stanislaw lem-sahibinin sesi

lem’in bu kitabını henüz bitirip, bende bıraktığı etkiyle bir süre tavanı izledikten sonra hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. içinde bu kadar farklı alandan bilgiyi, tonla yergiyi ve aynı zamanda uzayı içeren kitaplar nadir bulunur. politikadan kant felsefesine, evrimden freud’a kadar uzanan geniş çaplı bir eleştiri var kitapta. bunları eleştiren, kafasındaki düşünceleri bize sunan kişi, başka bir gezegenden geldiği düşünülen “mesajı” çözmek üzere görevlendirilen ekipteki bir matematikçi. haftalar boyu süren “sahibinin sesi projesi” kahramanımızı ilginç düşüncelere, farklı hallere sürüklüyor. matematikçi her şeyi eleştirdiği gibi kendisini de öyle cesurca eleştiyor ki, onda kendimizi görmeden edemiyoruz.. çünkü bir nevi insanlığı eleştiriyor kendisi üzerinden.

şöyle diyor en başlarda kendisi için: “karakterimin en temel özelliklerinin korkaklık, kin tutma ve gurur olduğunu düşünüyorum…” sonrasında bir otobiyografiye bu şekilde başlamasının ne büyük mantık hatası olduğundan bahseder. “ben sadece anlamayı istedim, daha fazlasını değil.” sözleriyle baş başa bırakır okuyucuyu ilerleyen sayfalarda. devam eder, durmadan şaşırtır ve düşündürür bizi:

“her çocuk farkında olmadan gibbs ve bozaltmann’ın dünyalarından fırlayan keşifler yapar. çünkü bir çocuğa göre gerçek, birden fazla ihtimal olarak görünür.”

der kahramanımız. bizim küçümsediğimiz o küçüklük dönemi aslında zihnimizin tüm berraklığını koruduğu zamandır, ve yeni şeyler üretebilen bir insan çocuk tarafını unutmayan kişidir bana göre. ancak hayallerinden ödün vermeyen, salt gerçeklikte boğulmayan bir insan yeni şeyler üretebilir.

kant’la ilgili sıkça yapılan eleştirilerden birini de yapar, der ki:

“çeşitlilik, heterojenlik insanlığa verilmiş bir şeydir. bu yüzden kant’ın bireysel eylemlerin temelinin genel bir kanuna dönüştürülebileceği beyanı, insanlara uygulanan, değişen bir şiddet anlamına gelir. bireyi daha üstün bir değer için feda eden kant, adaletsizlik dağıtır.”

kant’ın genel yasalar oluşturma isteğinin bununla alakası olmadığını düşünenler de vardır. kimileri de kahramanımız gibi bir şekilde ‘tektipleşmiş insan’ın oluşturulmak istendiğini savunur, bu da bireyi öldürecektir onlara göre.

bir şeyler üretmeye dair duyduğumuz istek doğal mıdır? veya temeli nedir bunun? sadece yararlı olabilmeyi mi düşünürüz, yoksa nihai hedefimiz kendi benliğimizi mi yüceltmektir. bilmem..şunu der kahramanımız da:

“insan doğasının kökenini kanıtlama işini kullanarak yaptığın gösterişten duyduğun haz, saf değil. o, bilginin neşesiyle beraber, başkalarının güzel ve sevimli bulduğu şeyleri kirletmekten gelen bir haz.”

felsefe-bilim karşılaştırmasına da güzel bir yorum getirir:

“insanoğlunun bilgiyi arayışı, sonsuz sınırda genişleyen bir dizidir ama felsefe eksiksiz ve değiştirilemez gerçeğin kesinliğini temin eden bir kısa devreyle, bu sınıra bir hamlede ulaşmaya çalışır. bu sırada bilim kademe kademe ilerler.sık sık emeklercesine yavaşlar. bazı zamanlar yerinde bile sayar. ama en nihayetinde felsefi düşünce tarafından kazılmış nihai siperlere ulaşır.”

felsefenin sorduğu sorular kimi zaman her şeyi bir anda açıklamaya odaklanmış değil midir gerçekten de? bu yönden düşününce bilimin acele etmeden, yavaş yavaş o büyük olana ulaşma çabasını yöntem olarak daha doğru buluyorum. yine de bilime aracılık eden şeyin felsefe olduğunu düşününce, ikisini karşılaştırmanın o kadar da gerekli olmadığını düşünmeden edemiyorum.

altını çizdiğim o kadar çok yer var ki bu kitapta..her yanı dopdolu, her bir cümlesini yazmak geliyor içimden.. sonra 250 sayfanın tümünü yazmanın zor olacağını fark edip kahramanımızın şu son sözlerini bırakmak istiyorum buraya:

“salyangozlar gibiyiz. her birimiz kendi yaprağına tutunmuşuz. ben matematik kalkanının arkasına geri çekiliyorum. ve bu da yetmediğinde swinburne’ün şiirinin son dizelerini okuyorum

aşırı yaşama sevgisinden,
ümit ve korkudan kurtularak,
tanrılara, her ne iseler onlar
kısaca bir şükran sunarız
ki hiçbir yaşam sonsuza dek sürmez;
ki ölüler asla dirilmez;
ki en yorgun ırmak bile
güvenle denize döner bir yerde…”

ve bu dizelerin ardından kendimi tavanı izlerken buldum, yazının başında da söylediğim gibi… stanislaw lem’in hak ettiği değeri hiç alamıyor oluşuna üzülüyorum, bir yandan da az biliniyor oluşundan dolayı ona daha bağlı hissediyorum. yıllar öncesinin kitaplarının, yazarlarının insan üstünde böyle bir tesiri olması da bana her defasında büyüleyici geliyor..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s