ursula k. le guin-sürgün gezegeni

sürgün gezegeni, ursula k.’nın olgunlaşma dönemi eserlerinden. 1966’da yazılmış. yazar, farklı canlılar ve gezegenler fikrini anarşizm, feminizm ve taoculuk gibi kavramlarla besleyerek ortaya böyle güzel bir yapıt koymuş. iki farklı canlı türü arasında geçen olaylar, zihinler arası bağlantı, farklı dünyaların insanları arasındaki sevgi.. hepsi de alışkın olduğumuz konular aslında. ama işte, le guin’in anlatış tarzı ve bu konuların altına yerleştirdiği diğer şeyler yapıtı farklılaştırmaya yetiyor.

kitaptaki iki canlı türü, alterralılar ve tevarlılar. alterralılar, başka bir gezegene gelip orayı ‘sürgün gezegeni’ olarak bellemek zorunda kalırken, diğer türse çoğu açıdan onlardan daha düşük seviyede olmasına rağmen, kendilerini üstün görüyor. alterralılar, sürgün gezegenine ilk geldiklerinde tüm bilgi birikimlerini tevarlılara aktarmayı hedefleseler de, bazı talihsizlikler buna engel olmuş..daha sonra da araları iyice açılmış bu iki toplumun.

okuyucu evrimsel açıdan bu kadar farklı bir gelişim göstermiş iki canlı türünün aynı yeri paylaşmasının daha ne sonuçlar doğurabileceğini sormadan edemiyor. mesela kendi türümüzü düşünüyoruz; bambaşka bir gezegene, yani dünyamıza alışmış, oraya adapte olmuşuz, gelişimimizi orada sürdürmüşüz bu zamana dek. eğer gün gelir de burayı terk edip başka bir gezegene, bizden daha gelişmiş/ilkel canlıların yaşadığı bir gezegene gitsek, bu nasıl sonuçlar doğururdu, kim bilir..

alterralılar, o gezegenin güneşinden kötü etkileniyorlardı mesela, oranın doğası da bedenlerine iyi gelmiyordu. bunun dışında, kendilerine ait çoğu geleneği, sahip oldukları onca bilgi birikimini de geride bırakmayı gerektiriyordu bu gezegende yaşamak.. acaba tevarlılar milyonlarca yıl sonra nasıl bir gelişim gösterirlerdi? acaba gelişimleri onları bir ‘alterralı’ya benzetir miydi? eğer gelişmiş tür diğer türe bildiklerini öğretseydi, gelişim çok daha hızlı olurdu..bu da evrimi hızlandıran etkenlerden biri olarak sayılabilir mi ki? bilmem..

gezegenin etkileyici yanlarından biri de, ayların, yılların ve mevsimlerin inanılmaz derecede uzun sürmesi. oradaki canlıların ömrü mevsimleri yalnızca bir defa görecek kadar bile olabiliyor. karın yağışına, kışı ilk tadışlarına tanıklık etmek de harikaydı ayrıca.

iki canlının kadına bakışı ve hükümet anlayışı da farklılık gösteriyor. toplum ne kadar ilkelse, bu ikisine olan bakış açısının gittikçe daraldığını görüyoruz.. le guin’in “otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?” sorusunun cevabından da hala emin değilim..

eser ilerledikçe, sürgün gezegeninin aslında o kadar da ‘sürgün’ yeri gibi olmadığını görüyoruz, ve jakob agat da eserin sonunda bunu doğruluyor.

“burası onun kalesi, onun şehri, onun dünyasıydı; bunlar onun halkıydı. burada sürgünde değildi…”

 

 

edwin a. abbott-açıklamalı düzülke

açıklamalı düzülke, aslında hakkında söz edilebileceğini dahi düşünmediğim türden bir kitaptı benim için. yine de, bir iki şey yazarak onun aklımda daha da kalıcı bir yer etmesini istedim. kitabı düşününce aklıma ilk gelen kelime ‘yaratıcılık’ oluyor. iki boyutlu bir evren, şekillerden oluşan bir düzen, her şekle-kişilere yani- ayrı anlamlar yükleyen hiyerarşik bir yapıdan bahsedilen böylesine bir eser için daha ne denebilir bilmiyorum. kitapta toplumsal eleştiriyi ve absürtlüğü öyle müthiş bir şekilde harmanlamış ki abbott… bunlardan da ötesi, iki boyutlu birinin-bir kare hatta kahramanımız- üçüncü boyutu kavramaya çalışması. eminim çoğu okuyucunun en çok etkilendiği kısımlardan biridir. karenin yanına gelen 3 boyutlu şahıs, onda olup kendisinde olmayanları anlatmaya çalışırken, kim heyecanlanmamıştır ki? ‘derinlik’ denen kavramı bir kareye nasıl anlatabilirsiniz ki, doğal olarak sizinle alay edecektir en başında.. hatta hatırlıyorum, 3 boyutlu şahıs gelmeden hemen önce karemiz torununa ders çalıştırıyordu, altıgen(ve daha zeki) torunu ona üç boyut zırvalıklarından(?) söz edince ona nasıl davrandığını görmek müthiş derecede eğlencelidir okuyucu için. o kısım şöyleydi:

fakat karemiz üçüncü boyut evrenine geçip aydınlandıktan sonra, bunu torununa açtığında, bu sefer torunu onunla alay etmiştir, bu kısım da oldukça ilginçtir. malum, hükümet bu konulardan bahsedenleri cezalandıracağını söylediğinden altıgen torun da böyle davranmayı uygun görmüştü bana kalırsa. aslında hükümetin bir boyut üstünün varlığına karşı neden bu kadar baskıcı davrandığını anlayamadım. hangi hükümet halkın ‘aydınlnmasını’ ister ki gerçi?
bunu okurken kendimizi düşünmeden edemiyoruz elbette; “ya bir 4.boyut dünyasını bizler nasıl anlamdırırdık?”

işte bu düşüncenin peşine dizilen şeylerden sonra okuyucu da gerçekten ‘aydınlanmış’ hissediyor. kitabın böyle harika bir etkisi var..