charon

pluton’un yargılayacağı ölü ruhların aşması gereken bir nehir bulunur, ve bu nehirde kürek çekerek ruhları karşıya geçiren, aslında cesur bir denizci olan charon da geçilmesi gereken adımlardan biridir.
tıpkı sokrates’in antik yunan’da insanlara hiçbir şey bilmediklerini göstermesi gibi, charon da bu nehirde ölü ruhlara ne kadar bilmediklerini, ne kadar kör olduklarını gösterirdi. onun teknesinde geçirdiğim o kısa zamanda buna kanaat getirmiştim.

öldüğüm gün, korkum yoktu biliyor musunuz? gözlerimi başka bir yerde açmış, artık ‘yaşamadığımı’ fark edince ölülerin arasında tasasızca gezinmeye başlamıştım. yaşamamayı bilinçsiz olmakla bağdaştıran biriydim gerçi; ve o an hafızam, bilincim, her şeyim yerli yerindeydi; bu şaşırtıcıydı işte! gözlerimi dünyaya kapadığım o anın öncesi mesela, hala aklımdadır.’zamanın durduğu an’ diye tanımlayabileceğim anlardan birini son defa yaşıyordum. ‘zamanın durduğu an’ herkese göre değişiklik gösterir. kimisi kocaman, sıradışı düşlerle süsler o anı, kimisi daha da basitleştirir, ama bana ne ifade ettiğini sorarsanız eğer; sadece bir çift koyu kahve göze bakabilmek derdim size. her zaman işe yarardı; her defasında saatlerin artık işlemediğini; boyut kavramının anlamını yitirdiğini hissettirirdi. ama işin özü, zaman su gibi akıyordu, ve ölüm de belki oldukça vakitsiz bir şekilde gelip geçecekti yanıbaşımızdan. bunun bilincinde olmak katlanılmaz gelmiyor mu size de? ben ve koyu kahve gözlü olan; biz katlanamadık en azından.

bir sabah güneş yüzümüze çarptı, birbirimize veda ettik, ve öldük.

belki de bilinçli bir hareket olduğu için ölümün fark ediliş anı beni o kadar korkutmadı, bilmiyorum.. sıradan biriyim ben de, sizler gibi; sadece ölüyüm. “bu sıradanlığı hepiniz bir şekilde unutmaya çalışıyorsunuz. bir şeyler, sizi gerçekten değerli hissettirecek, ve sizin de o şeyi aynı gözle görebileceğimiz şeyler bulup unutmaya çalışıyorsunuz bir sürüngenden farksız olduğunuzu.” demişti charon, ölüm anımdan ona kısaca bahsettiğimde. ama onun dediklerine katılmıyordum, şöyle cevap vermiştim:

“inan ki dünyada nefes aldığım her anı, ne kadar değersiz olduğumu bilerek geçirdim; bir hiçim ben. oradayken istediğim, bağlandığım şeyleri isterken, nihai amacım kesinlikle bu değildi, hiçbir şeyin beni değerli hissettireceğini de sanmıyorum, bunları istedim, çünkü seviyordum; kendimden, hayır hayır, gökyüzünden daha çok seviyordum bazı şeyleri…sadece sevgi.”
charon’un ilk kez gülümsediğini gördüm. ama alaycı bir gülümseyiş değildi, daha çok, ‘aynı şey’ diyen ama yine de sabırla anlatmayı isteyen birinin gülüşü gibiydi.

“sevgiymiş. ölmeden önce yanıbaşında olan kişi, gözlerini sana dikmişken, eli yanaklarında gezinirken, hiç değersiz olduğunu aklına getirdin mi?”
yüzüm kızarmıştı büyük ihtimalle.. göl, charon’a benim hayatımdan kesitleri gösteriyordu sanki, nasıl bilebilirdi yoksa, nasıl.. diyecek bir şeyim yoktu. charon konuşmaya devam etti:

“evet sevgi vardır, ama asla saf halde bulunmaz; en azından dünyada rastlayamazsın buna. milyonlarca elementin ve nöronun arasında, saf olan bir şey varolamaz çünkü,  yine de, evet sevgi var, ve olmaya da devam edecek..”

“devam edecek.”

acaba ona ne olmuştu, charon’un kayığıyla karşıya geçmiş miydi, yoksa henüz buraya bile ulaşmamış mıydı, nasıldı, ne düşünüyordu… charon’a sorup sormamak arasında kalmıştım, nihayet şunları diyebildim:

“o geçti mi karşıya?”
“hayır.”

“onu görecek miyim?”

“sanmıyorum. burada o kadar çok ölü ruh vardır ki.. senelerin birikmiş ruhları hep buradadır; sizin o meşhur dante’ninki mesela..”

“dante ha! tüm ruhlar burada mı kalıyor yani? o zaman pluton’un yargısı ne işe yarıyor ki?”

“burası çok boyutlu bir evren, tüm ruhların aynı yerde(boyutta?) bulunduğu ne malum? pluton’un yargısının nedenini oradayken öğreneceksin.. ama ölümün kendi elinden olmuş, pluton bu tarz şeylerden pek haz etmez, umarım iyi bir nedenin vardır.”

iyi bir nedenim olduğunu sanmıyordum, charon da anlamıştı bunu zaten. insanın kendini öldürmesi için iyi denebilecek bir neden nasıl olurdu? gerçekten dünyada büyük acılar çekmek olabilir miydi?… bilmiyorum. ‘büyük’ acı nasıl olur, nasıl derecelendirilir ki? bilmiyorum, bilmiyorum..

bunları düşünürken, bir an duraksayıp charon’un bana birkaç dakika(?) önce söylediği şeyi hatırladım: ‘dante’nin ruhu da buradan geçti’ demişti. demek charon bin yıllardır burada kürek sallayıp her ismi pluton’a götürüyordu.

“demek dante buradaydı,

neler söyledi kim bilir sana?

peki ya cervantes?

thales?

bruno?

kant?

ya leavitt?

sonra, hitler;

ölüme giderken bile katı mıydı hala?

e, lenin?

dali;

yine alaycı mıydı ki?

chagall?

beethoven?

chopin?

sartre?

hegel?..

…”

bağırdı charon: “yeter, yeter, yeter..”

“insan doğasının olağan izlerinden başka bir şey yoktu hiçbirinde; herkes gibi konuştular benimle. ve kayıktan inip pluton’a gittiler yine herkes gibi.. öldükten sonra kimse çaba harcamaz çünkü, bu kadar basit işte!”

charon, dünyadan bile daha önce doğmuştu belki de, ve o gün bu gündür burada kürek çekiyordu ölü ruhlar için. büyülenmiştim, aklımda daha yığınla soru vardı, ama karaya gelmiştim.

yalnızca “bol şans.” dedi charon, ve küreğini karşı kıyıya doğru çekmeye başladı ben onu izlemeye devam ederken.

gökyüzüne ağıt

bir kulübenin minik bir çatısı vardı. oraya uzanır, battaniyenizi üstünüze örter, gökyüzünü seyre dalardınız. ve o an orada, kafanızda gerçekliğe dair ne varsa unutur, ve hayaller evrenine sürüklenirdiniz.

o geceyse, sanki diğer tüm gecelerden farklıydı, ve A. da bunun farkındaydı. havada şairlerin ruhlarını duyumsuyordu. gözlerini kapatıp şu dizelerini mırıldandı:

“acırım size, mutsuz yıldızlar!

ne kadar güzelsiniz ve

ne kadar görkemle 

parlıyorsunuz”

‘goethe..’ dedi A., ‘o güzel, acınası yıldızlardan birisin sen de..’ gözlerini açtı, goethe’nin ölmüş yıldızını selamladı. yıldızlara daha da dikkatli bakmayı ve tüm ölmüş yıldızları selamlayabilmeyi umdu. gözleri bir süre dönüp durdu, ve en son büyük ayı yönünde sabitlendi. büyük ayı, A.’nın uzaya merak saldığı o ilk anlarda bulabildiği ilk takımyıldızdı; yeri ayrıydı. ağzından tennyson’ın sözleri çıktı:

“fındıklıkta dans ettik mayıs direğinin çevresinde

charles’ın arabası yükselinceye dek

uzun beyaz bacaların ardında..”

2 yüzyıl öncesinin yıldız şarkısı hep ağlatırdı onu, ama bu sefer ağlamayacaktı; bu gece olmazdı. daha petrarch’ın ölü yıldızına bakacaktı, o da avcı tarafındaydı:

“gece kovalarken aydın gündüzü

ve koyu karanlık, şafağı getirirken başkalarına

ben zalim yıldızlara bakarım hayran hayran”

diyordu petrarch’ın yıldızı. A., yıldızları salt güzel olarak görüyorken şimdiye kadar selamladığı şairlerden kimisinin onlara acımasız, kimininse zalim dediğini fark etti, ama tuhaf olan asıl nokta, şailerin bu yıldızlara aynı zamanda hayranlık duyuyor olmalarıydı. acaba nedendi bu? belki güzelliğin mutlaka bir kötülüğü de barındırması gerektiğine dair bir düşünceydi, bize uzaktan mükemmel gözüken dev ateş toplarıydı nihayetinde yıldızlar da. yine de, tuhaftı işte.. şairler de biraz tuhaflardı zaten.

A. kimi zaman asla bilemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği şeyleri sorup durduğu için kendisine kızardı. ‘evren..’ derdi, ‘büyük bir bilinmezsin ama seni bilmeye çalışmaktan kendimi alamıyorum..’ sonra t.s. elliot’ın o dizeleri döküldü ağzından:

“cüret edebilir miyim ki ben

evreni rahatsız etmeye?”

elliot’a kocaman sarılmak istedi o an A., ama tek yapabildiği dolu gözleriyle ve gülümseyen suratıyla onun ‘berenicesin saçı’na dolanmış ölü yıldızına bakmak oldu. evreni rahatsız etmeye kesinlikle cüret etmeliydik, evet!

shakespeare’i aradı gözleri, yanıp sönen bir ölü yıldızı gördü herkül’ün parmağında, ama bu yıldız sabit durmuyor da, sanki koşturuyordu gökyüzünde; yıldızları süpürüyordu adeta:

“yıldızları süpürürsün, farkında olmadan

güneş kucağındadır, bilemezsin’

dizeleri döküldü A.’nın ağzından. shakespeare’in ölü yıldızı yeats’inkine yaklaştı, ve ikisi aynanda süzülmeye başladı bu sefer gök kubbede.

“ve toplayacağım çağın ve çağların

ayın gümüşten elmalarını

güneşin altın elmalarını”

A., yalnızca heyecanla izliyordu bu gökyüzü şölenini; her bir ölü yıldız bir şairin dizelerine dönüşürken, başka ne yapılırdı ki zaten?

gökyüzü de ancak dizeleri kabul edebilirdi; ancak şiirin büyüsünü kendi güzelliğine yaraşır bulabilirdi galiba. tüm şairlerin dizeleri tek tek dile gelirken yıldızlar eşliğinde, A.’nın göz battaniyeleri kapanmak zorunda olduklarını, bilinci, dinlenmek istediğini söylüyordu artık; A. da karşı koyamadı. tam gözlerini kapatırken keats’in şu dizelerini duydu:

“souls of poets dead and gone

what elysium have ye known..”

yüzündeki gülümseme sabit kaldı, gözleri kapandı ve mışıl mışıl uyumaya koyuldu, tepesinde  şairlerin ruhları ağıtlarını söylerken.

insan doğasının yasaya olan ihtiyacı(?)

doğal olmayan yasa sisteminin insanlığa gerçekten gerekip gerekmediği üzerine düşündüğümüzde, aklımıza ilk olarak yasaların varolmaması halinde ciddi bir kargaşa ortamının oluşacağı gelir. bundan neredeyse emin gibiyizdir, ama aksi halini bizler yalnızca kafamızda kurgulayabiliyoruz; yani, hangimiz yasaların olmadığı bir dünyaya tanık oldu ki?

bizler, yazılı metinler sayesinde geçmişi anlayabiliyor olduğumuz için sümerlilerin hukuk kurallarını ilk kullanan medeniyet olduğunu söylüyoruz, ve ondan öncesinin olduğunu da tahmin edebiliyoruz. elimizdeki ilk yasalar bile mö 3binli tarihlere ulaşabiliyorsa, ve bunun öncesi de-yazılı olamasa bile- varsa; demek ki bizler ciddi anlamda ‘insanı dizginleyebilecek’ bir şeylere ihtiyaç duymuşuz, duymaktayız.

fakat bu şunu da akla getiriyor, bu denli eskilere dayanan yasa sisteminin gerçekten de ‘o kadar’ yapay olduğunu nereden biliyoruz ki?

“yasa, insanoğlunun davranışsal olarak eyleme geçme veya eylemini dizginleme kuralı ve ölçütüdür.” demiş aquinolu thomas. işte, yasanın bu dizginleyici niteliği düşündürüyor en çok da insanı. insanlar neden dizginlenmek zorunda? bunun nedeni gözlerimizin önünde belki de, her gün gerçekleşen milyonlarca kötü olayı görebiliyorken, ‘neden dizginlemeye çalıştılar’ diye sormak anlamsız gelebilir. ama insanı dizginlenesi bir yaratık yapan, kendisi mi, doğasında mı var bu, yoksa başka bir şey mi buna etken?

bilmiyorum. yine de, kimi zaman yasaya duyduğumuz ihtiyaç oldukça yapay geliyor. fakat yasaların olmadığı bir dünyayı düşünemiyorum, yasalara  değilse neye ihtiyaç duyabileceğimizi de bilemiyorum.

çocuğun minik beyaz aynası

ilkokulluydum, kaygısızdım, ve haftasonu öğlenlerinde yapmayı en çok sevdiğim şey, aynayla etrafa ışık yansıtmaktı. 

tüm aile bireyleri evdeyken, kahvaltı henüz yeni yenmişken; çocuk ellerini yıkar yıkamaz minik beyaz aynasını bulur, yatağına uzanır ve odasının içini tamamen dolduran ışık huzmelerini dağıtmaya koyulurdu. o bir ışık yolcusuydu, ışık hızıyla seyehati keşfetmiş bir gelecek astronotuydu. güneş’ten daha güçlü, ay’dan daha cesurdu, ve o an, orada, çocuk tüm zorluklara göğüs gerebileceğine emindi.

odasının tavanında dolaşan minik ışık, koridorun en ucuna nasıl da hızla geçiyordu. çocuğun tek yaptığı aynayı birazcık yana kaydırmaktı oysa ki. ablası odaya girdi mi işin eğlencesi daha da artardı, -belki biraz kötü bir çocuk olduğunu düşüneceksiniz ama- ablasının yüzüne aynayı doğrultur ve onun kaçışını izleyip kocaman gülerdi.

sonra yatağının üstüne çıkıp, zıplardı boyuna. elastik bir gezegen keşfetmişti ya, üstünde zıplarken kilometrelerce uzağa uçup geri dönme eğlencesini kaçıramazdı asla. sonra yatağından aşağı zıplar, elinde aynasıyla koridorda koştururdu çocuk. ışıklar her yöne dağılır, o da durmadan gülerdi.

saatlerce süren bu haftasonu eğlencesi, çocuğun muhtemelen hayatındaki en güzel anlar olacaktı.

stanislaw lem-eden

solaris ve gelecekbilim kongresi’nin ardından aden, stanislaw lem’in okuduğum üçüncü romanı oldu.

lem, solaris’te olduğu gibi, okuyucuyu bambaşka bir gezegene götürür bu kitabında. yine insana göre daha gelişmiş yapılar/canlılar, bambaşka sistemler vardır eden’de de, ama bu gezegeni solaris’le karşılaştırınca, ikisinin oldukça farklı olduğunu görürüz. buraya düşen bir uzay gemisinde 6 farklı alanda uzman insan vardır, ve aralarındaki diyaloglar ağır basar kitap boyunca. eden’i okurken, solaris’teki o hiçliği, korkuyu hissetmezsiniz. bir defa, eden’de bir nevi tepkisizliği seçmiş canlılar yaşamaktadır.
“durumumuza bir göz atalım; bazı yabancılar uzaydan gelip üstün zekalı varlıkların yaşadığı bir gezegene iniş yapıyor. gezegen sakinlerinin tepkisi ne olabilir?
..ben mümkün olan sadece 3 davranış biçimi görüyorum: bu yabancılarla iletişim kurmaya çalışmak, onlara saldırmak ya da kaçmak. ancak durum 4. olasılığı ortaya çıkarmışa benziyor: toplu ilgisizlik!” diyordu doktor.
eden’e giden insanlar büyük bir psikolojik baskı altındadır, ama bunun boyutu asla solaris’inkine ulaşmaz; çünkü solarisin mekanizması ‘ilgisizlik’ üzerine kurulu değildir.
fakat eden’de de tam bir ilgisizlik olduğunu savunamayız; özellikle kitabın sonlarına doğru gemiye ayak basan ikicanlının kendi gezegeni üzerine konuştuğu kısım büyüleyicidir. ‘nasıl bir hayalgücü bu!?’ demeden edemez insan.
lem, bu kitabında evrim üzerinde de durmuştur sıkça, şu kısım mesela, insanı ürpertir, heyecanlandırır..:
“ben bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. ya burada biyolojik evrim şöyle bir gelişme göstermişse: insan zekasını taşıyanlarla hayvan düzeyinde kalanlar arasındaki dış, yani görünür farklar, insan ve maymun arasındaki farklardan çok daha az ise?”
eden’in geçmişi uzundur; biz daha karaya çıkamamışken, edenliler uygarlık seviyesine ulaşmıştır. bambaşka fikirleri, kültürleri, bambaşka bir yönetim biçimleri vardır, en azından bizim gemiye gelen ikicanlının söylediğine göre ‘anonim bir dikta’ varolagelmiştir uzun bir süre, ve tuhaf olan, ikicanlının bunu normal, hatta ‘güzel’ olarak tanımlamasıdır;


insan düşünür, ‘dünya’da bile farklı ülkelerdeki yığınla farklı kural, yapı vardır’ der. başka dünyalar kim bilir daha ne kadar farklı olabilir, daha ne kadar büyüleyebilir bizleri?
kitabın en sonunda kaptan “ama biliyorsun, olasılık eğrisinin üzerinde çok daha güzel olan başka dünyalar da olmalı” dediğinde okuyucu kocaman bir gülümsemeyle, ve gözlerinde yaşlarla ‘evet, olmalı!’ der içinden.

iletişim yayınlarının lem romanlarına kapak olarak kandinsky tablolarını seçiyor oluşu da ayrı bir güzellik. bu kitap kapakları olmasa lem ve kandinsky arasında bağlantı kurmak aklımın ucundan bile geçmezdi. sanki ikisi de, farklı iki sanat aracını kullanarak insanın yabancılaşmasını, mücadelesini, ve merakını anlatıyor..