doğaya karışacak mıyız?

son zamanlarda kaygıları çok sık bedenine vuruyor, ve geçmek de bilmiyordu. kolları, ayakları, uyumsuz hareketleri, ‘bakıp-algılamaktan-uzaklaşmış-gözler’i ona eşlik ediyordu sık sık. böyle anlarda bütüne asla bakamazdı, biliyordu ki eğer bakarsa hareketleri daha da garipleşecekti. asfalt, çimen ve böcek yuvaları dışında, gözünü en çok ağaçlara, gökyüzüne, kuşlara, çiçeklere dikerdi, ama onları görmek istiyorsa, gözlerini yalnızca onlara odaklar, gerisini görmemek için özel bir çaba harcayıp kendisini biraz olsun iyi hissederdi. bazen-hiç istemese bile-insanlara da kayıyordu gözü. gerine gerine yürüyen, tasasız, ve gözlerini heryere vidalayabilen insanlar onun midesini bulandırırdı. çünkü o eksik, onlarsa fazla yahut tamdılar. “bütüne bakınca görülenlerden hiç mi çekinmiyorlar ki?”

her defasında bunu düşünürdü.

ne mi var bütünde? sınırlı sayıda yeşilin, mavinin her yanını saran yapaylık; pencereli devler, maviyle savaşan griler, yeşili yok edip siyahlaştıran ve üstünden makinelerin hızla geçmesini sağlayan bir ‘sözde düzen’, bir ‘uyumsuzluk’ var. o bunlara baktığı zaman kaygıya karşı bedeninin verdiği tepkilerin artık gözyaşlarına, daha da tuhaflaşan hareketlere evrildiğini bildiğinden korkuyor bakmaya. 

“yeşilin tamını istiyorum. ağaçların yığınlası, gökyüzünün saf olanı, yıldızların en berrak görüneni, kuşların en rahat uçtuğu…neden bunları göremiyorum, kim elimden aldı tüm bunları? toprağa ne zaman dokunacağım, ne zaman gerçekten hissedebileceğim varlığını? öldüğümde mi? ancak ölünce mi tabiata karışır insan? bekleyemem, bekleyemem..”

ve doğaya erkenden karışabilme umudunu hisseden bacakları çözülür, harekete geçer, ve ormanı bulana dek koşturur onu.

Reklamlar

basit korkular

‘basitlik’ nedir? bir şeyin basit olması onu değerli mi kılar, yoksa aksi mi geçerlidir? kötü bir şey midir basitlik? eğer basitlik kötüyse iyi olan nedir? saf karmaşa mı, düzen içinde bir karmaşa mı, zorluklarla dolu bir bütün mü?

ne zaman dışarıdan gelen sesler sona erse, sessizliğe yaklaşmayı umuyorum, hazırolda bekliyorum bunun için. sessizlik dev baltasıyla zamanı kessin, durdursun, ve boşluğa geçeyim.. ve nefesimi dahi tutuyorum bunun için, fakat kulaklarım daha hızlı koşuyor bu sefer, kulakparçacıkları kafatasımı bıçakla açıyor, kulağa ait nöronlar beyni dinlemek istiyor. ama ben istemiyorum, ‘ne olursunuz bir kere rahat uyuyayım’ diyorum nöronlara, beni dinlemiyorlar. asla saf sessizliğe izin vermezler ki zaten..

korku yalnızca kafada mı bulunur? sadece kortizol, adrenalin ve beynin o çok önemli bölgesiyle mi alakalıdır? eğer öyleyse neden korkunun hep ‘içimde’ olduğunu söyleyip duruyorum, kafamın içine bakınca, onu dinleyince korkudan neden tek bir iz bile bulamıyorum? ve neden yine de korkuyorum, ne yapmalı, ne yapmak lazım? bilmem..

post amerikan dünya, 4.bölüm/meydan okuma

kitabın bu bölümünde tamamen çin’e odaklanılmış, onun büyük gelişimi, değişimi üzerinde durulmuş, bir önceki bölümde de sıkça bahsediliyordu zaten. peki neden bu kadar önemli çin?
napolyon’un şu sözüyle başlamak yerinde olacaktır: “çin uyusun, zira uyandığında dünyayı sallayacaktır.” ve uzun yıllar çin kendini dünyadan soyutlayarak bu sözün karşılığını vermiştir adeta; çok sonraları uyanabilmiş, fakat uyanmasıyla kendisini geliştirmesi de bir olmuştur.
japonya’ya bakarsak eğer, bir zamanlar çin’i taklit eden bir ülkeyken 20.yüzyılda onu her anlamda alt ettiğini görürüz. 1949’da komünizmin gelişi, mao zedong’un uyguladığı politikalar çin’in durumunu gittikçe kötüleştirir; 1979’da ise ‘her şey sallanmaya başlamıştır.’ bu bakımdan 79 yılı çin için bir dönüm noktası sayılabilir. çin ekonomisi bir anda o kadar hızlı büyür ki, son otuz yılda, her sekiz yılda bir ikiye katlanır, ve bugün çin, bir günde 1978 yılının tamamında ihraç ettiğinden daha fazlasını ihraç etmektedir. jeffrey sachs şöyle özetler bunu: “çin, dünya tarihindeki en başarılı kalkınma hikayesidir.” sanayi devriminde nasıl ingiltere ‘dünyanın atölyesi’ olarak görülüyorsa, çin’in şu an geldiği durum da budur.
kitapta şöyle bir noktaya da değinilir; çin’in gelişimi çok hızlıdır, fakat amerika’ya yetişmesi oldukça zordur, ama yavaş yavaş dünyanın ikinci en önemli gücü haline gelmektedir.. daha da ilerisi nasıl olur kim bilir?
çin’in hava kirliliğine de kısaca değinilip ardından şöyle bir çıkarımda bulunulmuş: “yoksulluğu azaltmak cesurca bir büyüme gerektirmektedir, ama büyüme aynı zamanda daha fazla kirlilik ve çevresel bozulma demektir.”
gene çok ilginç bir kısım vardır burada, kitapta üzerine pek düşülmeyen fakat oldukça araştırılmaya değer bir konudur bu: ‘çin’in demokrasi-kapitalizm ilişkisine bir istisna oluşturma ihtimali.’ (mümkün mü ki?) aslına bakılırsa, mümkün olması çok zor gözüküyor, marx’ın şu sözü iyi bir örnek olur belki:”toplum ne kadar piyasa endeksli olursa demokrasiye o kadar yönelir.”
burada değinilen yine çok önemli bir kısım da ‘konfüçyüsçülük”tür. çin’i çokça etkileyen bu öğreti hakkında çok ilginç şeyler yazılı, benim en ilginç bulduğum kısımlardan biri, birkaç önemli ismin onu tanımlayış biçimidir: “voltaire, felsefe sözlüğünde onu şöyle tanımlar:’batıl inanç yok, anlamsız mitler yok, aklı ve doğayı aşağılayan dogmaların hiçbiri yok.’ daha sonraki dönemlerde kant, konfüçyüs’ü ‘çinli sokrates’ olarak adlandırmıştır. dinsellikle laiklik arasında ikilemde kalan leibniz, ‘bize doğal dinin faydalarını ve uygulamalarını öğretecek çinli misyonerlere ihtiyacımız var’ diyecek kadar ileri gitmiştir.’


alzheimer ve bilginin kaynağı problemi

felsefenin en temel problemlerinden ‘bilginin kaynağı problemi’ne birbirinden farklı cevaplar verildi tarih boyunca. her şeyin sonradan öğrenildiğini savunan oldu, aslında her şeyin kafamızda yazılı olduğunu belirten oldu, kimisi de yalnızca bazı şeylerin ‘içimizde’ bulunduğunu söyledi. neyin doğru olduğunu bilemiyoruz, ama bazı bilimsel bulgular aracılığıyla bu konuyu irdelemeye çalışmak belki bizi bir şeylere yaklaştırabilir.

alzheimer hastalığını düşünüyorum. nefes almayı unutacak kadar işlevsizleşen beyinlerin varlığı, insan bilgisinin en fazla ne kadar gerileyebileceği üzerine düşündürüyor beni. bu normal olmayan bir durum, bir hastalık olsa da, bu konuda bize birtakım fikirler verebilirmiş gibi geliyor. alzheimer’lı insan küçülen beyin yapısıyla, yitirilen nöronlarla, aslında bir tür geriye dönüş mü yaşamaktadır?

insan nelerle geldi dünyaya, ve nelerle gidecek? en temeli, en göz önünde bulunanı düşünelim öncelikle; normal bir insan temel işlevlerini yerine getirebilen bir beyinle dünyaya gelir değil mi? peki bunların dışında başka bilgiler yer alıyor mu kafamızda? bilmem.. peki, daha soyut şeyleri düşünelim, örneğin ahlak. insanın içinde doğuştan bir ‘ahlak yasası’ mı vardır, yoksa ahlakı birey sonradan mı öğrenir, ve bunu öğrenmesindeki tek etken yalnızca toplum mudur?

peki, artık son evreye yaklaşan alzheimer’lı birey, hala ahlaka dair bir şeyler taşır mı kafasında, veya içinde? bunları da yitirir değil mi? ve bunu yalnızca o kişinin beyin işlevlerini kaybetmesi yönünden düşünmeyip, o kişiyle gözlerini dünyaya yeni açan normal bir bebeği karşılaştırırsak, ikisi arasında çok fazla fark bulabilir miyiz? sanmıyorum.. insan, sanırım her anlamda yokluğa, ve hiçliğe daha yatkın bir canlı. dünyaya geldiği o ilk anda da ‘bomboş’ olmadığını nereden bilelim?

alzheimer konulu makale: http://edergi.sdu.edu.tr/index.php/sdutfd/article/viewFile/1612/2362

normal- alzheimerlı beyin:

post-amerikan dünya, 2.bölüm/ihtiyaç duyulandan fazlası

post-amerikan dünya, amerika’nın ‘süper-güç’ tanımından uzaklaşmasını, diğer devletlerin yükselişini temele oturtup, bunları açıklarken dünyada gelişen önemli olaylara da yer veren bir kitap. kitabın önsöz niteliğindeki ilk kısmında yazar son 500 yılda yaşanan önemli gelişmeler olarak şunları sıralamış: ilki, batı’nın 15.-18 yy. arasında büyük ivme kazanan yükseliş süreci, ikincisi amerika’nın 19. yy.ın sonunda iyice güçlenmesi, sonuncusu ise ‘diğer devletlerin’ yükselişi.
——–

2.bölüm/ihtiyaç duyulandan fazlası:
bu kısım, ‘2000 yılında yaşayan bir falcının geleceğe yönelik tahminleri ne olurdu?’ sorusuyla başlıyor. bunları daha doğru tahmin etsin diye de falcıya şu ipuçları veriliyor: ‘abd tarihin en kötü terörist saldırısına maruz kalacak ve buna 2 savaş başlatarak karşılık verecek; bunlardan biri dünyanın en büyük 3. petrol rezervine sahip ülkesi ırak’ı yıllarca kaosa mahkum edecek; iran, ortadoğu’da güç kazanacak ve nükleer güç hamlesi yapacak, kuzey kore daha da ileri giderek dünyanın 18. nükleer gücü olduğunu açıklayacak…israil’le hizbullah güney lübnan’da savaşarak beyrut yönetimini işlemez hale getirecek..’ peki falcıya soruyoruz, ‘önümüzdeki on yılda küresel ekonominin başına kim geçecek?’

soğuk savaş sona erdiğinden beri, bir tür ‘paradoks’ hali içerisindeyiz. dünyaya dair haberlere baktığımızda bombalı saldırılarla, sivil anlaşmazlıklarla, terör eylemleriyle karşılaşıyoruz, fakat tüm bunlara rağmen küresel ekonomi sağlam denilebilecek adımlarla ilerliyor.
tüm bu haberlere baktığımızda vahşi zamanlarda yaşadığımızı düşünmeden edemiyoruz, yazarsa buna daha olumlu bir şekilde bakmayı yeğliyor; ‘savaşlar ve organize şiddet olayları son 20 yılda çarpıcı bir şekilde geriledi.’ ve bunun ardından sözlerine şunlarla devam ediyor, ‘bugün, büyük ihtimalle insanoğlunun en barışçıl zamanlarında yaşıyoruz.’
bu son sözü görünce okuyucu biraz şaşırabiliyor, en azından ben şaşırmıştım. gözümde insanların yaşadığı onca acı, bildiğim ve bilmediğim binlerce kötü olay canlandı, bu muydu ki insanoğlunun en barışçıl zamanı, ve eğer öyleyse daha ne kadar kötü olabilirdik ki?
ama bunu biraz daha açmaya çabalayınca yazar, bu şaşkınlık halinden kurtulabildim. dünyanın her yanındaki haberlerin anında bizlere ulaşabilmesi, sanıyorum ki en kötü zamanlarda yaşadığımıza dair bir hissiyata sebep oluyor fakat aslında, önceki dönemlerin dev savaşlarından daha az veya eşit derecede olay yaşanıyor dünyada -buna tam ikna olmasam da..-
bence, her şey, her zaman kötüydü, bunları derecelendirmek ne kadar doğru olabilir ki? yazar şunları söylüyor sonra, ve bu sefer ‘evet!’ diyebiliyor okuyucu: ‘insan doğası hala aynıdır, uluslararası politika da öyle. tarih, sakin dönemlerin ardından gelen korkunç katliamlara daha önce de birçok kez tanıklık etti. ve kötülüklerin tek ölçütü rakamlar da değil.’

terörizmin sebebi nedir? bir insan nasıl, ve neden terörist olabilir? nedeni her ne olursa olsun, bunun asla onları haklı çıkarmayacağı ortada, fakat ben asıl nedenin ‘dışlanma’ olduğunu düşünüyorum. yazar da bunu farklı etnik kökenlere, farklı dinlere, aynı dinlerin farklı kollarına mensup insanların yaşadığı olayları örnek vererek açıklamaya çalışmış. hristiyanlar, yahudiler, müslümanlar; şiiler, sünniler, radikaller, ılımlılar, ve daha birçokları… insanların ayrışması ve birbirini çekememesi, birlik olmayı öğrenememesi, aidiyetlerin böyle kocaman harflerle, sanki çok önemliymişçesine göze sokulması..

’11 eylül’ün sebepleri, sonuçları neydi, sorumlusu kimdi?’ soruları da irdelenmiş, bu kısımda da oldukça ilgi çekici yorumlar bulunmakta:
”11 eylül’den sonraki dokuz yılda, merkez el kaide, herhangi bir yere önemli bir saldırı yapamayacak duruma geldi. büyük cihada devam etse de cihatçılar dağılarak daha küçük hedeflere yönelip genelde neredeyse merkez el kaideyle hiçbir iletişimi olmayan gruplar aracılığıyla yerel ölçekli eylemler yapmak zorunda kaldı..*”

”11 eylülden bu yana batıda, özellikle abd’de yapay bir korku ve panik yaratıldı. uzmanlar ciddi verileri görmezden gelerek hoşlanmadıkları her gidişattan anlam çıkarıyor. birçok muhafazakar yorumcu, avrupa’nın islamlaşmasının yakın olduğu üzerine yazılar yazdı, hatta avrupa’yı eurabia diye adlandıranlar da oldu.”

özellikle batı’da terörizmin etki süresinin ekonomik boyutu incelendiğinde, her yeni saldırıyla azaldığı görülüyor. 11 eylül’ün ardından çöken, ve 2 ay boyunca o haliyle kalan piyasalar, sonrasında eski haline geri döndü, 2004’teki madrid saldırısının ardından ispanyol piyasasının düzelmesi 1 ay aldı..2003’teki fas ve türkiye saldırıları da küçük etkilere yol açtı. fakat bu demek değil ki, terörizm eski önemini kaybetti.

kitapta çin ve hindistan’ın takip ettiği politikalara çokça değinilmiş. ve bu iki ülkenin ileride çok daha güçlü olacağı belirtilmiş. bunun dışında daha çokça önemli başlık, soru bulunuyor, bunlardan bazıları,
*büyük açılım
*kapitalizm ve demokrasi
*küreselleşmeye rağmen milliyetçiliğin artması
*post-amerikana geçiş(yazar bu kısmın sonlarında, ‘postamerikan’ tanımıyla ileride dünyanın nasıl ‘olmayacağını’ anlatmak istediği için bu tanımı kullandığını belirtir.)
*bm’nin durumu, temsil gücünü yitirmesi
*imf’nin gücünü kaybetmesi