mekanın aklından çıkması gibi geliyor insana. bunu önlemek adına tüm kitaplar için yapmak zor olsa da, haklarında birkaç cümle yazmak etkili olur diye düşünüp yazıyorum arada bir.

alvarez’in gece’sini bitireli birkaç gün olmuştu, bugün hakkında bir şeyler hatırlamaya çalışıp başaramayınca bu sefer kitap unutma eşiğimin iyice düştüğünü düşünüp üzüldüm, sonra en iyisi kitapla ilgili bir şeyler yazayım dedim. kitap gece hayatı, uyku, rüyalar üzerine psikolojik bir inceleme. içerisinde oldukça farklı bilgiler var.

yazarın uyku laboratuvarına yaptığı ziyaretler -hatta sonra kendisi de orada kalmayı deniyor ve oranın sağaltıcı bir etkisi olduğundan söz ediyor- ilginç ne ilginç vakaların olduğunu gözler önüne serer. parasomniadan muzdarip olan, rem uykusu esnasında kendini sallamaya başlayan bir hastanın hikayesi bunlardan biridir. hasta bunu bebekliğinden beri uygulamaktadır ve böyle daha iyi uyuduğuna inanmıştır.  normalde rem uykusu sırasında normal bir insanın hareket etmesi pek de mümkün değildir. kitapta özellikle rem ile alakalı güzel bilgiler de var. mesela rüyalarımızın da kaynağı olan bu evrede beynimizin sağ lobunun daha etkin bir hale geliyor. görsel hafızamız bilinçaltımızdan, dünyada gördüğümüz her şeyden topladığı verilerle yepyeni hikayeler sunuyor bize, bu durumsa beynimizin dijitalden ziyade analog kodlarla çalıştığına bir kanıt oluşturuyor. yani rüyalarımızdaki şeylerin sembolik temsili sözel veya sayısal olarak değil, imgesel veya mekansal olarak gerçekleştiriliyor. buna ek olarak rem uykusu esnasında ‘kendilik bilinci’ de ortadan kalkıyor, fakat ilerleyen saatlerde sol lobun daha da aktifleşmesiyle bilinçli düşler oluşuyor. yazar sanatla da çok ilgili, bolca alıntı ve bazı sayfalarda yer alan sanat eserleriyle bunu belli ediyor. rüyalarla ilgili kısımdaysa henüz ilk çağlarda yaşamış artemidoros’un rüya yorumlamalarından freud’a, oradan da modern psikanalize uzanan geniş bir yelpaze var. bunlardan bazılarını direkt fotoğraflamak daha iyi olacak sanırım;

zaman makinesi

bir zaman makinesinin var olabileceğini düşündüğünüz oluyor mu? çoktan keşfedildiğini ve insanlardan saklandığını düşünüyor musunuz peki hiç? ikincisi belki biraz daha abartı oldu, ama bir zaman makinesi neden yapılamasın ki? zaman hakkında bu kadar bilgisizken onun içinde seyahat edilip edilemeyeceği hakkında da kesin bir hüküm veremeyiz, her olasılık geçerlidir. fakat eğer zaman makinesinin yapılabileceğini düşünüyorsak, veya eğer bir gün yapılırsa, zamanın yapısı hakkında daha emin konuşabiliriz belki de. gerçi, zamanın yapısını anlamadan bir zaman makinesi icat edilebilir mi ki zaten? bilmem…

zaman nedir, ne yönde ilerler, kapsamı nedir? tüm bunlara kesin bir cevap bulamıyoruz hala. eğer bir zaman makinesi var olsaydı, bu sorularla ilgili ne düşünürdük peki?

zamanın yönünü düşünüyorum. bizler, onu daima ileriye doğru akan ve geride kalanları yıkıma uğratan bir kavram olarak görüyoruz. belki zamanı olaylardan bağımsız tutamadığımız için bu durum böyledir. fakat eğer bir zaman makinesi yapılabilirse bunların tamamı için yanlış diyebiliriz, çünkü onun içinde seyahat etmemiz, geçmişe ve geleceğe gidebilmemiz, onun çift yönlü olduğunu gösterir. sonra şunu da düşünmeden edemiyorum ama; “ya gerçekten de zaman tek yönlüyse ve bir zaman makinesi sadece ileriye doğru gidebilirse?” bunu düşünme sebebim geçmişin tekrar yaşanabilmesinin çok tuhaf gelmesi, oysa gelecek zaten ‘yaşanacak’ bir şey olduğu için onu böyle görmek o kadar tuhaf gelmiyor değil mi? niye böyle düşünüyorum ki? eğer bir anda, bir makine aracılığıyla geleceğe gidebiliyorsak, bu geleceğin çoktan var olduğunu göstermez mi? peki geçmişe niye gidemeyelim? onun yaşanmış olması tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez ki öyleyse. zamanı bu şekilde düşününce aklıma boğumlar geliyor. her ana özel milyonlarca boğum var sanki, ve hepsi birikiyor, ve bizim yaşadığımız her saniye bu boğumlara ekleniyor. ve olayların da dışında duruyor zaman, sanki olayları dışından sarıyor yalnızca, ve olayları geçtim, uzayı da. uzayzaman değil de uzayı saran bir zaman olamaz mı? bilmiyorum. kapsadığı alan bazen sonsuz geliyor, bazen de varlığını bile sorgulamadan edemiyorum. ‘zaman algısı’nı yitirme durumu, algımızın zamana verdiği şekil, kısacası zaman ve algı birlikteliği ilginç geliyor. her şeyi kapsayan zamanın algıya bu denli bağlı oluşu bazen onun varlığını bile sorgulamama neden oluyor, fakat biz algımızı yitirsek de zamanın akıp gitmeye devam edeceğini varsayıyoruz, yani onun bizden bağımsız olduğunu ve var olduğunu bir şekilde kabul etmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

yine de zaman var ve bir şekilde her şeye yön veriyor, biz ona dair hiçbir şeyi anlayamasak da. bir gün anlayabilecek miyiz tüm bunları? bunu da bilmiyorum..bilmiyorum ki.