Daniel Dennett-Brainchildren // 1.Makineler düşünebilir mi?

_collid=books_covers_0&isbn=9780262041669&type=Daniel Dennett, bilişsel bilimler alanında günümüzün önemli isimlerinden. Bilişsel bilimlerin ele aldığı konuları oldukça anlaşılır bir biçimde aktardığı çok güzel kitapları var ve “Brainchildren” da bunlardan bir tanesi. Henüz Türkçe çevirisi olmayan bu kitapta Dennett farklı farklı yazılarını bir araya toplamış. Ben de okudukça buraya öğrendiklerimi not edeceğim. Birinci yazının orijinal başlığı “Can Machines Think?”

“Makineler düşünebilir mi?” sorusunu günümüzde sık sık duyuyoruz. Hatta duymanın da ötesine geçerek üzerine kurgulanmış senaryoları görüyor, kimi zaman kendimizce hayal ediyoruz bunun nasıl olabileceğini. Fakat yaklaşık 70-80 yıl önce, henüz bu soru şimdiki kadar yaygın değilken makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorusu karşısında büyülenen önemli bir isim vardı: Alan Turing. “Computing Machinery and Intelligence” makalesi de bu soruyla başlıyordu: “I propose to consider the question: Can machines think?'” Makalesinin ilerleyen kısımlarında bu sorunun tartışmaya değmeyecek kadar anlamsız olduğunu yazmasına rağmen yaşadığı süre boyunca ürettiği şeyler aslında bu soruya bir cevap bulma isteğinin sonucu gibidir.

Alan-Turing
Alan Turing (1912-1954)

Onun bu konuya yönelik en ünlü fikirlerinden birisi “Imitation Game” olarak bilinen bir oyun/testtir. Bu oyunda bir kadın, bir erkek ve bir de sorgucu bulunur. Sorgucunun görevi, cinsiyetlerini bilmediği iki insana belli sorular yönelterek cinsiyetlerini bulmaktır. Bu sorgulamalar sırasında kişi bir tarafa soru sorarken diğer taraf sorgucunun kafasını karıştırarak işleri daha da zorlaştırır. Peki taraflardan birisi makine, diğeri insan olsaydı sorgulayıcının kafası yine karışır mıydı?

İşte bu soru, makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorgulamasında bizleri önemli bir noktaya taşımış; bizleri insan olduğuna ikna edecek denli ‘akıllı’ bir makinenin düşünebileceği şeklinde bir varsayımı da beraberinde getirmiştir. Günümüzde Turing’in geliştirdiği bu fikir kimilerince etkisiz olarak görülse de Turing Testi hala önemini korumaktadır. Dennett makalesinde teste yönelik eleştirilerden ve kendi fikirlerinden söz ettikten sonra bu konuyu birkaç makineden bahsederek örneklendirmeye çalışır.

Terry Winnograd, yapay zekada karşılıklı konuşabilme becerisi oluşturmak konusunda önemli çalışmaları olan bir isimdir ve Dennett ilk olarak onun dikkat çektiği iki cümleden bahseder. Cümlelerden ilki “The committee denied the group a parade permit because they advocated violence.”, ikincisi ise “The committee denied the group a parade permit because they feared violence.”

Bu iki cümle arasındaki tek fark advocate, yani desteklemek ve fear, yani korkmak kelimeleridir. Bir insan geçmişteki bilgilerine dayanarak normal bir durumda, bir gruba geçit töreni için izin verilmeme sebebinin şiddet durumunun oluşmasından korkmak olabileceğini fakat şiddeti desteklemek olamayacağını anlayabilir. Fakat bir makinenin bunu anlamlandırabilmesi çok daha zordur. Bu nedenle bu tür cümle yapılarını anlamlandırabilmenin de insan/makine ayrımında önemli bir yer taşıdığı söylenebilir.

Dennett’in bahsettiği önemli yapay zeka girişimlerinden bir diğeri ve benim de en çok ilgimi çekeni ‘Parry’ isimli bir chatbot. Psikiyatrist Kenneth Colby tarafından 1972’de oluşturulan bu chatbotun ilginç tarafı ise paranoid şizofreniye sahip bir insanın davranış örüntülerine dair kodları içerisinde barındırması. parry, kendisini mafyaların takip ettiğine dair delüzyonlara, dağınık bir konuşma/yazma biçimine ve öfkeli yapıya sahip bir program olarak tanımlanıyor. Daniel Dennett bu yazıda Parry’den o dönemde Turing Testi’ni geçebilecek düzeye yaklaşan tek ciddi ve ilginç girişim olarak söz ediyor. Psikiyatristlerin Parry ile gerçekten paranoid şizofreniye sahip bir insanı ayıramaması ise bunun göstergesidir. Kendisinden altı yıl önce oluşturulan ve ilk chatbot olarak anılan Eliza ile de ilk online terapi seansı denebilecek bir görüşmeleri olmuştur. Eliza, en başta yalnızca sohbete yönelik bir programken sonrasında doctor adlı kodun eklenmesiyle bir terapistin belli başlı sorularını sorabilen, rogerian terapi biçimini uygulaması hedeflenen(çünkü Rogers’ın yöntemi danışan odaklıdır ve terapist diğer yöntemlere kıyasla daha pasif bir tutum sergiler.) bir programa dönüşür.

Bunların dışında Dennett bu yazısında Luna Programından, Janet Kolodner tarafından üretilen CYRUS isimli yapay zeka örneğinden de bahseder. Vardığı sonuçlar ise Turing Testi’nin gücünü destekler niteliktedir. Kendisi, bir yapay zekanın dünya satranç şampiyonasını kazanabileceğini veya Nobel Fizik Ödülü alabileceğini fakat Turing Testi’ni geçemeyeceğini-en azından uzun bir süre için- söyler. Onun vardığı bu sonuçtan makinelerin düşünebilir hale gelmesi için de daha uzun bir zaman olduğu çıkarımını yapabiliriz. Fakat kim bilir, belki de bu düşündüğümüzden daha hızlı bir şekilde gerçekleşir.

Reklamlar

Adam Phillips-Kreşteki Yabani

Çocukluk, birçoğumuzun özlemle andığı, eğer mümkün olsa geri dönmek isteyeceği türden bir yaşam dönemi. Peki çocuk olmayı neden bu kadar özlüyoruz? Bu soruya verebileceğimiz belli başlı yanıtlar vardır elbette: Sorumluluklarımızın olmayışı veya az oluşu, oyun oynamaya sıkça vakit ayırabiliyor oluşumuz ve daha birçok neden. Fakat gözle görülür yanlarının dışında, farkında olmadığımız ve onu arzu nesnesine dönüştüren başka yönleri de var mıdır çocukluğun?

Adam Phillips, Kreşteki Yabani’de bu soru etrafında gezinmesinin yanı sıra psikanalizin önemli sorularına da cevap arıyor. Çocukluk, rüya, öfke, dil gelişimi, cinsellik gibi farklı konuları içerisinde barındıran bu kitap, aslında tüm bu farklı başlıklar arasındaki bağlantıları bizlere göstererek ve onları bir arada toplayarak psikanalizin ne olduğuna dair kavrayışımızı güçlendiriyor. Henüz kitabın ilk sayfalarında bunu görebiliyoruz:

“Çocuklar bir şeyleri merakla bekleme konusunda sebatkar bir coşku gösterirler; oysa yetişkinler, ellerini uzatıp almaları için bekleyen şeye karşı heveslerini kaybedebilirler. Freud’a göre çocuk arzunun virtüözüydü; hayatın anlamı ancak arzunun doyurulması olabilirdi onun için. Yine de içten ve dıştan en çok tehdit altında görünen, bu iştahtı işte: Bireyin hayatla bağydı. Bir başka deyişle, psikanalizin konusu, insanların iştahını neyin söndürdüğüydü; nasıl olup da bizi hayatta tutabilecek olan yegane şeyin bizi en çok korkutan şey olduğuydu.”

Dünyaya yönelik çalkantılı bir sevgiyle doğduğumuzdan bahseder Phillips. Çünkü o zamanlar dış dünyanın yalnızca bizim arzularımızı karşılamak için var olduğunu ve her şeyin merkezinde yer aldığımızı varsayarız (farkında olmasak bile). Sonrasında bu varsayımın yanlışlığını fark eder ve öfkeye kapılırız. Freud, çocukluğun, insanın sarsılmaz hedefi olduğunu bu nedenle söylüyor olabilir. Belki de bu farkındalığa henüz erişmediğimiz, henüz öfkeye kapılmadığımız zamanlara dönebilme isteğiyle çocukluğu özlüyoruzdur.

Kitapta bahsedilen bir diğer özlem kaynağı ise konuşmayan benliktir. Çocukluğun tamamını kaplamıyor olsa da -hatta bebeklik demek daha doğru olur- hayatımızdaki kısacık bir dönemin sessizlik içerisinde geçtiğini biliriz. Neden konuşamayan benliğimizi özlediğimiz veya konuşabilme uğruna nelerden vazgeçtiğimiz sorularına dair net bir yanıta ulaşamasam da kitaptaki şu kısmın bu durumu biraz olsun açıkladığını düşünüyorum: “Konuşma kişinin isteklerini, kendisi için en çok önem taşıyan şeyleri anlatması demekse, o halde konuşmak küçük düşme riskine girmek de demektir.” Öyleyse konuşarak isteklerini daha kolay aktarabilme fırsatı bulan çocuk bir yandan dil tarafından baskılanmakta, risk altında kalabilmektedir.

Çocukluk başka pek çok yönden özlem duyulan bir şeyken büyümek ise bir “statü kaybı” olarak tanımlanır. Statü kaybına en çok uğrayan ise çocukluk arzularıdır, ve ironik de olsa hedefimiz “zaten neysek o olmak”tır. Gelecek için çabalarken, ileride daha mutlu olmayı umarken bir şekilde geçmişin, çocukluk arzularımızın peşinden gideriz.

Bunların haricinde Adam Phillips’in değindiği daha pek çok ilgi çekici konu mevcut Kreşteki Yabani’de. Kitabın güzel taraflarından bir tanesi ise başta William Blake olmak üzere pek çok sanatçıdan alıntıların, düşüncelerin içerisinde yer almasıydı. Psikanalitik düşünceye karşı nasıl bir tutuma sahip olduğumuz fark etmeksizin Kreşteki Yabani’yi okumanın her birimize farklı bir bakış açısı kazandırabileceğini düşünüyorum.

 

Cézanne’a Fenomenolojik Bir Bakış/ Maurice Merleau Ponty-Göz ve Tin

Göz ve Tin, Maurice Merleau-Ponty’nin Tholonet’te geçirdiği birkaç ayda ortaya çıkan bir eserdir. Ponty, gözlerini Cézanne’ın birçok tablosuna da konu olan Tholonet manzarasına çevirip görmek üzerine, varlık üzerine sorgulamalarda bulunur ve bunun sonucunda filozofun vasiyeti niteliğindeki bu eser doğar. Göz ve Tin’in oluşumunda Cézanne aslında yalnızca bir aracı gibidir. Eserleri aracılığıyla Ponty’nin “Ti to on?”, yani “Varlık nedir?” sorusuna katkıda bulunur. Kitabın Türkçe önsözünde de belirtildiği gibi: “Elbet Merleau-Ponty’nin amacı sanat tarihi ya da estetik kapsamına girecek bir metin yazmak olmamıştır… Ponty bu metni yeni bir ten ve görüş ontolojisi geliştirmeye yönelik felsefe düşünceleriyle resim konusunun çakıştığı noktada kaleme almıştır.”

Bense bu eseri zihnimde daha kalıcı bir hale getirebilmek adına öncelikle, anlayabildiğim kadarıyla Göz ve Tin’in nasıl anlamlar taşıyabileceğini ve Cézanne’ın eserlerinin Göz ve Tin’deki yansımalarını yazmaya çalışacağım.

La Mont Sainte Victoire by Paul Cezanne OSA313
Sainte Victoire Dağı (1882), Cézanne

Maurice Merleau-Ponty, fenomenolojiyi sanatla ilişkili bir biçimde ele alması bakımından oldukça özel bir düşünür. Onun felsefesinde beden, görüş, kesişme, ufuk, boyut, derinlik, uzay gibi kavramların önemli bir yeri vardır. Ponty, resim sanatını fenomenolojiyi açıklamak için bir araç olarak kullanırken sanatı “güzellik” yönünden değil, “hakikat” yönünden ele alır, ve bunu dış dünyayı ve zihinde oluşturulan imgeleri resmetme biçimlerinin algının yapısını anlamada önemli bir rolü olabileceğini bilerek yapar.

Ponty, eserine “Bilim, şeylerle oynar(manipüle); onlarda olmaktan vazgeçer.” sözleriyle başlar. Bu sözcükler ve birinci bölümünün tamamı, Ponty’nin niçin var oluşu bilimde veya diğer alanlarda değil de sanatta aradığının açıklaması gibidir. Özellikle “Yazara, felsefeciye danışılır ya da fikir sorulur (…) Onlar konuşan insanın sorumluluklarından kaçamazlar. Müzik ise tersine, Varlık’ın arınmış durumlarından, onun akışından ve geri akışından, büyümesinden, patlayışlarından, kasırgalarından başka bir şey gösterebilmek için dünyanın ve belirtilebilirin fazla berisindedir. Ressam tektir, hiçbir değerlendirme zorunluluğu olmadan her şeye bakma hakkı olan. Sanki onun karşısında bilginin ve eylemin emirleri erdemlerini kaybeder.” sözleri bu noktada önemlidir. Bilginin ve eylemin emirlerinin sanat karşısında kaybolması, her birimizin dünyayı farklı biçimlerde algılamamıza sebep olan deneyimlerin/bilgilerin yok olmasıdır. Böyle bir durumun gerçekleşmesi sonucunda ise her birimiz şeyleri deneyim ve bilgi perdeleri olmadan, direkt olduğu biçimlerde ve aynı görürüz. William Blake’in şu sözleri akla gelir bunları düşünürken: “Eğer algı kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.” Ponty, algı kapılarının temizlendiği ve var oluşun saf haliyle bulunabileceği noktaya sanatın içerisinde ulaşılabileceğini belirtiyordur sanki.

“Ressam dünyaya vücudunu vererek dünyayı resme dönüştürür.” ve görüş ile beden birbiriyle resmin içerisinde kesişir. Görünürün görmeye başlamasıyla hem görüş, hem beden öznel ve nesnel bir hal alır. Beden öznel olduğu kadar da nesneldir ve “Başkası, başka bir bedene sahip olan bir ben’dir.” Bedenin aynı zamanda öznel oluşu ise algılanan dünyaya öznellik payı katar. Baktıklarımız, oldukları hallerinden öte, bizim algıladığımız şekliyle bizlere gözükür. Cézanne’ın deyimiyle “Doğa içeridedir.” Bu sözüyle Cézanne dış dünyayı öznel bir biçimde yorumlayışımızı mı, yoksa bambaşka bir şeyi mi kastediyordu acaba?

Doğanın içeride olduğunu söyleyen bir ressamın varlığını tanımlayan şey, içindeki doğadan dışarıya yansıttıklarının bir bütünü olabilir mi? Eğer öyleyse, Cézanne’ın var oluşuyla özdeşleşmiş doğa-parçalarından bir tanesinin ve belki de en önemlisinin Sainte-Victoire Dağı olduğunu söyleyebiliriz. Sanatçının 45 suluboya, 36 tane de yağlıboya resmini yaptığı bu dağın farklı boyutlarla, farklı perspektiflerle ve farklı renklerle tekrar tekrar niçin resmedildiği büyük bir merak konusudur. Cézanne, defalarca bu dağı resmederken sanki varlığın peşinde gibidir. Her bir resimde aynı dağ başka biçimlerde algılanır, varoluş farklı hallere bürünür. Yukarıdaki 1882 tarihli olanda nesneleri birbirinden ayıran kalın çizgiler dikkat çekerken dağın bazı resimlerinde çizgiler o kadar net değildir ve bazılarında derinlik ön plandadır.

0004139_800
Sainte-Victoire Dağı ve Kara Şato (1904), Cézanne 

Çizgi ve derinlik Ponty’nin felsefesindeki, Cézanne’ın ise sanatındaki vazgeçilmez ögelerdir. “Çizgi, klasik geometride olduğu gibi, fonun boşluğu üzerinde bir Varlık’ın belirmesi değildir; modern geometrilerde olduğu gibi, önceden varolan bir uzaysallığın kısıtlanması, ayrılması, değişime sokulmasıdır.” Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir” diyerek açıkladığı durumu Ponty’nin felsefesine “Varoluş çizgiden önce gelir” diyerek dönüştürebiliriz belki de. Göz ve Tin’de Ponty, söz konusu çizgi olduğunda sanat tarihindeki pek çok isme başvurur. Belki Klee’den önce hiçbir çizginin düş görmeye bırakılmamış olduğunu; Matisse’in ise bizlere kendi kenar çizgilerini görmeyi öğrettiğini söyler. 

Derinlik ise Diacometti’nin deyimiyle Cézanne’ın yaşamı boyunca aradığı şeydir. Ponty Cézanne’ın eserlerinde derinlik kavramını şöyle yorumlar: “Cézanne derinliği aradığında, aradığı Varlık’ın bu patlamasıdır(…) Cézanne, kübizmin yeniden söyleyeceğini önceden bilmektedir: Dış biçim, zarf ikincidir, türemiştir, bir şeyin biçim almasını oluşturan değildir…”

Göz ve Tin’de renk konusuna değinilirken ise Cézanne’ın “Vallier’nin Portresi” eserinden bahsedilir. Bu tabloyu Ponty, renkler arasından beyazlara yer açması açısından yorumlar: “Bundan böyle, renklerin işlevi sarı oluş ya da yeşil oluş ya da mavi oluş’tan daha genel bir varlığı oluşturmak, ortaya çıkarmaktır. Varlığın tek bir boyutu olmadığını, tek bir oluştan bahsedilemeyeceğini sanki renkleri yalnız başlarına bırakmayarak, aralarına beyazlar ekleyerek gösteriyor gibidir Cézanne.

0004117_800
Vallier’nin Portresi (1906)

 

Jay Ingram-Belleğin Tükenişi

Yaşlanmak denildiği zaman, özellikle söz konusu ileri yaşlılık olduğunda ne yazık ki birçoğumuzun aklına gelen ilk kelimelerden birisi Alzheimer oluyor. Hakkında pek çok şey duyduğumuz bu hastalığın aslında tam olarak ne olduğunu anlamak için “Belleğin Tükenişi” kitabı güzel bir başlangıç niteliğinde. Jay Ingram kitabında yalnızca Alzheimer hastalığının tarihinden ve hastalığa dair araştırmalardan değil, genel anlamda yaşlılığın doğasından da bahsediyor.

İnsanlar çok eski zamanlardan bu yana gelişim dönemlerini sınıflama, birbirinden ayırma ihtiyacı duymuş. 14. ve 15. yüzyıllarda insanların çoğu yaşlarını bilmese bile yaşamlarını aşamalar şeklinde betimlemeye çalışmışlar ve bu ayrım bazen dört mevsimle ilişkili olarak dört aşamayla, bazen de Shakespeare’in “Beğendiğin Gibi” oyununda da belirtildiği üzere yedi aşamayla açıklanmaya çalışılmış. Günümüzde, gelişim psikolojisinde yaygın olarak sekiz süreçten bahsediliyor olsa da hala pek çok farklı kuram mevcut ve her biri farklı tür ve sayıda gelişim döneminden söz ediyor. Yalnızca kuramlar değil, sanat eserleri de bu konuyu ele alıyor. Kitapta da ismi geçen ve yaşam dönemlerini çok güzel bir biçimde betimleyen bir sanat eseri mevcut: “The Voyage of Life”

632487_poster_l.jpg

Aslında dört farklı tablodan oluşan bu devasa Thomas Cole eserinin yalnızca yaşlılık kısmını buraya ekledim. Tabloların her birine bakıldığında ilk ve son tablo arasındaki farkı görmek eseri daha da etkileyici bir hale getiriyor. Cole, eserlerinde yer yer dini imgeler kullanan bir sanatçı olarak burada da melekler yoluyla bu vurguyu yapıyor. The Voyage of Life’ın çocukluğu anlatan ilk kısmında, meleğin kıyıda uğurladığı, güzel bir manzara eşliğinde yolculuğa çıkan bir çocuğu  görürüz. Sonrasında çocuk gençleşir, yolculuğu devam eder fakat manzaranın güzel havasına bulutlar da dahil olmuştur. Ardından bir yetişkine dönüşen adamı fırtınanın ortasında, korku içindeyken görürüz. Melek uzaklaşmıştır ve korku içindeki adamı yalnızca bulutların ardından izlemektedir. Ardından, burada da gördüğümüz yaşlılık evresi gelir. Dalgalar durmuş, bulutların ardından güneş ışıkları etrafa vurmaya başlamıştır. Bu defa yaşlı adamın hem yanında, hem de gökyüzünde bir meleğin olduğunu görürüz.

Cole’un betimlediği yaşlılık bizlere hem genel anlamda bir durağanlaşmayı, hem de ölümü hatırlatıyor. Şimdilerde yaşlılığın bizde uyandırdığı düşünce ve duygular hemen hemen aynı olsa bile bunlara eklenen farklı durumlar da mevcut artık. Alzheimer gibi.

Alzheimer hastalığı 1906 yılında, belleğinde ciddi problemler olan Auguste Deter’in ölümünden sonra beynini inceleyip sonucunda nöronların sayısında belirgin bir azalmayı ve karanlık ipliksi yapıların varlığını saptayan Alois Alzheimer sayesinde fark edildi. Gerçi o zamanlar kendisi pek ciddiye alınmamıştı. Sonraları Emil Kraepelin Psikiyatri El Kitabı’nda onun adıyla andığı bu hastalığa yer verince Alzheimer hastalığı iyice bilinir hale geldi. Bundan öncesinde Alzheimer diye bir durumun varlığından bahsedemez miyiz öyleyse? Aslında tarihi kayıtlarda Alzheimer hastalığına çok benzeyen bazı durumlardan bahsedilmiş. “Dört bin yıl önce Mısırlılar bellek kaybının yaşlılıkla birlikte ortaya çıkabileceğini fark etmişler.” Pisagor, Hipokrat ve Galen de buna benzer durumlardan söz etmişler. Hatta kitapta Jonathan Swift’in bizzat bu durumu yaşamış olabileceğine dair bazı yazılarından da söz ediliyor.

“Alzheimer hastalığındaki ilk patolojik belirti sinapsların kaybolmasıdır; nöronların ölümü daha sonra gelir.” Alois Alzheimer’dan bu yana plak ve düğüm oluşumunun da Alzheimer hastalığının temel özelliği olarak görüldüğünü biliyoruz. Fakat bu durum biraz karmaşık, çünkü bazı deneylerde bu hastalığa sahip olmayan ama beyninde plak ve düğüm oluşumu gözlenen birçok var. “Rahibe Araştırması” adlı ünlü çalışmada bunun örneklerine rastlanmıştır. Bu çalışmada çok ilginç bir sonuca daha ulaşılmıştır: Çalışmaya katılan rahibelerin 20 yaşındaki yazma becerileri, fikir yoğunlukları ne kadar fazlaysa Alzheimer hastalığına yakalanma oranları da o kadar düşüktür. Bunlara ek olarak yaşam koşullarının Alzheimer oluşumunda büyük bir etkisi olduğu da biliniyor. Ayrıca şeker tüketiminin bu hastalığın oluşumu üzerindeki etkisi de göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek artık.

Kitapta bunlara ek olarak yaşlılığa ve Alzheimer hastalığına dair daha pek çok bilgi mevcut…

Bilimsel Yönteme Eleştirel Bir Bakış: Feyerabend’in Anarşist Bilgi Kuramı

“Anarşi” sözcüğü, Yunanca’da otorite karşıtı veya yönetici yokluğu anlamındaki anarkhia’dan gelir. Anarşist düşünce ilk ortaya çıktığı günden bu yana bireyci anarşizm, pasifist anarşizm, anarşist-sendikacılık, yeşil anarşizm gibi farklı dallara ayrılmış olsa da tüm bu dalların ortak noktası ister devlet, ister okul, ister işveren olsun, her türlü harici otoritenin dışlanmasıdır. Anarşist düşüncede daha az yer verilen bir otorite türü ise bilimsel yöntemdir. Paul Feyerabend, “Yönteme Karşı” eserinde anarşistlerin bu meseleye fazla değinmemesini şu şekilde eleştirir: “Aklın yasalarının veya bilimsel pratiğin yasalarının aptallaştırıcı etkilerinin profesyonel anarşistlerce bu kadar nadir incelenmiş oluşu şaşırtıcı bir şeydir. Anarşistler her türlü kısıtlamaya karşı koyarlar ve bireyin yasalar, ödevler, yükümlülüklerce engellenmeden özgürce gelişmesine izin verilmesini isterler. Buna rağmen bilim insanlarının (…) dayattıkları katı kuralları itirazsız kabul ederler, hatta bazen bunları bizzat anarşizmin bünyesine dahil ederler.” der ve ardından bizlere anarşist bir yöntembilim sunar. “Bu deneme anarşizmin belki en çekici siyasal felsefe olmasa bile bilgikuramı ve bilim felsefesi için kesinlikle harika bir ilaç olduğu kanaatiyle yazıldı.” sözlerinin ardından bunun sebeplerini açıklamaya koyulur Feyerabend.

Anarşist yöntembilim, Feyerabend tarafından ‘birinci dünya bilimi’ şeklinde tanımlanan günümüz bilimine karşı çıkar. Avrupa’daki bilimsel devrimden doğan ve şimdilerde dünyanın her yerinde öğretilen birinci dünya bilimine ‘akılcılık’ denen, “bilimin sistematik ve açıkça belirlenebilir bir tarzda üretildiğini ve diğer tüm gelenekleri hükümsüz kıldığını öne süren ideoloji” eşlik eder. Birinci dünya bilimi Avrupa’da doğduğu ve artık tüm dünyaya yayıldığı için dünyanın geri kalanında bilime, bilimsel yöntemin gelişimine dair hiçbir uğraş gösterilmemiş gibi bir algı oluşmasının sebebi ise hakim bilim anlayışının batılı olmayan bilim anlayışını dışlaması, önemsememesi ve nihayetinde “üstünkörü bir tarafa kaldırılıp atılması”na sebep olmasıdır. “Ve birinci dünya bilimi kabul edildiyse bu, daha iyi bir anlayış ya da daha iyi bir yaşam ürettiği için değil; daha iyi silahlar ürettiği içindir.”

Saygın (2016): “Feyerabend, bilimin artık tıpkı orta çağda kilisenin üstlendiği rolü üstlendiğini söyler çünkü bugünün bilimi tıpkı orta çağdaki kilise gibi dogmatik ve dayatmacıdır. Onun deyişiyle “bildiğimiz şekliyle” bilim kendisinden başka hiçbir gücü kabul etmez, kabul edenleri de dışlar ve ciddiye almaz. Oysa bilim, dünyadaki onlarca bilgi üretme biçiminden biridir ve tüm üstünlük savları yersizdir. Fildişi kulelerine hapsedilmiş bilim, Feyerabend’in en önemli ideali olan özgürlük ile uyumlu değildir. Feyerabend felsefesinin özünde insanı savunduğu için bilimin insanileşmesini, olumlu veya olumsuz tüm insani özellikleri taşıması gerektiğini düşünür. Öyle ki, bilim ona göre insanileştiğinde ve eteğinde ne varsa ortaya döktüğünde faydalı hale gelecektir” (s.23).

Yönteme Karşı’da anarşist yöntembilim açısından Feyrabend’in vazgeçilmez gördüğü temel ilke, “ne olsa uyar”dır. Ne olsa uyar ilkesi, bilimde katı kurallara, “nesnellik” ve “gerçek” gibi terimlerle bilginin fakirleşmesine neden olan görüşlere karşı çıkışın bir sonucu sayılabilir. Feyrabend kitabında bu ilkeyi direkt açıklamaktansa bunu özellikle fiziğe, Galileo’nun görüşlerine örnekler vererek ve “karşıt-tümevarımcılık” olarak adlandırdığı yöntemini açıklayarak yapar. Karşıt-tümevarımcılık artık kesin gözüyle bakılan, doğrulanmış deney sonuçları ile çelişen hipotezleri kullanır. Çünkü bir kuramı çürütebilecek kanıtları ancak onunla çelişen kuramlar yoluyla bulabiliriz. Bizler, şimdilerde bu tür bir yöntemi kullanmak yerine test etmek istediğimiz bir hipotez için şu adımları uyguluyoruz: Geçmişteki araştırmalarla uyma zorunluluğu bulunan bir hipotez belirliyoruz. Hipotezimizi test etmek üzere deneyler gerçekleştiriyor/veri topluyoruz. Ardından bu deneylerin hipotemizi doğrulayan anlamlı bir sonuç verip vermediğine bakıyoruz. Yaptığımız şey, bir çözümlemeden öteye gidemiyor. Oysa “bir kuramın en önemli biçimsel özelliklerinden bazıları karşılaştırmayla bulunur, çözümlemeyle değil, ve bir biliminsanı işin içine başka görüşleri de sokmak zorundadır, yani çoğulcu bir yöntembilim benimsemelidir.

Peki anarşist bir yöntembilim gerçekten mümkün müdür? Şimdiye kadar çoğumuz günümüzün yaygın bilim anlayışı dışındaki bir anlayışı ne okullarımızda, ne de çevremizde duymamışızdır. Kendi adıma, bilimsel yöntemi uygulayıp öğrenme noktasında odak noktam -deneyimim az olsa da- psikoloji bilimi. Bilimsel yöntemin psikolojide kısıtlayıcı bir yeri olabileceğini sık sık düşünmüş olsam da şimdiye kadar sadece tek bir bilimsel yöntemin varlığından haberdar olup her yerde bunu öğrendiğim için alternatif bir bilim anlayışının var olabileceğini aklımdan geçirmemiştim bile. Yönteme Karşı kitabında Feyerabend çoğunlukla fizik üzerinden fikirlerini örneklendiriyor olsa da aslında eleştirdiği noktalar tüm bilimler için geçerli. Psikoloji, insan gibi bir varlığı incelediği ve bunu önceden var olan ve başka bilim alanları için geliştirilen metodları kullanarak yaptığı için doğa bilimlerine göre aslında yöntem açısından daha büyük bir kriz içerisinde olabilir. Kullanılan yöntem uygun olmadığı zaman elde edilen bilgiler ne kadar doğrudur ki? Bilmiyorum, fakat yöntem sorunu çözülmeden elde ettiğimiz ‘bilimsel gerçekler’ için bir gerçeklik probleminin oluşabilmesi beklenmedik bir durum değil gibi gözüküyor. Feyerabend bunu yer yer zor anlaşılır bir biçimde, Yönteme Karşı’sında uzunca eleştiriyor ve bu konulara dair henüz bilmediğim, öğreneceğim çok fazla şey olmasına rağmen kitabı okuduktan sonra sanırım şunları söyleyebilirim: Anarşist-yöntembilim mümkün ve gereklidir.

 

KAYNAKÇA

Feyerabend, P.,(2001), Yönteme Karşı, Ayrıntı Yayınları.

Ward, C.,(2008), Anarşizm, Dost Yayınları.

Saygın, A., (2016), Paul Karl Feyerabend’in bilim anlayışı, Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, 2016, 1, 16-24

wassily kandinsky-sanatta ruhsallık üzerine

small-pleasures-1913.jpg!Large

bir sanat eserinin niçin ‘öyle’ olduğu üzerine ne kadar düşünürsek düşünelim, biliriz ki aklımıza gelen tüm nedenler yalnızca bir olasılıktır. sanatçının kendisinden eserine dair, neden bu eseri o şekilde yaptığına dair düşüncelerini alamadıktan sonra da olasılık olarak kalmaya devam edeceklerdir. işin ilginç yanı, eserini onu oluşturan sanatçı bile bazen tam olarak açıklayamayabilir. sanatı böylesine gizemli yapanın da bu olduğunu düşünüyorum. kandinsky, belki de bunları düşünerek “sanat eseri, gizemli ve gizli bir biçimde sanatçıdan doğar. ondan yaşamını ve var oluşunu kazanır. varlığı tesadüfi ya da mantıksız değildir.” der. bu gizemi biraz olsun anlaşılır kılmak adına, bence her sanatçı ardında kandinsky gibi yaptığı eserleri ‘neden öyle yaptığına’ ve sanata dair düşüncelerini kayda geçirmelidir.

yalnızca yaptığı resimler yoluyla tanınan bir sanatçının düşüncelerine de yazılı şekilde tanıklık edebilmenin sanata olan bakışımızda önemli değişiklikler doğurabileceğini düşünürdüm. bu nedenle kandinsky’nin sanatta ruhsallık üzerine’sini kütüphanenin bir köşesinde görünce heyecan duydum.

kandinsky, müzikle de en az resimle olduğu kadar ilgili bir sanatçı. bunu resmi müziğin kavramlarıyla açıklamasından, debussy’nin, wagner’in, mozart’ın, beethoven’ın melodilerini resimlerle özdeşleştirmesinden, her rengi bir müzik aletiyle eşleştirmesinden anlayabiliriz. bu nedenle kandinsky bir sanat dalının diğer sanat dallarından bağımsız hareket edemeyeceğini söylediğinde, okuyucu şaşırmaz. “bir sanat dalı öncelikle diğer sanat dallarının metodlarını nasıl kullandığını öğrenmelidir. böylelikle bu metodlar, ödünç alanın sanatına uygun bir şekilde aktarılabilir.” der kitabında. kandinsky’nin bu görüşlerinden haberi olmadan da insan onun resimlerinden bir müziğin duyulduğunu hissedebilir aslında. onun bu düşüncelerini okurken, sanatın bilim dallarından da müthiş bir kaynak elde edebileceğini düşünmeden edemedim. fakat söz konusu yöntem olduğunda da sanat ve bilim birbirini besleyebilir mi, bunu bilmiyorum.

kitapta özellikle form ve renkten bahsedilen kısımlar etkileyiciydi. kandinsky, formun iki işlevinden bahsediyor: somut bir nesne meydana getirmek için yüzeyleri sınırlamak ya da yalnızca somut olmayan bir varlığı betimleyerek soyut kalmak. bu iki ucun arasında, bu iki unsuru da içeren, somut ve soyut olarak tanımlayamadığımız formlar bulunur. formun yüzeysel anlamı ‘renk yüzeylerini ayıran çizgi’ olsa da, içsel anlamına bakıldığında ‘form armonisinin yalnızca insan ruhundaki uygun bir titreşime dayanması gerektiği açıktır ve bu da içsel ihtiyacın ikinci yol gösterici ilkesidir.”

söz konusu renk olduğunda ise kandinsky’nin sayfalar boyunca renklerde bulduğu ve bizlerin hiç dikkat etmediği ne kadar çok anlamı bulabildiğini görürüz. o sayfalardan bazılarını buraya ekleyeyim:

 

kandinsky kitabının sonlarında sanatçılar üzerine fikirlerinden bahseder. “sanatçının söyleyeceği bir şey olmalı. çünkü amacı forma hakim olmak değil, onu içsel anlamına uyarlamaktır.” der ve ardından güzelin içsel bir kaynaktan geldiğini, içsel ihtiyaçla meydana getirilen, ruhtan kaynaklanan şeyin güzel olduğunu söyler.

 

 

 

daniel chamovitz-bitkilerin bildikleri

geçmişten bugüne dek bitkilerin de bizler gibi görme, duyma, hissetme, hatırlama gibi özellikleri taşıyıp taşımadıkları hep merak konusu olagelmiş. bu merakın ürünü olan kimi deneyler o kadar şaşırtıcı sonuçlar doğurmuş ki, insanların bitkileri algılayış biçimleri de günden güne değişmiş. bu kitapla beraber benim de bitkilere dair algım çokça değişti ve onlarla ilgili daha öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu fark ettim. günümüzde bitki sinirbilimi diye bir alanın var oluşu ve şimdilerde, özellikle yurt dışında “bitkilerde bilinç” meselesinin çalışıyor olması aslında bu alanın da sandığımızdan daha ileride olduğunu gösteriyor.


“taşların hareket ettiği ve ağaçların konuştuğu vakidir.” -shakespeare, macbeth

*bitkilerin gördükleri

charles darwin’i çoğumuz “türlerin kökeni” çalışması ile tanıyor olsak da, kendisinin bitkiler üzerine de pek çok deneyi bulunmaktadır. bir kitabında ” bir kısmı yatay ışığa doğru eğilmeyen..bitki son derece azdır.” der. bitkilerin ışığa doğru eğilmesini açıklayan “fototropizm”durumu üzerinde sonraları da pek çok deney yapılmıştır. julius von sachs, mavi ışığın bitkilerde fototropizmi harekete geçiren temel renk olduğunu yine o dönemlerde keşfetmiş. darwin ve oğlu, fototropizmin fotosentezle ilişkili olmadığını, bunun bitkilerin doğasında var olduğunu savunmuş ve bunun için bazı deneyler yapmışlar. bir kanarya otunun oldukça az bir ışığa 3 saat içinde eğildiğini keşfettikleri bu deney ardından başka deneyleri de doğurmuş. “bitkilerin ışığı “gördükleri” kısım neresidir?” sorusundan bitkibilimin en klasik deneylerinde birisi doğmuş. fidelerin farklı farklı yerlerinin kapatılıp hangilerinin ışığa eğildiğinin gözlemlendiği bu deney, “bitkinin sürgünün ışığı gördüğünü ve bunu bitkinin orta kısmına taşıyıp eğilmesini sağladığı” bilgisini ortaya çıkardı. kırmızı ışığın gece saatlerinde süsenlerin üzerine tutulmasıyla bu bitkilerin dışarıdaki diğer süsenlerden bile daha güzel çiçek açması ve kırmızı ışık uzaklaştırıldığında ise çiçek açmalarının durması ilginçtir. bitkilerde de bizdekiler gibi birçok fotoreseptör bulunur. “kör” bir bitkinin nasıl olabileceği sorusu, bu fotoreseptörlerin olmadığı bir durumun ne gibi sonuçlanacağı fikrini de düşündürmüştür. korneff bu düşünceler eşliğinde arabidopsis thaliana bitkisini mutasyona sebep olacak bazı kimyasallara maruz bırakıp kimi fotoreseptörlerini kusurlu hale getirdiğinde, gerçekten de bitkilerin o fotoreseptörlerin algıladığı renklere duyarsızlaştığını gördü. fitokromu olmayan bitki, kırmızı ışık altında karanlıktaymış gibiydi. dolayısıyla bitkilerdeki görmeden bahsederken bunun insanlardakinden çok farklı olduğunu bilmeliyiz. bitkilerin de pek çok reseptörü vardır ve bunlardan her biri bitkiyi farklı durumlara/renklere/ışığa/zamana karşı uyarır. bitkiler görsel sinyali fizyolojik düzeyde tanımlanabilen bir bilgi haline getirebilirler. (kriptokrom sayesinden içsel saatlerini ayarlamaları da çok ilginç mesela…) bizden farklı olarak, bitkiler ışık sinyallerini resme dönüştürecek bir sinir sistemine sahip değiller. “ama bitkiler de biz de ışığı algılarız.”

*bitkilerin hissettikleri

bitkiler, onlara dokunduğumuzu hissederler. bunun da ötesinde “sıcakla soğuğu ayırt edebilir ve dallarının rüzgarda salındığını bilirler.” sarmaşık gibi, nesnelere temas halindeyken hızla büyümeye başlayan veya venüs sinek kapanı gibi, yapraklarına sinek konduğu zaman anında kapanan bitkiler, bu durumu açıkça gösterir. ayrıca bitkiler kendilerine çok fazla dokunulmasından pek hoşlanmazlar. “zira bir bitkiye dokunmak veya onu sallamak o bitkinin büyümesinin durmasına yol açabilir.” bitkilerin dokunmaya karşı hassasiyetleri bizimkinden oldukça farklıdır. örneğin itdolanbacı bitkisinin dokunma duyuları insandan on kat daha hassastır. kitapta bitkilerin hissettiklerine dair en ilgimi çeken iki kısım, bitkilerin dokunma sonra büyümelerinde yavaşlama/durma olabilmesi ve zarar gören bir yaprağın aynı daldaki diğer yaprakları uyarabilmesiydi. ikinci durumun açıklandığı sayfayı buraya da ekleyeyim:

kitapta bunlara ek olarak bitkilerin kokladıkları, duydukları, konumlarına dair bildikleri ve hatırladıkları şeklinde birbirinden ilginç kısımlar da bulunuyor…

arkadi ve boris strugatski-uzayda piknik/ pikniğin anlamı ve insanın kendi türüne atfettiği değer

arkadi ve boris strugatski kardeşlerin “uzayda piknik” eseri, tüm iyi-edebiyat sınıfına dahil olan bilimkurgu eserleri gibi bizi kendimize ve insanlara dair çokça düşünmeye teşvik eden bir roman. romanın özellikle bir bölümü aslında gerçekleşen tüm olayların başlangıç noktası ve geleceğiyle ilgili bizleri aydınlatıyor.

noonan ve biliminsanın konuştuğu sayfalardan bahsediyorum. bu sayfalar “piknik” diye tanımlanan şeyin ne olduğundan insanın ne olduğuna kadar varan bir diyaloğu içeriyor. dünya dışı canlıların dünya’ya gelip birtakım artıkları bazı yerlerde bırakmalarının insanları nasıl etkilediğini ele alan bu kitap, o maddelerin olduğu yerlere “bölge” dendiği, stalkerların bu tehlikeli yerlerde artıkları aradığı ilginç bir evrene götürüyor bizi. noonan ve bilim insanı ise, sandalyelerinde oturup “nedir tüm bunların anlamı?” diye sorguladıklarında müthiş bir diyalog doğuyor. insanların birçoğu uzaylıların gerilerinde bıraktığı bu maddelere birçok anlam yüklüyor ve noonan da bu kişilerden bir tanesi. insanlarla iletişim kurulmak istendiği, bu canlıların geri geleceği gibi teoriler heyecanla konuşulurken bilim insanı, bunu bir piknik olarak tanımlıyor ve şunları söylüyor: “bir piknik düşün. bir orman canlandır kafanda, bir köy yolu, bir çayır. bir araba köy yolundan çayıra gidiyor, ellerinde şişeler, yemek sepetleri, transistörlü radyolar ve kameralarla bir gurup genç arabadan iniyor. ateş yakıyorlar, çadır kuruyorlar, müzik açıyorlar. sabah olunca da gidiyorlar. gece boyu olan biteni korkuyla izleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları yerden çıkıyor ne görürler? otlara dökülmüş benzin ve yağ. etrafa saçılmış bujiler ve filitreler. çaputları patlak ampüller ve geride bırakılmış bir ingiliz anahtarı..”

bilim insanı, çoğu insanın düşündüğünün aksine dünya dışı varlıkların insanları umursamadığını, hatta görmediğini söyler. bunları duyduktan sonra noonan bilim insanlarının her birine olan nefretini belirtir, ve “insanı böyle aşağılama hakkını nereden alıyorsunuz?” der öfkeyle.

aslında bilim insanının yaptığı insanı küçültmek değil, var olanı göstermektir yalnızca. peki biz insanı bu denli yüceltme hakkını nereden alıyoruz? binlerce yıldır insanın üstünlüğüne o kadar inanır olduk ki, her kavramı insana göre ele almaya başladık. hayvanların, bitkilerin hiçbir şey hissedemediğine, akıl ve bilinç denen şeyin insana özgü olduğuna inandırdık kendimizi. bu ise bizim dünyayı asla tam olarak kavrayamamamız gibi bir sonuca sebep oldu. yine “uzayda piknik”in bu kısımlarında, bu konu bilim insanı tarafından çok güzel açıklanmıştı.

noonan ve biliminsanı arasında geçen konuşma esnasında “xenologia” diye bir yöntemden bahsedilir. “bu yöntemin temeli insan psikolojisi biliminin dünya dışı akla da uygulanabileceği şeklinde, geçersiz bir kabule dayanır.” noonan bunun niçin geçersiz olduğunu sorduğu zaman biliminsanı “çünkü insan psikolojisi hayvanlara uygulamaya kalkışan biyologlar zamanında kafalarını duvarlara çarptılar. hem de dünyadaki hayvanlara, dikkatinizi çekerim.”

akıl nedir? insanda bile aklın ne olduğunu bilemezken diğer canlılarda bu kavramı anlamaya çalıştığımızda bu kadar zorlanmamız, onları farkında olmadan insan üzerinden anlamaya çalışmamız normal. fakat bu düşünce yapısı bizleri yanlış bilgilere götürüyor. eğer günün birinde dünya dışı varlıklarla karşılaştığımızda ve onların akıllı olup olmadığını anlamaya çalıştığımızda muhtemelen şu tanımı kullanacağız: “eğer dünya dışı varlık insan psikolojisine sahip olma onuruna mazharsa akıllıdır.” ve bu tür bir düşünce, muhtemelen bizi yanlış sonuçlara götürmeye devam edecek.

bir yaz gecesi rüyası

“biz gölgeler kusur işediysek eğer,

şöyle düşünün ve bizi hoş görün,

bu hayaller görünürken sahnemizde,

siz de biraz kestirdiniz yerinizde.”

 

oyunun son perdesinde yer alan, peri puck’a ait bu dörtlük bize “bir yaz gecesi rüyası”na dair çokça fikir verebilecek nitelikte. hayallerin ve gerçeklerin nasıl iç içe geçtiğini, bir oyunun içindeki hayali-oyunun seyirci/okuyucu dilerse gerçeğe dönüşebileceğini gösteriyor “bir yaz gecesi rüyası” bizlere.

üç farklı topluluğun(periler, işçiler, aşıklar) kesişiminden doğan karmaşalar oyunu sıradışı bir hale getirmiş. puck’ın yanlış kişiye iksir sürmesi, bottom’un kafasının bir eşeğin kafasıyla yer değişmesi, aşıkların uyandıklarında gerçekleri bir rüyaymışçasına algılamaları bu sıradışılıklardan yalnızca bazıları. özellikle işçilerin “pyramus’la thisbe’nin içli ve hazin komik aşkı ve haince ölümleri” adlı, başlığından içeriğin tümünü açıklayan oyun için rol dağılımı yaptıkları kısım oldukça komikti. shakespeare’in yaşadığı dönemlerde kadınların tiyatroda rol almaları yasaktı ve bu rolleri erkekler oynuyordu. kadın rolünü alan flute ve her rolü isteyen bottom arasındaki diyalog beni güldürdü:

 

20181016_103146-1

 

 

“psikanaliz ve shakespeare” adlı kitapta da oyunun düşsel yanına vurgu yapılmış. k. m abenheimer, bu komedinin “zaman , toplum ve ahlaksallığın dışındaki bir durumun görünümü olduğunu söylerken, weston a gui ise, freudcu bir bakış açısıyla yine düşlerin oyundaki yerinden bahseder. oyunda düş diye tanımlanan altı yaşantı var, fakat bottom perileri gören tek kişi olduğu için onunki bir “anahtar düş” niteliğinde. gui, ayrıca oyunda bottom’un başına gelenleri “çocukluk çağı mutluluğunu yeniden yaşamak” şeklinde yorumluyor. “oyun, daha üst psikanalitik düzeyde öedipal bir tema ile ilgilidir” bir diğer yoruma göre. kendini, sevdiğini veya ebeveynini dönüştürmek kaydıyla bir babanın yasakladığı kişiyi kazanmaya dair bu çaba, uygun dönüşümleri gerçekleştirmek adına çocukluğa veya deliliğe bir gerilemeyi gerektirmektedir.

klasik müziğe dair notlar

geçenlerde kütüphanede, rafların arasında dolanırken yine ilgi çekici bir sürü kitaba rastladım. kütüphanedeki kitaplara çok sık yenilerinin eklenmediğini biliyorum, fakat buna rağmen 3. yılıma giriş yaptığım şu günlerde, okul kütüphanesinde hala daha önce hiç görmediğim bir sürü kitaba rastladığımda şaşırıyorum, mutlu oluyorum. bu kitaplardan bir tanesi de lütfü erol’un “neden klasik müzik?” adlı kitabıydı. ondan edindiğim bilgileri bir daha unutmamak adına yer yer alıntılar da yaparak buraya özet şeklinde not almak istedim.


müzik, insanın var oluşuyla beraber başlar. doğadaki sesler, insanın kendi sesi ve bunların birleşiminden doğan melodiler, taşlarla ve doğanın diğer araçlarıyla çıkarılan sesler…her biri müziğin ilk adımları niteliğinde aslında. helenistik dönemdeki kayıtlara baktığımızda, homeros müzikten “insan kişiliğini etkileyen bir güç” diye bahseder. pitagoras ve platon müziği bir sanat olduğu kadar matematik olarak da görürken aristoteles “müzik doğrudan ruhsal tutkuları dile getirir” der, ve ekler “kötü müzik dinlemeye alışanın kişiliği de kötü yönde gelişecektir…”

ortaçağ avrupasına baktığımızda katolik kilisesinin baskısıyla ve dolayısıyla müziğe de yapılan baskılarla karşılaşırız. kilise o zamanlar çalgısal müziği yasaklamış, yalnızca insan sesinin kutsal olduğunu belirtmiştir. bu dönem içerisinde müzik avrupa’da oldukça yavaş ilerlemiş, söylenen şarkıları kağıda geçirme fikri doğana kadar bile yıllar geçmiştir. yıllar sonra seslere ad vermeyi ilk düşünen kişi romalı boethius olmuş, notaların ‘do re mi…’ şeklindeki dizilimini ise guido arrezo bulmuştur. bu adları ise bir ilahinin her satırındaki ilk heceden almış olması ilginç bir noktadır. ortaçağda kilise baskısının egemenliğinden bahsedilse de, zaman içerisinde müzik kilise dışına çıkmaya başlamış, müzik aletlerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. özellikle ortaçağ ve rönesans arasındaki “gotik dönem” diye adlandırılan zaman diliminde insan sesi ve müzik aletlerinin birlikteliğinden oluşan çokseslilik gelişmiştir. rönesans döneminde ise bu gelişim daha da hızlı bir hal almıştır.


*barok dönem müziği:

1600-1750 yılları arasında kalır. italya’da operanın doğuşundan bach’ın ölümüne kadar geçen süreyi kapsamaktadır. bu dönem, klasik müziğin bugün en bilinen şekline eriştiği dönem diye de nitelenir. “barok” kelimesi portekizce barocco, yani ‘biçimsiz inci’den gelir. gösteriş ve görkem, duygusal etkilenim, karşıtlıklar bu dönemin sanat anlayışında ön plana çıkar. keman bu dönemde en önemli çalgı halini akmıştır.

bazı dönem sanatçıları:

claudio monteverdi, arcangello corelli, george philipp telemann, george friedric haendel, johann sebastian bach, antonio vivaldi.

*klasik dönem müziği

  1. yüzyılın ikinci yarısını kapsayan bu dönem, bach’ın ölümünden beethoven’ın ölümüne dek sürer. operada gluck’un devrimi, mozart, haydn ve beethoven’ın etkileri dönemin öne çıkan yanlarıdır. barok dönemine kıyasla klasik dönem müziği daha sade, süsten uzak gözükür. yalnızca soylulara hitap eden müziğin yerini halka da hitap edebilen bir müzik biçimi almıştır. bu dönem içerisinde yaratılan en önemli biçim senfoni, en önemli çalgısal biçim sonattır. piyanonun önemi artmıştır.
    bazı dönem sanatçıları:

mozart, beethoven, gluck, haydn.

*romantik dönem müziği:

19.yy’da yayılmaya başladı. dönem bestecileri müziğin estetik oluşunu kesin kurallardan arındırmak, etkileyicilik ve şiirsellik gibi kavramları da dikkate almaya çalışmak istemişlerdir. “romantik müziğe ait asıl estetik yanlar özellikle almanya ve orta avrupa’dan gelir…(schubert, weber)” dönem bestecileri müzik haricinde başka sanat dallarıyla da ilgiliydi. bu, müzik eserlerini senfonik şiirin oluşmasına sebep olacak kadar zenginleştirdi. (berlioz ve lizst*) bütün türlerde ifade özgürlüğü, öz-anlatım ön plana çıktı. öyle ki mahler gibi kimileri özel hayatlarından alıntıları senfonilerine yaydı. dönemin gözde türü ise operaydı.

20. yy’da klasik müzik:

empresyonizm müzikte yaygınlaşmaya başladı. ulusal eğilimler artış gösterdi.

bazı dönem bestecileri:

debussy, ravel, satie, stravinsky, schoenberg…

—günümüz—