gökyüzüne ağıt

bir kulübenin minik bir çatısı vardı. oraya uzanır, battaniyenizi üstünüze örter, gökyüzünü seyre dalardınız. ve o an orada, kafanızda gerçekliğe dair ne varsa unutur, ve hayaller evrenine sürüklenirdiniz.

o geceyse, sanki diğer tüm gecelerden farklıydı, ve A. da bunun farkındaydı. havada şairlerin ruhlarını duyumsuyordu. gözlerini kapatıp şu dizelerini mırıldandı:

“acırım size, mutsuz yıldızlar!

ne kadar güzelsiniz ve

ne kadar görkemle 

parlıyorsunuz”

‘goethe..’ dedi A., ‘o güzel, acınası yıldızlardan birisin sen de..’ gözlerini açtı, goethe’nin ölmüş yıldızını selamladı. yıldızlara daha da dikkatli bakmayı ve tüm ölmüş yıldızları selamlayabilmeyi umdu. gözleri bir süre dönüp durdu, ve en son büyük ayı yönünde sabitlendi. büyük ayı, A.’nın uzaya merak saldığı o ilk anlarda bulabildiği ilk takımyıldızdı; yeri ayrıydı. ağzından tennyson’ın sözleri çıktı:

“fındıklıkta dans ettik mayıs direğinin çevresinde

charles’ın arabası yükselinceye dek

uzun beyaz bacaların ardında..”

2 yüzyıl öncesinin yıldız şarkısı hep ağlatırdı onu, ama bu sefer ağlamayacaktı; bu gece olmazdı. daha petrarch’ın ölü yıldızına bakacaktı, o da avcı tarafındaydı:

“gece kovalarken aydın gündüzü

ve koyu karanlık, şafağı getirirken başkalarına

ben zalim yıldızlara bakarım hayran hayran”

diyordu petrarch’ın yıldızı. A., yıldızları salt güzel olarak görüyorken şimdiye kadar selamladığı şairlerden kimisinin onlara acımasız, kimininse zalim dediğini fark etti, ama tuhaf olan asıl nokta, şailerin bu yıldızlara aynı zamanda hayranlık duyuyor olmalarıydı. acaba nedendi bu? belki güzelliğin mutlaka bir kötülüğü de barındırması gerektiğine dair bir düşünceydi, bize uzaktan mükemmel gözüken dev ateş toplarıydı nihayetinde yıldızlar da. yine de, tuhaftı işte.. şairler de biraz tuhaflardı zaten.

A. kimi zaman asla bilemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği şeyleri sorup durduğu için kendisine kızardı. ‘evren..’ derdi, ‘büyük bir bilinmezsin ama seni bilmeye çalışmaktan kendimi alamıyorum..’ sonra t.s. elliot’ın o dizeleri döküldü ağzından:

“cüret edebilir miyim ki ben

evreni rahatsız etmeye?”

elliot’a kocaman sarılmak istedi o an A., ama tek yapabildiği dolu gözleriyle ve gülümseyen suratıyla onun ‘berenicesin saçı’na dolanmış ölü yıldızına bakmak oldu. evreni rahatsız etmeye kesinlikle cüret etmeliydik, evet!

shakespeare’i aradı gözleri, yanıp sönen bir ölü yıldızı gördü herkül’ün parmağında, ama bu yıldız sabit durmuyor da, sanki koşturuyordu gökyüzünde; yıldızları süpürüyordu adeta:

“yıldızları süpürürsün, farkında olmadan

güneş kucağındadır, bilemezsin’

dizeleri döküldü A.’nın ağzından. shakespeare’in ölü yıldızı yeats’inkine yaklaştı, ve ikisi aynanda süzülmeye başladı bu sefer gök kubbede.

“ve toplayacağım çağın ve çağların

ayın gümüşten elmalarını

güneşin altın elmalarını”

A., yalnızca heyecanla izliyordu bu gökyüzü şölenini; her bir ölü yıldız bir şairin dizelerine dönüşürken, başka ne yapılırdı ki zaten?

gökyüzü de ancak dizeleri kabul edebilirdi; ancak şiirin büyüsünü kendi güzelliğine yaraşır bulabilirdi galiba. tüm şairlerin dizeleri tek tek dile gelirken yıldızlar eşliğinde, A.’nın göz battaniyeleri kapanmak zorunda olduklarını, bilinci, dinlenmek istediğini söylüyordu artık; A. da karşı koyamadı. tam gözlerini kapatırken keats’in şu dizelerini duydu:

“souls of poets dead and gone

what elysium have ye known..”

yüzündeki gülümseme sabit kaldı, gözleri kapandı ve mışıl mışıl uyumaya koyuldu, tepesinde  şairlerin ruhları ağıtlarını söylerken.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s