algısal düzlemler

zihnin yapısını anlamaya çalışırken bu anlama sürecinde asla sona ulaşamayacağınızı düşünüp irkiliyor musunuz siz de? evrenin uçsuz bucaksızlığını kafanızın içinde taşıyor olmak garip hissettirmiyor mu size de? yalnızca kafamızın içi mi ki, yoksa daha mı büyük çaplı tüm hepsi. boyutları var mıdır onun da.. sonra, sonra; bilinç, farkındalık, bellek… ve algı. hepsinin yalnızca adını duyması bile ‘farklı’ hissettiriyor bir anlığına. son günlerde algı bu etkiyi biraz daha fazla yapıyor bana. onun boyutlarını, katmanlarını düşünüyorum; eğer düzlemleri varsa bunların tam olarak ne olduğunu bilmek istiyorum. algının düzlemlerinden bazıları belki şunlardır diyorum sonra da: somutluk ve soyutluk.

diğer canlılara göre soyut düzlemin bizler için çok daha fazla şey ifade ettiğini biliyoruz. hayallerimizi, kurduğumuz sistemleri gözden geçirdiğimizde bunlara hep soyut algılayışın kaynaklık ettiğini görüyoruz. ‘soyut algının gelişimi de direkt olarak algının, bilincin artışıyla doğru orantılıdır.’ diyoruz sonra da. soyut düşüncenin artışı bir çeşit gelişimi temsil ediyorsa ileride insanların soyut-somut algısı ne hale gelirdi? soyut ve somut olduğu gibi kalır mı, yoksa onlara yeni düzlemler de eklenebilir mi? yoksa bunları birbirine eklenip yeni boyutlar oluşturacak düzlemler gibi görmek hata mı, çünkü bu iki zıt kavramın nerede birleşebileceğini bilmiyorum. illa bir birliktelik, ortak payda olması da gerekmiyor ama bu yönden bir arayışa girince de çıkmaza giriyoruz. zıt kavramların çoğunda ara nokta bulmak oldukça zor. sıcak ve soğuk için ılığın varolması gibi basit örnekler varsa bile, mesela yaşam ve ölümü düşününce bunun arasını bulabiliyor muyuz? aynı şekilde soyut ve somuta bir ortak payda bulabilir miyiz? bilmem..bilmem ki.

zihinsel gelişimin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini asla bilemeyiz, yine de insan algısındaki değişimlerin nelere yol açabileceğini bir düşünsenize…sırf gerçekliği ve hayali temsil eden iki farklı düzlemin geleceğini düşünmek bile garip hissettiriyor. dümdüz somutluğun, kesikli soyutluğa ve ikisinin iç içe geçtiği üçüncü düzlemin birlikteliğini kurguluyorum bir anlığına…insan zihni kaç boyutludur bu arada? ne bileyim ki.

Reklamlar

ursula k. le guin-hep yuvaya dönmek

“ütopyalar imkansızdır. ama yazabiliriz.” diyen, ve bu dediklerini neredeyse haksız çıkartacak bir eser ortaya koyan, ütopyaların o kadar da imkansız olmadığına sizi inandıran bir yazar düşünün. her okumanın ardından gözlerinizi kapatıp geleceğin hayalî ama bir o kadar da ‘gerçek’ dünyasına seyehat etmenizi sağlayan bir kitabı getirin aklınıza…

le guin’in yerdeniz büyücüsü, sürgün gezegeni, mülksüzler gibi kitaplarının ardından, hep yuvaya dönmek’ini okudum ve yazara gerçek anlamda hayran kalışım da bu kitabı okumamla başladı. hep yuvaya dönmek bu güne dek okuduğum kitaplardan tamamen farklıydı. bir defa, kitap herhangi bir türe ait değil; içinde bir dünyanın şiirleri, masalları, oyunları, haritaları, şehrin insanlarının hayatları, düşünceleri var. içinde tamamen başka bir dünyayı barındırıyor ama bu dünya asla varolmadı. le guin kendisini eski(aslında gelecekteki..) bir uygarlığın yapıtlarını keşfeden bir dilbilimci, arkeolojist gibi sunmaya çalışıyor kitabında. ve aslında eski uygarlığın tüm kalıntıları yazarın kendi zihninden gelmekte, ve bunu bilmek de insanı büyülüyor haliyle.

çok eskiden yaşamış uygarlıkların yapıtlarının açığa çıkarılmasının, bunların anlaşılmasının ne kadar heyecan verici olduğunu düşünüyorum; bu kitapsa hayali bir uygarlığın yapıtlarını taşıyor, ve bizi geçmişe değil ama insan zihninin derinliklerine götürüyor. tabii ne kadar özel bir kitap da olsa içinde dev bir içerik varolduğu için okunması, anlaşılması kimi zaman zorlaşabiliyor. ayrıntı yayınları’nın ‘ağır kitaplar serisi’nde yer alma sebebini artık daha iyi anlıyorum.

hiç varolmayan bir halkın sahip olduğu her şeyi varmışçasına yazıya dökebilme fikri çok büyüleyici geliyor bana. ve bu halk ‘keş halkı’ olunca işler daha da güzelleşiyor. kendilerini doğanın kalbinden koparmayan, zamanın değerini, dünyanın kıymetini bilen insanlardan oluşuyor bu halk. özellikle anlatan taş hikayesinde-ki benim en sevdiğim kısımdır- halkın hayatını kuzey baykuşu’nun, yurduna dönen kadın’ın eşliğinde daha iyi anlıyoruz.. tabii buranın dışında hayat o kadar iyi değil, savaşlar var, insanlar arası eşitsizlik kol geziyor. kitap sizi oralara sürüklediğinde içinizde nasıl sıkıntı oluşuyorsa vadi tarafına gittikçe de huzurla doluyorsunuz. le guin kadın haklarıyla, devlet düzeniyle ilgili harika göndermeler yapmayı elbette ihmal etmiyor bu kitabında da. 

kitabın adının niye hep yuvaya dönmek olduğunu da şimdi daha iyi anlıyorum galiba. insana asla kopulamayan hayalî bir yuva kazandıran bir kitabın ismi başka ne olabilirdi ki?

gülebilenler

bana gülüyorlar. niye diye sormuyorum, kafamı yere eğiyorum sadece. kafasını yere eğen insanların normal gözükmediğini sadece kafamı eğmediğim nadir anlarda anlayabiliyorum. kafalarını tam ortaya hizalayan ve diğer yüzlerle karşı karşıya gelmekten hiç çekinmeyen cesur insanların arasında aşağıya doğru sarkan bir kafa tüm görüntüyü bozuyormuş. bunu bir nebze kabul edilebilir buluyorlar yine de, yeri izlemek altı üstü işte.. o suratları görmektense altından lağım geçen yollara bakmak, lağımları düşlemek sadece. sonra bir ses;

‘ne düşünüyorsun derin derin?’

‘hiç.’

o an düşüncelerim gerçekten derin miydi acaba? yola bakıp salt yolu düşünmüyordum sonuçta, onun altını düşünüyordum. daha da aşağılara, lağımın kaynağına, dünyanın tüm tuvaletlerine ve ölülerine kadar gitmiştim hatta. gayet derin düşünceli biriydim o anda. sonra o soruyu yönelten insan da gülüp geçti. gülüp geçiyor herkes, bu son geçiş olsun diye yalvarıyorum her birinde. sanki büyüdükçe ‘önümüze bakar-kafamızı hizalar-yürüyüş’ler yapmakta o kadar zorlanmamaya başlıyoruz. tüm büyümüşler bize bunu diretiyor. 

‘o baş ve o eller ve o yürüyüş..neden öyle?’ 

‘neden olmasın?’

daha da tuhaf buldukları, yukarıya doğrulmuş bir kafa. aslında en normali. görmüyorlar mı ki, orada gökyüzü duruyor. tüm ihtişamıyla her an bize bakıyor. hem de en az yeraltı kadar derin düşüncelere sebep oluyor. sonra, hayaller de hep gökyüzünden geliyor. uzay gemimi yıldızlı bir gecede tamamladığımı hatırlıyorum.. bir daha da dünya’ya geri dönmedim. insancıklar ‘evrende yalnız mıyız, değilizdir, kocaman hem..’ derken, çok uzak gezegenlerin canlıları bizden haberdar olup üstüne tüm gezegenlere erişimli internet bağlantısı yapmışlar… günlük işlerini tamamladıklarında, sarı tüylü dikdörtgen ayaklarını bi kenara uzatıp, ‘gelişmemiş gezegen’ diye addettiklerinin garipliklerini izlerken kahkahalar atıyorlar. dünya da onların en büyük eğlencelerinden. gerçi savaşlardan tiksiniyorlar, küçük anlaşmazlıkları dahi anlayamıyorlar ve aslında dünya’dan bunları kaldırsak geriye pek bir şey kalmazdı. insancıkların sosyal medya hesapları bayaa ilgilerini çekiyor mesela, çok güldürüyoruz onları. 

sadece insan değil, tüm canlılar gülüyor. evren bile gülüyor. hayallerde yaşadığım sürece, evet ben de gülüyorum.