ağaç evin kuruluşu

dev ağaçların, bolca yeşilin olduğu bir yere doğru koştuktan sonra, insan orayı terk etmeyi kafasından geçirebilir mi? sanmıyorum. o da bir kez olsun düşünmedi zaten bunu.

binaların, insanların yanından hızla geçerken hissettiği özgürlüğün binlerce kat fazlasını, ormanı bulduğunda hissetti. ormanın girişine geldiğinde, duraksayıp kafasını metrelerce uzunluktaki ağaçlara, masmavi gökyüzüne dikti, kollarını kocaman açtı; ilk defa gerçekten özgür olduğunu hissetti.

ormanın karşısında saygıyla eğilip, ona selamlarını sunduktan sonra, koşmaya devam etti. ağaçlara sarıldı, kuşlarla konuştu, ormanın kokusunu içine çekti, ve uzun zamandır ağlamadığı kadar ağladı. 

madem burada kalmak istiyordu, o halde kendisine yaşayabileceği bir yer bulmalıydı. yapmalıydı ya da. düşündü taşındı, ormanın en büyük ağacına, bir ağaç ev inşaa etmeye karar verdi.tepesinden dünyayı izleyebileceği kadar büyük bir ağaç bulunca da, başladı inşaaya. ormanın tüm canlıları onun için işe koştular; odun buldular, sonra bunları dev ağacın en tepesine taşıdılar, tırmıkları, gagaları bir evi dayanıklı yapabilecek yegane şeydi. “güzel canlılar..sizden öğreneceğim öyle çok şey var ki..” deyiverdi ormana koşan. gözleri yine dolu doluydu. minik bir kaplumbağanın yavaş adımlarla ev için getirdiği odunu görünce, tutamadı kendini, ağladı yine… kaplumbağaya kocaman sarılıp, onu hafifçe kalbine bastırdı.

burada yalnız mıydı?

hiç değildi. 

ilk defa yalnız değildi.

ağaç evin bittiği gün, “ait olduğum yer burası” dedi ormana koşan, artık daha da kendinden emin bir şekilde. ağaca tırmanıp nihayet evine ulaştığında, güneş yönünü değiştirmek üzereydi, gökyüzünü turuncuya, mora boyamıştı. güneş, yokluğunda kimse onu hatırlamamazlık yapmasın diye kaybolmadan önce tüm güzelliğini sergiliyordu sanki. ya da insanlara ‘hala umut var’ demek istiyordu sadece. her neyse nedeni, bu anlara şahit olabilmek, hem de burada, bunu görebilmek, onu mutlu etmeye yetmişti. yine kocaman açtı kollarını, kapadı gözlerini. 

açılan kollarına kuşlar konuverdi.

öfke nöronu

‘’Sıradaki hasta!”

”Çabuk olun!”

Belki yüz milyonuncu defa söylüyorum bunları. Koridorda korkmuş hastaların çığlıkları yankılanırken içlerinden biri odaya giriyor, oturmasını söylüyorum. Çekinerek oturuyor koltuğa, yüzünü yere dikiyor. Sihirli sözcükleri söyleyince her hasta gibi onun da konuşmaya başlayacağını biliyorum.

”Burada anlatılanları yalnızca ben bileceğim ve her ne olduysa bir daha yaşamayacaksınız bunu, inanın bana.”

Gözlerini bana doğrultuyor ama hala konuşmuyor, hangi sözcüklerle başlaması gerektiğini düşünüyor belli ki. ”Ben.. Bir şey oldu. 2 hafta önce..” Duraksayıp cebinden çıkardığı bezle alnındaki ter damlalarını siliyor. Yine gözlerinin yerdeki mermere sabitlendiğini görüyorum.

”Dediklerimi unutmayın, kimse bilmeyecek. Ancak konuşursanız kurtarabilirim sizi.”

”O zaman en başından başlamalıyım.. Mühendisim.. Şu iki sokak ileride, bilgisayar fabrikası var ya, işte orada çalışıyorum. 10 yıldır oraya gidiyorum her sabah, her gün hemen hemen aynı şeyleri yaşayıp aynı şeyleri hissediyorum. Ama 2 hafta önce.. O gün tuhaf bir his yerleşti içime, nasıl anlatılır bilmiyorum.. O gün işe geldiğimde masamda yığınla dosyayla karşılaştım yine, normalde gözüme fazla gelmezlerdi hiçbir zaman ama o gün ilk kez yapacağım işe karşı, bilmiyorum.. Ne denir ona, istememek mi? Evet, o dosyalarla ilgilenmeyi hiç istemiyordum. Oysa şu ana kadar hiç isteyip istemediğimi getirmemiştim aklıma, o an bunlara o kadar odaklanmıştım ki, tepemde dikilen patronumu ancak ”Bugün pek bir dalgınsın, bu gidişle önümüzdeki proje zor yetişir..” dediğinde fark edebildim. Bunları söylemesiyle elindeki dosyaları önüme fırlatması bir oldu. Patron arkasını dönüp ofisine giderken elimle o kadar sıkı bir yumruk yapmıştım ki.. Ve biliyor musunuz?..”

”Neyi biliyor muyum? Devam edin lütfen.”

”Elimi bir insanın.. Bir insanın boğazına götürüp sımsıkı, o yumruk kadar sıkı bir şekilde tutsam ondan ebediyen kurtulabilirdim. İşte o an bunu fark ettim. Eğer, eğer ki kendimden şüphe duymamış olsam; tüm hakimiyetimi kaybetmiş olsam gidip onun boğazını sıkabilirdim. Sonra… Ayağımı ileri geri hızlıca vücuduna doğru sallamanın canını ne kadar acıtabileceğini düşündüm. Ben bunları düşünmeyi aklıma bile getirmemiştim önceden, ama o an ben.. O an bunları düşünmek bana zevk veriyordu.”

Yine duraksadı. İki elini kafasına götürdü, gözlerini yere dikip beklemeye başladı. Arada bir göz ucuyla bana bakıp bir şeyler söylemem için yalvarıyordu kısa süreli bakışlarıyla. O ‘ayağı ileri geri sallamak’ dediği, yüzyıllar önce ‘tekme’ diye tanımlanan şeyi bir insan ona yapsa, şu an çektiği acının yarısını çekmezdi eminim.

”O günden sonra bir daha işe gitmedim, hatta insan içine çıkmaya dahi cesaret edemedim. Ta ki bugüne kadar. Siz.. Siz bana yardım edersiniz değil mi?”

”Elbette. Öncelikle, bu durumu yaşayan tek insan olmadığınızı bilin. Sizin yaşlarınızdaki çoğu insan bu tarz şikayetlerle gelir bana ve kısa süre içinde hepsi normale döner. Evet, bu çok ciddi bir sorun ama tedavi edilmesi de bir o kadar kolay.”

Karşımda oturan insanın yüzündeki kocaman gülümsemeyi; gözlerindeki parıltıyı görüyorum, belki yüz milyonuncu kez. ”Ne yapılması gerekiyorsa yapın lütfen, ben hazırım doktor!”

”Hemen alt katta, nöronsal iğne işlemlerine gidip iğneciye şu an yazıyor olduğum kağıdı göstereceksiniz. Bir iğne ve hapın ardından her şey düzelecektir.” Adam hızla ayağa kalkıp elimi öpmeye çalışıyor, sayısız teşekkürün ardından da çıkıp gidiyor nihayet. Neyse ki günün son hastasıydı da ben de kurtulabilirdim buradan. Şehirde binlerce psikiyatri servisi olmasına rağmen hastaların tükenmek bilmemesi öyle yorucu oluyor ki bazen. Bunun nedenlerinden biri psikoloji literatürüne yüzyıllar içinde çok fazla yeni terimin girmesi. Şimdinin insanları bunun her zaman böyle olduğunu sanıyorlar. Öfkenin yüzyıllar önce de dehşet verici bir hastalık olduğunu düşünüyorlar. Oysa o zamanın en ciddi hastalıkları, şu an çözümü en kolay olan çoklu kişilik bozukluğu, şizofreni gibi vakalardı. Şimdinin aksine yüzyıllar önce öfke gayet insani bulunuyormuş. Öfkenin ilerleyen zamanlarda sebep olduğu yıkımları gördükleri halde pek bir şey yapamamış insanlar. Aşksa insani görülmekten öte, o kadar yüceltilmiş ki.. O zamanın insanlarının aşk için yazdığı destanları görseler ne düşünürlerdi acaba, şimdilerde bana birini diğerlerinden farklı görme hastalığından muzdarip olduklarını söyleyenler? Galiba anlam veremeyip gülerlerdi. Tüm bunların bilincinde olmak tuhaf. İnsanların tedavi olmak için geldikleri kişiyim ben, ama kurtulmak istedikleri çoğu hastalığa sahibim. İçimde öfkeyi, güç istencini, hırsı, aşkı taşıyorum. Kim bilir, şu çağda benim gibi olan kaç insan vardır.. Normal şartlarda, bu güne dek yakalanmam gerekirdi. 6 ayda bir devletten yetkililer aşı kontrolüne gelirler. Her insana ilk doğduğu anda tüm bu istenmeyen duyguları engelleyen aşılar yapılır, fakat 30’lu yaşlara yaklaşıldığında beynin yapısındaki değişiklikler, nöronların gitgide yavaşlama durumu aşının etkisinde azalmaya sebep olur. 30’lu yaşlardaki insanların bize daha çok uğrama sebebi de budur. Bense sadece doğduğumda aşılanmışım, ilerleyen zamanlarda devletin sır gibi sakladığı eski kitaplara ulaşmamla gerçekleri fark etmem bir oldu. Tüm bunlardan sıyrılmanın yollarını aradım sonra da. Bu 6 ayda bir yapılan kontrollerden kurtulmak içinse sahte karışımları vücuduma enjekte etmeyi düşündüm ve hiç fark edilmedim. Yetkililer hareketlere de dikkat ederlerdi o kısa süreli kontrol zamanlarında. Kendimi dizginlemeyi biliyordum neyse ki. Diğer insanların aşırı hareketlerle açığa çıkarabileceği duygulara hiç sahip olmamış gibi davranabiliyorum ve kendi irademle yapıyorum bunu. Diğerleriyse toplumsal düzen denilen şey uğruna iradelerinden, duygularında yoksun bırakılıyor. Belki bunun birkaç iyi yanı vardır, mesela artık insanlar savaşmıyor; onların yerine devletler, öfkelerini kaybetmeyen piyonlar aracılığıyla savaşıyorlar. Fakat yine de her insandan farklı olmak sinir bozucu olabiliyor. Bazen sırf bu yüzden nefret ediyorum onlardan. Mesela tam şu an, evimin önünde oturan, hiçbir duygu kırıntısı taşımadığına emin olduğum yaşlı teyzenin yanından geçiyorum belki yüz milyonuncu kez ve içim nefretle doluyor. Neyse ki dizginliyorum kendimi, belli etmiyorum hislerimi. Ama sonra, bugünkü hastanın tekme tanımını hatırlıyorum ve içim bunu yapma isteğiyle doluyor. Aceleyle yukarı çıkıyorum. Bunları aklımdan çıkarmaya çalışırken bu sefer de çekmecemde senelerdir sakladığım, minik top çıkaran el aletini hatırlıyorum. Ne deniyordu ona, tabanca mı? Nasıldır kim bilir onu kullanmak.. Parmak uçlarımda yürüyorum, hislerimi biri duyar korkusuyla. Çekmeceyi açıp en alttan tabancayı alıyorum. Siyah yüzeyine dokunuyorum, o minik topun bastığın saniyede çıkmasını sağlayan kısma bakıyorum uzun bir süre. Sakince pencereye doğru ilerliyorum, tabancam elimde. Hala evin önünde oturan yaşlı kadının kafasını hedef alıyorum ve basıyorum. Yerde yatan bir insanı ve çevresinde oluşan kan gölünü görüyorum ömrümde ilk defa.

9/16

uzay gemisinin aya gidişi

evrenin her yanını dolaşmamı sağlayan uzay gemimle yaşadığım pek de ihtişamlı gelmeyecek bir maceramı hatırladım tam şu an. ne karadelikler, ne başka galaksiler, gezegenler vardı.. yalnızca bir komşuya; aya gitmiştim o gün. 

o cansız, soluk, ölmüş diye tanımladıkları ayın kraterlerinin bir battaniyeden ibaret olduğunu bir gün anlayacaklar mı ki acaba? biraz aralarsınız battaniyeyi, dünyadan yüzlerce kat daha canlı bir yer karşınıza çıkar. buranın sakinleri, milyonlarca yıl önce ayın üst yüzeyinin tehlikeli olduğunu sezinleyip, doğdukları yeri kaybetmemek için hayatı diğer katmana taşıyabilecek derecede gelişmiş canlılar. kimse görmesin diye pek dışarı çıkmazlar ama, o günkü gezimde, kraterleri koltuk bellemiş, elinde oltamsı bir şey tutan yaşlı bir canlıya denk geldim. ne yaptığını o kadar merak etmiştim ki, selam verdikten sonra, yığınla soru yönelttim ona. o da konuştu;

“dünya’da yarım ay ne vakit olursa, ben de ayın o görünmeyen yüzeyinde beliririm oltamla. boyuna yıldız tozu tutarım, yemeklerimize baharattır o, sağlığımızın da kaynağı. işte bu nedenle, bugün burada oltamla dikilmekteyim. özellikle yarım ayı seçerim ki, insanlar bir tekne bilsinler ayı, içine yaşlı bir balıkçıyı, yahut yıldız avcısını yerleştirsinler..ama asla gerçekten göremesinler!”

yakınımızda olan şeylere karşı ne kadar da körüz! 

şimdi dünyadan aya doğru, ne zaman yarım ay zamanı baksam, ayın görünmeyen yüzeyine doğru sallıyorum elimi. biliyorum ki yaşlı avcı gülümsüyor, dev oltasıyla tozları ararken.

farkındalık üzerine bir soru

neden bir konuyu öğrenmeye başladığımız o ilk anlarda, işin henüz temelini kavramadan, daha da ötesini, en uç noktasını merak ederiz? oysa daha en basit şeklini bile kavrayamamışızdır onun, ama yine de engel olamayız bu sorulara.

evrimle ve antropolojiyle ilgili yeni yeni okuma yapmaya başladım, ve neden bilmiyorum, anında genel olana, ileriye dönük olana odaklandı kafam, ve bir soru aklımdan çıkmıyor bir türlü. bunu cevaplayabilmek için çokça okuma yapmam gerekiyor, fakat yine de ‘şimdilik’ bu soruyu nasıl cevaplandırabileceğimi bilmek istiyorum.

şunu merak ediyorum; gelişmiş bir zihnin, ‘farkındalık seviyesi’ne ulaşabilmiş bir organizmanın evrim sürecinde bir değişikliğe neden olabilmesi muhtemel midir? ve bu değişim, ‘hayatta kal, üre’ döngüsüne ters düşebilir mi?

uzun süreçler gözlemlendiği zaman, insan zihninin hep bir gelişim içinde olduğunu görüyoruz. bilinç artıyor, insanın kendisine, etrafına olan farkındalık seviyesinde değişimler oluyor, ve bunları düşününce, bu farkındalık düzeyindeki artışların doğaya, insanoğlunun kendi kaderine büyük etkileri olmalıymış gibi geliyor.

evrimin ‘hayatta kal, üre’ döngüsünü temele aldığını hatırlıyorum, ve diyorum ki, ‘insanlık ilerleyen süreçlerde daha da gelişmiş bir zihinle, ve belki bunun aracılığıyla gelişecek olan teknolojinin de etkisiyle bu parametrelerden sıyrılabilir mi?’

‘hayatta kalma’ ile igili uğraşlarımız, sanki teknolojinin de gelişmesiyle her geçen gün azalıyor gibi. en azından, hastalıklara bulunan çözümler, vahşi hayvanlardan izole olabilmek gibi şeyler bizim ‘o kadar’ da çok efor sarf etmememize sebep oluyor. üremeyle ilgili ise insanların algılayışlarında birtakım değişikler olabilirmiş gibi geliyor. son birkaç bin yıldır ve şu anda insanlık hayatta kalmak için ‘seçilim baskısı’ yaşamıyor. yani, herhangi faydalı bir mutasyonla bir özellik kazanan, örneğin soğuğa dayanıklı hale gelen bir insan bu avantajın etkisi ile nesiller içinde soyunu çoğaltma imkanına sahip değil, çünkü soğuğa dayanıklı olmanın bir faydası yok. artık soğuğa dayanıklı olmayan insanlar da rahatlıkla hayatta kalabiliyor, çünkü teknolojimiz gelişkin. yani, bir seçilim yaşanmıyor artık. insanlar yine de soylarını devam ettiriyor, ama ileride ne olacağını bilemeyiz. belki de insanlar soyun devamıyla ilgili uğraşları ‘önemsiz’ bulacaklar, buna sebep olan şey de ‘farkındalık’ olacak belki de. neyin farkındalığı? bilmem.. farkındalık bir değişime sebep olmaya dabilir, evrimi tetikleyen tek etkenin ”rastgele mutasyonların çevresel şartlarda hayatta kalma ve üreme konusunda avantaj sağlaması ve bu avantajın mutasyon sahibini soyunu aktarmakta başarılı kılması”olduğu söylenir, ve farkındalığın burada bir yeri yokmuş gibi gelebiliyor kimi zaman. fakat olmalıymış gibi de geliyor aynı zamanda.

kimi biyologlar, insanda kültürel evrimin, artık biyolojik evrimin yerini aldığını savunuyor. biyolojik evrim için seçilim baskısı gerekmekte çünkü, ve insanda artık çoğu farklılık evrimsel bir seçilime sebep olmuyor, fakat insanda kültürel evrim ilerlese de, bazı parametreler hep sabit. insan ‘hayatta kal, üre’ döngüsüne bilimi, sanatı ve yığınla şeyi ekleyip bunlardan sıyrılmış gibi görünse dahi, bunları da taşıyor içinde, taşımasa varolabilir miydi ki zaten hala? kim bilir, belki insanlık çok önceleri bu parametlerin aksi yönünde bir ilerleme kaydetmiştir. bir insan topluluğu belki üremeye pek önem vermemiştir, ama işte onların genleri devam etmediler. o elenen genler acaba hangi özellikleri kodluyordu? evrim bunların nasıl etrafından dolandı? zekayı mı kırptı, bilinci mi törpüledi, içgüdüleri mi güçlendirdi? belki hepsi..

fakat şu an insanoğlu istese de istemese de birtakım kurallara dahil. coğrafi ve ekonomik koşulların sadece 2 yüzyıl içinde kuşakların bedenleri ve yaşam süreleri üzerindeki etkisine bakılırsa, yapay veya doğal seçilim olsun, evrimden sıyrılmadığımızı, sadece bazı şeylerin ‘farkında’ olduğumuzu biliyoruz. farkındayız, ama ne kadar, ve neyin?

fütüristik olsa da, geleceğin insanlarının ‘hayatta kal, üre’ parametlerini zihinsel olarak bizlerden üst seviyede oldukları için önemsiz bulmaları muhtemel gözüküyor. belki insanlık, soyu tükenecek olsa bile, dünya üzerinde yaşadığı o kısa süreci yalnızca ‘anlamlandırmaya’ adayacak ve hiç olmadığı kadar gelişecek. sonrasında devam etmeyecek bir tür için iyi denebilir mi bu gelişime? bilmem.. belki de soyu devam eden, fakat kendine ve dünyaya hiçbir şey katamayıp, aksine hepsini mahveden bir insanlığın varolmasından iyidir.

saat gibi tıkır tıkır işler evren, peki ya insan?

yüzlerce farklı mekanizmayı, farklı yapıyı oluşturan insanoğlunun en önemli keşfinin ‘saat’ olduğu söylense ne derdiniz? belki ilk biraz garipserdiniz. fakat sürekli bir düzen içinde devir değiştiren pinyonlar, çarklar, durmadan devam eden tik taklar.. evet, bunları hatırladığınızda fark edersiniz; ihtişamlı bir yapısı vardır saatin. gayet düzenli, belirgin mekanizmasına rağmen gizemli gelir aynı zamanda. tıpkı ne gibi? evren mi, neden olmasın?

saatlerin altın devirlerine adım attıkları, çeşit çeşit üretildikleri 17.yy’da, insanlar bu gizemli yapıya daha da dikkatle bakmaya çabaladılar. ve kimileri saatlerle evreni bağdaştırmayı düşündü. o mekanik yapı üzerinden, uçsuz bucaksız evrenin anlaşılabileceğini savundu kimisi. descartes, kepler, boyle… bu isimler mekanik görüşü, evrenin ardından insana da kattılar, ve ardından beden-ruh problemi daha da çok sorgulanır hale geldi. insanının tıpkı saatin çarkları gibi çalışan zihnini, bedenini öne sürerek ‘mekanik insan’ şeklindeki görüşü ortaya atanlar dahi oldu.

kuşkusuz ‘mekanik insan’ görüşünün oluşmasında teknolojik gelişmelerin payı büyüktü. hesap makinesinin mucidi charles babbage’a baktığımızda, aslında onun yalnızca hayatımızı kolaylaştıran bir şey icat ettiğini söyleyemeyiz mesela. bu icat, yapay zekayı gösterebilen bir mekanizmayı kurma ve insan düşüncesini taklit etme girişimi içerisindeki ileriye dönük büyük bir hamledir. bu hamle de felsefeyi, psikolojiyi derinden etkilemiştir. ‘insan zihni de kontrollü bir makineden ibaret olabilir mi?’ sorusu yerleşmiştir bir kere insanların kafasına. babbage’a araştırmalarında çokça yardım eden ada lovelace da unutulmaması gereken bir diğer isim. bu icadın felsefi boyutunu fark ederek bunun üzerine yazan ilk kişidir kendisi.

peki insan cidden saat gibi mi işler? bilmem,kim bilebilir ki? fakat bunun üzerine düşünüyorken, kendimi hiç de bir ‘otomatmış’ gibi hissetmiyorum. belki bencilim, yahut da bilinç, farkındalık bir şeyleri etkiliyor. cidden o kadar mekanik, basit bir yapıya sahip olamazmışız gibi geliyor tüm düşüncelerimizi, duygularımızı gözden geçirdiğimizde. bunların da programlı olmadığı ne malum peki? bilmiyorum… aslında başlık evrenin saat misali işlediğini kabul eder gibi olmuş, fakat daha insanı bile bilmezken evreni nasıl anlamlandıralım ki? bu tam tersine dönmeli öyleyse; “saat gibi tıkır tıkır mı işler insan? peki ya evren”