hayal gücü ve çocuklukta kurulan hayaller

‘hayal gücü’ sözcüğünü seviyorum. diğer dillerde tam olarak nasıl bir anlama denk düştüğünü bilmemekle birlikte, hayal etme yetisi, ya da kısaca hayal etmek diye tanımlayabileceğimiz durumun türkçe’de hayal gücü diye de sıkça kullanılıyor olması ilginç geliyor. birkaç isim aklıma getiriyorum: düşünce, sevgi, karar, sabır… örneğin bu isimlere ‘yapabiliyor olma’ anlamı katmak için onları şu hale getirmemiz yeterli olur: düşünmek, sevmek, karar vermek, sabretmek. bu kelimeleri hayal gücünde olduğu gibi ‘sevme yetisi’, ‘düşünme yetisi’ şeklinde kullanmak da mümkün olsa bile, hiçbiri hayal gücü sözcüğü kadar yerleşmiş bir halde bulunmaz dilimizde. işte, bu durum ilginç ve bir yandan da güzel geliyor. hayal etmek büyük bir güç, zihnin en büyük gücü belki de. dilimizdeki bu sözcüğün de belki bu durumla bir ilgisi vardır, kim bilir…

beynimizdeki milyonlarca nöronun birbirleriyle olan etkileşimi yoluyla oluşan bu güç, insanın meydana getirdiği tüm yapıların, eserlerin sağlayıcısı konumunda. çocukluk dönemi ise hayal gücü için bir doruk noktası niteliğinde. bu, belki de tüm o nöronların henüz ilişki kurma açışından esnek olması ve henüz bir alışkanlığa kurban gitmemesi ile ilişkili olabilir. insanlar büyüdükçe genelde belli konular üzerine daha çok kafa yormaları gerekir ve hayal güçleri de gittikçe kısıtlanabilir. çocuklukta ise böyle bir durumun söz konusu olmayışı hayal gücünün bu dönemde çok daha verimli bir biçimde kullanılmasını sağlar.

literatürde, çocuklukta hayal gücüne olan yatkınlığın üç önemli davranışın gözlenmesiyle saptanabildiğine dair görüşler yer almakta. bunlar ‘mış gibi oyun’, ‘hayali arkadaşlar’ ve ‘hayali mekanlar’

mış gibi oyun bunların arasında en çok rastlanan durum olabilir. etrafınızdaki çocukların büyük bir kısmının evcilik, doktorculuk gibi oyunlara bayıldığını ve kafalarında oluşturdukları bu ‘oyun roller’e kolayca adapte olabildiklerini görmüşsünüzdür. fakat otizm spektrum bozukluklarına sahip çocukların mış gibi oyunları sevmedikleri ve genel olarak hayal kurmakta zorlanabildikleri de unutulmamalıdır. harris ve kavanugh (1993), 2 yaşından itibaren çocukların farklı nesneleri oyunlarına uygun nesneler olarak hayal edebildiklerini söylerler. bu da çok sık gördüğümüz ilginç bir durum. çocuklar bizlere alakasız gelebilecek bir nesneyi anında oyunları için gerekli olan bir ‘çaydanlık’, bir ‘steteskop’ haline getirebiliyorlar. hatta bizler oyunlarının bir parçası haline gelen o nesnenin ne olduğunu anlamadığımızda biraz da kızarak “hayır o bir çaydanlık!” gibi itirazlarda bulunabiliyorlar.

hayali arkadaşlar, çocukların bir rol ve kişilik verdikleri, konuştukları oyuncakları veya kafalarında oluşturdukları görünmez arkadaşları olabilir. deniz tahiroğlu’nun bunları anlatan makalesini okurken kendi çocukluğumu düşünmeden edemedim. görünmez bir arkadaşım olduğunu hiç hatırlamıyorum ama peluş oyuncakları arkadaş edinmeyi seviyordum. özellikle her an yanımda taşıyabildiğim minik peluşlarla konuştuğumu, onlar yanımdayken daha rahat/güvende hissettiğimi hatırlıyorum.

orta çocukluk dönemine geçildiğinde ise çocukların hayali arkadaştan ziyade hayali dünyalar(paracosm) yarattıkları gözlenmiş.(Tahiroğlu, 2016) yaratıcı bulduğumuz çoğu yazar, biliminsanı küçüklükte hayali dünyalara sahip olduklarını belirtmişler.

hayal kurmak hem çocuklukta, hem de ilerideki dönemlerde bilişsel gelişim üzerinde olumlu etkilere yol açıyor. dil, varsayımsal ve karşıolgusal düşünce, zihin kuramı, yaratıcılık gibi birçok yönetici işlev üzerinde hayallerin yerinin büyük olduğu söyleniyor. çocuklukta hayali arkadaşları, hayali dünyaları olan çocukların bilişsel gelişimlerinin akranlarına göre daha iyi olduğu da saptanmış.

Reklamlar

lem’in yenilmez’i ve insan beynine dair düşünceler

önceden okuduğum bir kitabı bir süre sonra kitaplıktan çıkarıp altını çizdiğim, sayfalarını kıvırdığım kısımları baştan okuduğumda her şeyin zihnimde tekrar canlanmasını, kitabı okuduğum anlarda hissettiğim duyguların aynısını hissetmeyi çok seviyorum. belli aralıklarla bunu uygulamak veya kitabı bitirdikten sonra hakkında bir şeyler yazmak aklımızda kalan şeyleri unutmamıza da engel oluyor. tabii okunan tüm kitapları, akla gelen her düşünceyi kayda geçirmek her zaman mümkün olamayabiliyor. bunu özellikle beni derinden etkileyen bir kitabı bitirdikten sonra daha iyi anlıyorum. yazmayı çok istiyorum, fakat kitabı hangi kelimelerle, ne biçimde tanımlayabileceğimi bulmak zor geliyor. aylar önce stanislaw lem’in yenilmez’ini okuduktan sonra da aynısını yaşamıştım. bugün yenilmez’in kıvrılmış sayfalarına tekrar göz attığımda tekrar büyülendim. lir takımyıldızının oralarda bulunan kondor gezenine giden dünyalılar üzerinden lem, evrimin başka canlılar üzerinde nasıl işleyebileceğine dair müthiş fikirler yürütüyor. buna ek olarak yenilmez’de beynin işleyişiyle ilgili çokça bilginin de öyküye dahil edilmesi sevdiğim bir diğer nokta.

kondor gizemli, sır dolu bir gezegen. bu gizem, oraya ayak basan insanlara ileride zarar vermeye başladığında bile orada kalmaya devam etmeleri ise insanların meraklarına ne olursa olsun yenilmelerinin de bir göstergesi. kahramanımız rohan için romanın sonlarında şöyle bir kısım geçiyor: “rohan hiçbir şeyi imkansız görmüyordu artık, anlamını asla kavrayamayacağı ve gittikçe daha bir karanlıklaşan bu gizeme tanık olmayı arzuladığındandı bu.”

kondor’daki otomat-canlılar, hatta romandaki deyimiyle ‘bulutlar’, “insanın kavrayışı açısından kördü elbette ve bulut için insan, varlığını serebral korteksin elektriksel potansiyelleriyle gösteren hareketli bir nesneydi sadece” ve bulutları o duruma getiren şey hayatta kalmak için, hissettikleri/beyinlerine dalgalar ulaştıran her canlıyı yok etmekti. bu, romandaki en ilginç ve heyecan verici noktalardan bir tanesiydi.

kitaptaki bir diğer ilginç şey “mezar kazıyıcı” adlı aygıt. kısa süre önce ölmüş insanların ‘beynini dinlemek’, bilincindeki son içeriği çıkarmak için kullanılan bu araç kafatasının içine elektrik akımları gönderilmesi yoluyla çalışıyor. lem’in ölü bir insana bu aygıtı taktıkları anı betimleyişi öyle müthişti ki, insan hayranlık duymadan edemiyor. kitabın bu bölümünü tekrar okurken bu mekanizmanın gerçekten uygulanıp uygulanamayacağına, ölümden sonra beynin durumuna dair sorular da beraberinde geldi.

beynin ölümden sonra da birkaç saat boyunca çalıştığı bulunmuş. fakat ölümden sonraki bu zaman diliminde kişinin bilincinin açık olmadığı, belleğinde kalanların kişiye bir rüya gibi görünebileceği şeklinde görüşler mevcut. işin aslını bulabilmek ölmedikten sonra zor gibi gözüküyor… fakat “mezar kazıyıcı” gibi bir araç gerçekten yapılabilseydi eğer, işin aslı belki daha rahat anlaşılabilirdi. kişinin belleğindeki son işitsel/görsel/duyusal ögeleri gösterebilen böylesine bir aleti lem’in 1962 yılında hayal etmesi ise insanı şaşırtıyor.

acaba bu aygıtın gerçekten icat edilebilmesi mümkün müdür ki? sanırım beynin sırlarını çözmek konusunda daha ileri gidilmedikçe bunu anlamak mümkün olmayacak.

erich fromm-marx’ın insan anlayışı

tarihe ismini kazımış, arkasında önemli izler bırakmış insanları anlayabilmek, o insanın ölümünün üzerinden geçen yıllarla birlikte zorlaşıyor sanki. çünkü o kişinin tam olarak neyi söylemek istediği artık diğer insanların yorumuna kalıyor ve her kafadan başka bir ses çıkıyor. yıllarla birlikte bu sesler daha da artıyor ve tabii ki yanlış anlaşılmalar da fazlalaşıyor. bunu hayatı boyunca yalnızca bir eser ortaya koyan bir insanda dahi görebiliriz. çizdiği tek bir tabloya, kendisi öldükten sonra asla kafasından geçmeyen anlamlar yüklenebilir. bir roman çok farklı biçimlerde algılanabilir. düşünce sistemleri de yanlış anlaşılmalara kurban gider ve sonuçları daha da yıkıcı olabilir. bu yanlış anlaşılmaları en net görebileceğimiz isimlerden biri de marx ve onun düşünce sistemidir. işte, erich fromm bu eserinde marx’a dair yanlış anlaşılmaları düzeltmeye çalışıyor. fromm, freud’un ve marx’ın düşüncelerini sentezleyebilmesiyle, psikolojiye sosyolojiyi ve antropolojiyi dahil etmesiyle psikoloji tarihinde kendisine özel bir yer edinmiştir. bu nedenle onun bakış açısıyla marx’ı anlamaya çalışmak da oldukça faydalıdır.

marx’a yöneltilen en önemli eleştiriler onun maddecilikle ilgili görüşlerine karşıdır. marx’ın insanları yöneten en önemli nedenlerin para, refah arzusu ve kar olduğunu düşündüğüne, insanı yalnızca ekonomik bir varlık olarak gördüğüne yönelik inançlar çok yaygındır. fromm, bunların tamamen yanlış olduğunu, marx’ın maddeciliğinin yanlış anlaşıldığını ve onun asıl hedefinin insanın bağımsızlığı, ekonomik kalıplardan ve belirlenmişliklerden kurtulması ve bir insan olmanın onuru ile bütünselliğini yeniden kazanması olduğunu belirtir. böyle bir insan doğayla mücadele etmek yerine onunla bir olacak; özne ve nesne birleşecektir. marx, insanlık tarihini insanların doğayla giriştikleri mücadelenin tarihi olarak görür ve günün birinde insanın doğayla olan çekişmesinin bir son bulacağını, o andan sonra “tarihin birinci perdesi”nin ineceğini ve gerçek insanlık tarihinin başlayacağını söyler. bu noktada marx’ın yabancılaşma ile ilgili görüşleri de önem kazanır. çünkü doğayla çekişme içerisindeki insan nesnelere ve aslında kendisine, özneye karşı bir yabancılaşma içerisinde olduğu için bu durumdadır. ilk defa hegel’in kullandığı bu kavramın pek çok tanımı olmakla birlikte, onu kısaca “kişinin dünyayı ve kendisini pasif ve alıcı bir biçimde, yani edilgen olarak kabul etmesi.” şeklinde tanımlamak mümkün. hegel, “tarih felsefesi” eserinde yabancılaşmadan bahsederken ruhun varmak istediği tek hedefin tasarı ve düşüncelerini gerçekleştirmek olduğunu yazar. fakat ruh bu yönde faaliyet gösterirken söz konusu hedef kendi gerçek hedefinin önüne geçer ve kişi kendisine yabancılaşmaya başlar. “..ama bu durumun farkına varamayan insan, kendinden emin ve mutlu olduğunu sanarak yaşayıp gider.” fromm, bu sonucu çok güzel bir biçimde açıklar: “sonuçta insan kendi potansiyeli doğrultusunda olabileceğinden daha başka bir biçim alır. diğer bir deyişle, insan olması gerektiği gibi değil de çevrenin yönlendirdiği gibi(yani kendine yabancılaşmış) olur. işte tam bu kısımda kendi kendime yabancılaşıp yabancılaşmadığımı sormaya, bunu nasıl anlayabileceğimi düşünmeye başladım. istediğimi söylediğim şeyleri gerçekten istiyor muydum, yoksa bunların her biri toplumun dayattığı ve benim kabullendiğim şeylerden ibaret miydi? sanırım her birimiz bu soruların kesin bir yanıtını bulamayacak olmaktan dolayı bir sıkıntı duyuyoruz. fakat şu da var ki, bize benliğimizi sağlayan şey de büyük ölçüde toplum. (hatta kimilerine göre tamamen toplum ve bundan hareketle benliği bir yanılsama olarak görenler de mevcut.) bunu düşündüğümde zaten toplum olmasa kendime ait isteklerimin, belki de bir benliğimin var olmayacağını aklıma getiriyorum. öyleyse insanın gerçek isteklerinin kaynağı neresidir? bilmiyorum. bazen sanki insan doğduğu, topluma karıştığı ilk andan itibaren yabancılaşmış gibi geliyor. bu düşünceler de beni benliğin var olmadığı gibi çıkarımlara götürebiliyor…neyse.. bunları bir kenara bırakıp marx’ın yabancılaşmada neyi ön plana çıkardığına baktığımızda karşımıza “emek” ve “işbölümü” çıkıyor. marx, makinelerin arasında çalışan ve yaptıkları işe, kendilerine yabancılaşan işçiler üzerinden bu kavramı ele almıştı. peki marx onların tam olarak ne yapmasını istiyordu? buna verilen cevaplar bazen çok yanlış olabiliyor. kimileri marx’ın emekçilerin ekonomik olarak sömürüldüklerinden dem vurduğunu, çalışan insanın üretimden aldığı payın çok düşük olduğunu, ürettikleri şeylerin kapitalistlere değil kendi ceplerine girmesi gerektiğini savunduğunu söylerler. oysa marx, insanların kendilerini yabancılaşmaya sürükleyen bu çalışma biçimine başkaldırmalarını istiyordu. insanların kölelikten daha fazla ücretle değil, bu işin kendisinin değişmesiyle sona erebileceğini biliyordu. fromm, bunlardan bahsederken marx’ın da tıpkı kierkegaard gibi bireyin kurtuluşunu hedeflediğinden bahseder. fromm, yalnızca marx’ın düşüncelerini kierkegaard ile benzetmekle de kalmaz, genel anlamda varoluşçu düşüncenin de marksizmle ortak yönlerinde değinir. burası ilginçtir, çünkü iki düşünce sisteminin birbirinden ayrışan çokça yönü de vardır. fakat tillich’in varoluşçu felsefeyi “insanın sanayileşmiş toplum içinde insanlıktan çıkarılmasına karşı yürütülmüş yüz yıllık bir başkaldırıdır.” şeklinde tanımladığını görünce ortaklıkların varlığı da anlaşılabilir.

fromm, marx’ın üretkenlik kavramından bahsederken bunu onun sevgi tanımı üzerinden ele almaya çalışır. okuyucu buna şaşırmaz, çünkü fromm sevgi konusu üzerine özellikle eğilmiş, “sevme sanatı”nı kaleme almış bir kişidir aynı zamanda. marx da kendi fikirlerini açıklarken sevgiye, ikili ilişkilere yer verir, ve şunları söyler: “insanları kendi dışlarında bir nesnel dünyanın varlığına inandıran şey sevgidir. bu durumda nesne ile özneyi birbirinden ayırmamızın imkansız olacağını söyleyebiliriz… böylece ihtiyaçlar ya da zevkler bencil doğalarını, doğa da salt yararcılığını kaybetmiş olur. çünkü artık tüm yararlılıklar insani bir yararlılığa dönüşmüştür.”

fromm, kitabında benlik, insan doğası, sosyalizm gibi kavramlara ve bunlara dair yanlış inanışlara da değiniyor. son olarak şu alıntıyı da ekleyerek bitireyim:

“üretim dediğimiz şey, insanları yalnızca yalnızca eşya-insan haline dönüştürmekle kalmaz, onları ruhsal ve bedensel olarak insanlıktan uzaklaştırıp kötürümleştirir. böylece de ortaya ahlakı yetersiz, çarpık duygu ve düşüncelere sahip insan olarak geri durumdaki işçiler ve kapitalistler çıkar. böylesi bir anlayış ve yetersiz insanlarla yapılan üretim sonucunda karşımıza dikilen şey; kendi kendine işleyen bilinçli bir eşyadır. ben buna ‘eşya-insan’ diyorum…”

 

salman akhtar-acının kaynakları/ korku

acının kaynakları,’talihsiz, gereksiz, aşırı patolojik ve dermanı olan’ acıların kitabı. korku, açgözlülük, suçluluk, kandırma, ihanet ve intikam konularını ele alan akhtar, bazı konuların sonunda klinik örneklere de yer veriyor. kitaptan öğrendiklerime ek olarak her ‘acı kaynağı’ndan kendi payıma ne çıkarabileceğimi de düşünmek, yazmak istedim. bu altı acı türü her birimizin içinde az veya çok miktarda varlığını sürdürüyor ne de olsa, fakat özellikle son zamanlarda korku, kendimde en çok izlerine rastladığım acı kaynağı. bu nedenle onunla başlangıç yapmak istedim.

korku, webster sözlüğünde “tehlike beklentisiyle veya farkındalığıyla ortaya çıkan nahoş, genellikle güçlü bir duygu.” şeklinde tanımlanıyor. burada tehlikenin kaynağı  belirtilmemiş, çünkü bu birçok şey olabilir, ve her bir tehlike boyutu farklı türden tepkileri beraberinde getirir. korku hayvanlar aleminde sık sık gözlenmesiyle ‘gerekli bir duygu olduğunu’, yani canlının hayatta kalması açısında önemli taşıdığını gösterir.

akhtar bu kısımda kaygı, fobi, korkaklık gibi konulara da değiniyor. kaygı ile korkununun benzer özellikler taşıdığı ama korkunun bir dış tehdide, kaygınınsa iç dünyada doğan tehlikelere bir tepki niteliğinde olduğuyla ilgili kısmı okurken kendi hissettiğim şeylerin bir çoğunun da korku değil kaygı olduğunu düşündüm. bu aralar özellikle geleceği sık sık düşünüyorum. neredeyse her gün kendi kendime “ne yapmak istiyorum ben?” diye sorarak güne başlıyorum. sanki bir nihai hedefim olsa, gerçekten yapmak istediğim şeyi bulabilsem ve onun için uğraşsam her şey daha “düzen içinde” olurmuş gibi bir his var içimde. gerçekten istediğim şeyi bulamamaktan, o şeyi bulup da ona ulaşamamaktan dolayı kaygılıyım. umarım bir an önce bu kaygıları yenebilirim. fakat kitaptaki şu kısım bunun o kadar kolay olmayacağını da gösterir nitelikte aslında: “doğası ister nevrotik olsun ister psikotik, kaygının ruhsallıkiçi kökeni aynı zamanda fiziksel kaçışla kontrol edilmesine engel teşkil eder; insan korkudan kaçabilir ama kaygıdan kaçamaz.” sonrasında tekrar kaygı ve korkunun hem benzer hem farklı olduğuna değinir, hatta bu ikisinin bir arada bulunduğu gerçeğinin fenomenoloji sularını iyice bulandırdığını söyler. bunların ardından phobos(kaçış, dehşet, panik) sözcüğünden türetilen fobi kavramına bir geçiş yapar. fobi, korku ve kaygıdan kolayca ayrılabilir, çünkü fobi bu ikisinin oldukça abartılı bir versiyonudur. bu kısımda ilginç gelen kavramlardan biri de karşı fobi(counterphobia) idi. karşı fobi, bireyin korktuğu faaliyetlere girişmeye karşı istek duyduğu bir haldir. ilk başta çok tuhaf olduğunu düşündüğüm bu kavram sonrasında, açıklamalarla birlikte daha anlaşılır bir hal aldı. mesela korktuğumuz şeylerden alaylı bir dille sık sık bahsetmemiz buna örnek olarak gösterilebilir. kitapta ergenlikte sıkça görülen risk alma davranışı da duruma örnek olarak veriliyor. bir şeye karşı geliştirilen “karşı-takıntı” durumu ise içimizde o şeye karşı kaygıların var olduğunun bir göstergesi aslında.

yazarın korkuya “kültürel bir parantez” açtığı kısım da çok ilginçti. kimi evrensel korkulara(hatta bunlar rüyalarımıza bile yansır, freud evrensel rüyaları tanımlamıştır.) sahip olmakla birlikte yaşadığımız yer de korkularımızı şekillendirebilir. bunun için çok farklı hayvanların olduğu tropikal bir yerde yaşayan yerliler ile kendimizi karşılaştırmak gibi uç örneklere bakmamıza da gerek yok illa. sosyal çevrenin bize kattığı korkular da mevcut. bazı insanlar teröre, ölüme tanıklık edip bundan korku duyarken farklı yerlerde yaşayan kimileri de düşüncelerini özgürce söylemekten korku duyabiliyor, veya bazıları da bu tür korkuları duymayacak kadar şanslı olabiliyorlar, fakat onları da kişisel korkular rahat bırakmayabiliyor.

kitapta öngörülemez, tekinsiz(unheimlich) hale getirilen korkuların etkililiğinden bahsedilirken aktarılan şu hitchcock sözünü de ekleyeyim son olarak: “aniden gelen bir patlama sesinin kendisinde heyecan verici bir şey yoktur; bunu yalnızca onun beklentisi sağlar.”

shostakovich’in müziği ve gramsci’nin hegemonyası

“galileo’nun gününde, aynı meslekten bir bilim adamı
daha aptal değildi galileo’dan.
farkındaydı elbette yeryüzünün döndüğünün,
ama aynı zamanda besleyecek büyük bir ailesi olduğunun.”

demiş yevtuşenko “kariyer” şiirinin bir dörtlüğünde. yalnızca galileo’nun yaşadığı dönem için değil, neredeyse insanlığın tüm zamanlarına uygun düşebilecek olan bu dizeler, şu şekilde devam ediyor: “ama zamanın bir gösterme şekli vardır/ en inatçıların en zeki olduğunu..”

julian barnes’ın “zamanın gürültüsü” kitabında rastladığım bu şiiri barnes,  shostakovich’in her sabah okuduğu şiirlerden birisi olarak tanımlıyor. gerçek olup olmadığını bir kenara bırakarak, yalnızca kendi kendime shostakovich’e bu şiirin neler düşündürebileceğini soruyorum. müziğe yaptığı onca katkının ardında, baskı dolu bir dönemi de bizzat deneyimleyen, fakat çoğunlukla bu baskılara karşı çıkamayan, çıkmasına izin verilmeyen birisini, bu şiirin birbirinden değişik bir sürü düşünceye sürükleyebileceğine eminim. bu düşüncelerin neler olabileceğini tahmin etmeye çalışmadan önce, başka bir soru üzerine düşünmek istiyorum. shostakovich neden baskı altındaydı? otoritenin kendisine zarar verebilecek fikirleri engellemesi bilindik bir durum, fakat kendi halinde bir sanatın otoriteye ne gibi zararları olabilir ki? peki müzik gerçekten yalnızca kendine ait, kendi halinde kalabilir mi? müzik neden iktidarın elinde tutulmak istenir? notaların yerlerini değiştirmekle otoriteye bir iyilik mi yapılmış olur, nasıl?

bu ve bunun gibi yığınla soru var. shostakovich’in ve onun gibi baskı altında olan kimi sanatçıların, bilim insanlarının hayatını öğrendikten sonra bu sorgulamalar da beraberinde geliyor. shostakovich, sanatına yapılan ilk baskıyı 1936’da, stalin döneminde deneyimlemiş. “mytsenkli lady macbeth” operası stalin tarafından ‘müzik yerine karmaşa’ şeklinde eleştirilmiş ve sonrasında yasaklanmış. yalnızca shostakovich ile de sınırlı kalmamış bu durum, prokofyev, haçaturyan gibi isimlerin de eserleri kınanmış. ‘biçimcilik’ ile suçlanan bu üç önemli besteci, başka suçlamalara da maruz kalmışlar. tabii bu suçlamalar yalnızca müzikleriyle ilgili değildi. yalnızca müzik üzerinden yapılıyor olsaydı bile sırf notaların dizilişindeki yanlışlıklardan kaynaklanıyor değildi bunlar. müzik, kullanmak isteyen için bir aygıta, bir ideoloji aygıtına dönüşebilir ve bu aygıt o müziği yapanın zihninde oluştuğu için öncelikle bu kişilerin o fikirleri benimsemesi istenir iktidar tarafından. ardından bu fikirlerin sanat eserlerinde bizzat yer alması istenir. bu şekilde, baskı altında gelişen bir sanat, sanatçı için büyük bir üzüntü kaynağı değil midir? bunlar kafamdan geçerken, shostakovich’in barnes’ın romanında yansıttığı gibi korkak biri olmadığını da düşünüyorum. baskı altındayken çoğumuzun vereceği tepkiyi veren biri shostakovich de. fakat sorulması gereken asıl soru şu bence: “müzik neden iktidar için bu kadar önemli?”

bu noktada, shostakovich’in dönemindeki rusya’dan uzaklaşıp mussolini dönemi italya’sına, bir hapishane koğuşunda 30’dan fazla defter yazan bir adamın zihnine uğramak istiyorum. antonio gramsci, bu sorgulamaları onlarca yıl önce yapmış bir isim çünkü. onun “hegemonya” kavramı, iktidarın sanatı niçin elinde tutmak istediğiyle ilgili bizleri aydınlatabilir.

gramsci, marx’ın sivil toplumdaki burjuva hegemonyası kavramını alıp kapitalizmin işleyişine ilişkin kendi yaklaşımının temel unsuru haline getirmiştir. bu hegemonya, “egemen sınıfların sivil toplumda bağımlı sınıflar üzerindeki ideolojik üstünlüğüdür”. burada geçen “ideoloji” kavramı çok önemlidir. önceki düşünürler iktidarın fikirlerini zor yoluyla kabul ettirdiğini söylerken gramsci ideoloji ve bilincin gücü sayesinde insanlarda otoriteye karşı bir rıza gösterme durumunun ortaya çıktığını ve hegemonyanın asıl sağlayıcı unsurunun bu ‘rıza’ olduğunu söyler. “devlet, yönetici sınıfın egemenliğini yalnızca haklı gösterip koruyan değil, yönetim altında tutulanların etkin rızasını da kazanmayı gerektiren bir bütündür.” gramsci’ye göre. eğer bir düşünce toplumun her noktasına, her türlü araca yayılmışsa ona rıza gösterme ihtimalimiz yüksektir. bu nedenle ideoloji aygıtlarının her biri, otorite tarafından fikirlerin empoze edilmesi adına gereklidir. shostakovich’ten yola çıkarak sorduğum “müzik neden iktidar için bu kadar önemli?” sorusunun cevabı da sanırım burada saklı. bir ideoloji aygıtı olması bakımından müzik bizlere oldukça soyut geliyor olsa bile o da diğer her türlü sanat dalı gibi fikirlerin kabulü için kullanılabiliyor.

gramsci fikirleri, shostakovich ise sanatı yüzünden suçlanmış olan iki isim, ve bu isimler birbirlerini açıklama anlamında bağlantı içinde olabiliyorlar. müzik ve hegemonya, shostakovich ve gramsci, ve aralarında bağlantı kurulabilecek daha yığınla fikir/kişi…

makyavelli gerçekten ahlaksız mıydı, yoksa hepimizden ahlaklı mıydı?

niccolo machiavelli, “kötülüğün öğretmeni”, “despotizmin destekçisi” ve daha nice aşağılayıcı isimle anılan; soyadından “iktidar amacıyla ahlaksız da olsa her yola başvurmanın meşru sayılması” anlamındaki makyavelizm sözcüğünün türetildiği bir siyasal düşünür. peki söylendiği gibi ahlaksız biri miydi makyavelli?

aslında, herkes onu bu denli kötü görmüyordu. shakespeare onun için “katil” derken napoleon bonaparte “okunacak tek kitabın yazarı” der onun için. gramsci ona italyan komünizmi adına sahip çıkarken mussolini onu faşizmle ilişkilendirir ve övgüye boğar. aslında, herkes görmek istediği haliyle görür onu. 1469 italya’sında doğan makyavelli’yi günümüzde hala okunup anlaşılmaya çalışılan biri haline getiren özellik de budur belki. althusser de makyavelli’nin yüzyıllara güncel kalabilmesini ilginç bulur ve bunu açıklarken freud’un “tekinsiz aşinalık” kavramına değinir. “makyavelli’nin, insanlarla hayvanların yaşadığı kırlardan aramıza inmiş de, hep yanımızdaymış, bizimle konuşuyormuş gibi” oluşu ilginçtir gerçekten de. ona olan bu aşinalığımız kendisinin siyasal düşüncelerini insan doğası üzerinden açıklamaya çalışmasıyla da alakalı olabilir. tarihin anlaşılmasının ne kadar önemli olduğuna değinirken onun sürekli tekerrür ettiğini söyleyen makyavelli, “demek ki insanlarda her zaman ve her yerde aynı tutkular bulunduğu için tarih tekerrür etmektedir.” der ve insan psikolojisinin anlaşılması gerektiğini söyler. bu noktada, psikanalizle de sık sık ilişki kurabileceğimiz kavramların varlığını da fark edebiliriz. insanın özünde kötü olduğunu söyler makyavelli. bunun temel bir içgüdüden, 130 yıl sonra hobbes’un “sahiplenici bireycilik” dediği şeyden kaynaklandığını belirtir. insan daima bir şeylere sahip olmak ister ve hırsı asla dinmez. bu nedenle iktidar mücadeleleri de daima var olacaktır. makyavelli’nin sıkça değindiği noktalardan birisi de araçların kullanımıdır. siyasal özne, başarılı olabilmek için doğru araçları seçebilecek(virtu sahibi) bir kişiliğe sahip olmalıdır. peki bu araçların niteliği önemli midir? makyavelli, işte özellikle bu noktada, yani devletin iyiliği için kullanılabilecek her türlü aracın iyi olduğunu söylemesiyle eleştirilir. mesela kardeş katli vatanı korumaya hizmet edebilir, ve makyavelli böyle bir durumu över. siyasal açıdan suçsuz olarak gördüğü bu davranış, “genel iyiliğe” hizmet etmesi açısından ahlakidir de. bunları okumak insana ilk başta makyavelli’nin ahlaksızlığına dair tam bir kabullenme sağlar fakat ardından sorgulamalar da beraberinde gelir: makyavelli’nin görüşleri gerçekten de ahlaksızca mıydı, yoksa makyavelli aslında hepimizden daha mı ahlaklıydı?

bu soruyu, kohlberg’in ahlaki gelişim evrelerini hatırladıktan sonra sormaya başladım aslında. kohlberg, ahlaki gelişimin 3 düzey, 6 evreye ayrıldığını söyler. fakat insanların büyük bir kısmı bu evrelerin birisinde takılıp kalır. makyavelli’nin düşüncelerini -bildiğim kadarıyla- göz önünde bulundurduğumda, onun 6. evrede, “evrensel ahlak ilkeleri eğilimi”nin ön planda tutulduğu evreye göre hareket ettiğini düşünmeye başladım. evet, bizlere oldukça ahlaksız gelebilen kimi ‘araç’lar öne sürüyor, fakat o da bunların ahlaki açıdan yanlış olduğunun farkında. yalnızca, kocaman bir devletin zarar görmesine bunu yeğliyor. osmanlı’da, fetret dönemi’nde bizzat örneğine rastladığımız kardeş katli, evet, başlı başına büyük bir ahlaksızlık örneği, fakat makyavelli bunu devlete hizmet eden bir hareket olarak görmesiyle olayların daha geniş çapta ele alınmasının önemini belirtiyor da olabilir. eğer bu, kohlberg’in en üst aşama olarak gördüğü 6.evreyi kapsıyorsa, aslında makyavelli’nin çoğumuzdan daha ahlaklı olduğunu söyleyebiliriz.

kendine ait bir oda oluşturabilmek

kadınların neredeyse tüm alanlara erkeklerden yüzlerce yıl sonra dahil olabilmesinin nedenleri üzerine günümüzde hala sorgulamalar yapılıyor. hatta bugün kütüphanede karikatür üzerine yazılan bir kitapta “kadınlar niye çizerlik yapmıyorlar, karikatürist olmuyorlar?” tarzında bir soruya rastladım. bu sorunun daha bir sürü başka versiyonu oluşturulabilir. ‘kadınlar niye yazına/bilime/sanata/felsefeye ve daha nicelerine çok sonra dahil oldu ve kimi alanlarda niye hala azınlıktalar?’ diye özetleyebiliriz bu sorular bütününü. virginia woolf, bunların arasından yazını seçip kadınların bu alandaki durumları üzerine sorgulamalar yapıyor “kendine ait bir oda”da. fakat aslında kadınların yazın alanında uzun süre erkeklerin gerisinde kalışının sebepleri, diğer tüm alanlardaki durumlarına da ışık tutuyor. en azından woolf’un bunu başardığını söyleyebiliriz.

yazma tutkusunu, “benliğim ancak yazmakla düzenleniyor. yazmazsam hiçbir şey bir bütün oluşturamıyor…yazmazsam hiçbir şey gerçek değil.” şeklinde tanımlayan hayran olunası bir kişi virginia woolf. “kendine ait bir oda”, kadınların yalnızca yazın değil, tüm alanlarda uzun süre var olmayışlarının sebeplerini çok güzel açıklıyor ve bunu güzelce özetliyor. bu durumdaydık, çünkü kendimize ait bir odamız yoktu. kadın yazar dendiğinde woolf haricinde aklımıza ilk gelen isimlerden jane austen, emily bronte, george eliot bile eserlerini bir oturma odasında, tüm aile üyelerinin olduğu bir odada yazabilmişlerdir. jane austen’ın yeğeni “bütün bunları nasıl başardığı şaşırtıcıdır.” der. “çünkü sığınabileceği ayrı bir odası yoktu ve çalışmalarının çoğu, birçok kez yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu oturma odasında ortaya çıkarılmış olmalı.”

woolf, 19.yy’da bir kadının gördüğü tüm yazınsal eğitimin kişilik gözleminden ve duyguların incelenmesinden ibaret olduğunu söyler. ‘duyarlılığı yüzyıllardan beri ortak oturma odasında geliştirilmişti’ diye tanımlar austen’ın ve bildiğimiz diğer kadın yazarların durumunu. oysa woolf’a göre bu yazarların daha uygun olduğu başka türler vardır. mesela  bronte koşuk dilinde oyunlar yazmalıydı, eliot ise tarih ve biyografi türünde yazmalıydı der woolf. ne yazık ki kadınların eğitim alabilmesi ve kendileri için neyin daha uygun olabileceğini belirleyebilme gibi bir hakka sahip olmaları o dönem için mümkün gözükmüyordu. woolf da dilediği şekilde bir eğitim alamadı belki de. kendini çok iyi eğitti, fakat küçüklüğünde kendisi evde otururken cambridge gibi prestijli okullarda okumaya giden erkek kardeşlerine de imrenerek bakmış olsa gerek. o dönemde bile kadının durumu buysa, o zamana kadar kadınların tüm alanlardaki sınırlı var oluşları için de çok şaşırmamak gerek. cahilliğin, eşitsizliğin binlerce yıl sürdüğü dönemlerin ardından kadının şimdiki durumuna baktığımızda, hala bazı alanlarda tam olmasa da, kadınların çoğu alanda varlıklarını sürdürdüğünü, sayısal olarak da erkeklerle eşit konuma ulaşabildiklerini görüyoruz. fakat değişen tüm koşullara rağmen, woolf’un şu önerisi aklımızdan hiç çıkmasın istiyorum: “para kazanın. kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

le guin’in mülksüzler’inde iyinin sorgulanışı

iyi bir düzen nasıl olmalıdır? iyi bir toplum peki? ya iyi insan? hepsinden de önce, iyi nedir ki?

ursula k. le guin’in mülksüzler’inin insana sorgulama fırsatı sağladığı şeylerden yalnızca birkaçı bunlar. sorgulamamızı sağladığı gibi bize bambaşka bakış açıları katıyor. bunu çok seviyorum, le guin’e bayılıyorum…

mülksüzler, iki gezegende yaşanan olayları ele alıyor. biri anarşist, diğeri arşist düzene sahip olan bu iki gezegende hiçbir şey tam anlamıyla iyi değil. zaten le guin de bir ütopya sunma niyetinde değil, ikisine de bakıp bir farkındalık kazanmamamızı sağlamak istiyor ve başarıyor da.

anarres ve urras; anarşist ve arşist; eşitlikçi ve hiyerarşik… zamanında laia odo urras’tan anarres’e göçme planları kurarken bunun için gayet geçerli sebepleri vardı. urras, bizimki gibi eşitliğin olmadığı, sömürünün hüküm sürdüğü, sahiplik kavramının önemli olduğu bir gezegen. odo ve diğerleri bunların var olamayacağı anarşist bir toplum düşüncesiyle anarres’e göç ediyorlar ve düşüncelerini gerçekleştiriyorlar aslında. kumlarla dolu, verimsiz bir gezegen olan anarres’te asla urras’taki bolluk elde edilemiyor ama insanlar her şeyden eşitçe yararlanıp işbirliği içinde çalışıp kimse tarafından yönetilmiyorlar. bu noktada insan ‘iyi toplum’un anarres’tekine benzer olabileceğini düşünmeden edemiyor. kitapta odo öldükten 100 küsür yıl sonra olup bitenler söz konusu. kahramanımız shevek, bu iki gezegen arasında bizleri gezdiriyor. kendisi ünlü bir fizikçi ve “eşzamanlılık ilkesi” üzerine çalışıyor, ki bu kavram da oldukça önemli, çünkü bizleri ve shevek’i anarres ve urras’ta aynı anda dolaştıran güç belki de bunun gibi bir şey aslında.

shevek, urras’a gitmek üzere bindiği gemide bir doktorla konuşur. ona gemide neden hiç kadınların olmadığını sorduğunda doktor “sizin toplumunuzda kadınlara aynen erkeklere davranıldığı gibi mi davranılır?” der. urras kadınların geri plana atıldığı bir toplumken anarres’te erkeklerin yaptığı her işi kadınlar da yapar ve her bakımdan eşittirler. doktor bu eşitlik üzerine konuşmalarında bir an sessiz kalıp “toplumsal statülerini kastetmiştim..” dediğinde shevek “statü ve sınıf aynı şey mi?” gibi hoş bir soru sorup marx ve weber’in fikirlerine götürür bizleri. le guin birçok kişiye/olaya gönderme yapar. mesela, shevek’in bir çocukluk anısı hapishane deneyi’nden alınmıştır. burada rollerin içselleştirilmesine değinirken le guin, bana sanki yeni bir düzenin de nasıl oluşturulabileceğine dair ipuçları veriyormuş gibi geldi. bomboş bir gezegende yeni bir düzen kurmak, bir takım rolleri de içselleştirmeyi gerektirir. anarres’in temeli-her zaman öyle olamasa bile- özgürlüğün daimiliğine dayandığı halde roller vardır. bu roller tabii urras gibi bir yerde daha da açıktır, çünkü insanlar çabucak boyun eğer ve olması gereken kişiliklerine kolayca bürünebilirler. bu, insanın neler yapabileceği, nelere dönüşebileceğine dair bazı fikirler verir. insan bu kadar değişken bir yapıdayken her zaman ‘iyi’ biçimde hareket etmesi de mümkün olmadığı için tam anlamıyla iyi bir toplum belki var olamaz ama iyiye yaklaşılabilir, anarres’te olduğu gibi.

anarres’te çalışma koşulları da oldukça ilginçtir. kıtlık dönemleri haricinde genelde herkes kendisine uygun olan, istediği işte çalışır. anarres dilindeki çalışma kavramının aynı zamanda “oyun” anlamına da gelmesi güzel bir ayrıntıdır. shevek “insanın sevmediği bir işi yapması ahlak dışı değil midir?” derken yine iyi bir toplum üzerinde düşündürür bizleri.

anarres’te sahiplik ekleri kullanılmaz. “kalemim” değil, “kalem” denir yalnızca. hiç kimse hiç kimseye sahip değildir. urras’ta ise erkeğin kadını bile malı olarak görebildiği bozuk bir yapı çıkar karşımıza. “kötü”, sanırım böyle bir şeydir. bu söylediklerimden anarres kusursuz bir yermiş gibi geliyor ama orası da öyle değil ki. yasaların, yönetimin olamayacağı bir toplum normalde anarres ama shevek sonraları şunun farkına varıyor: gelenekler bile bir tür yasa halini alıyor. işbölümüne katılmayan insanın dışlandığı, sevilmediği bir toplum anarres. bu da bir tür baskı değil mi? peki toplumların içerisinde bir süre sonra bu tür olayların gerçekleşmesi normal değil mi? kesinlikle normal. belki iyi değil ama mutlaka gerçekleşecek olan bir şey bu da. “toplumsal vicdanın bireysel vicdanla bir tür denge tutturmak yerine ona tümüyle egemen olduğunu söylemeye çalışıyorum.” diyor shevek. “biz işbirliği yapmıyoruz, bir emre uyuyoruz. dışlanmaktan, tembel, işlevsiz, bencil diye adlandırılmaktan korkuyoruz.”

anarres, verimsiz bir gezegendeki iyi bir toplumu barındırıyor ama bu toplumdaki tüm insanlar iyi değil. urras ise güzelliklerle dolu bir gezegendeki çirkin düzeni barındırıyor. iyilik ve kötülük hep iç içe geçiyor; her şey tamamen iyi olamıyor ama zaten zıtlıkların bir arada var olması da olması gereken şey, değil mi?

kuşların dünya’dan göçü

kuşların göç vakti gelip çatmıştı. kilometrelerce kanat çırpmaya alıştıkları bir bahar ayıydı. fakat yılın tüm aylarından ve günlerinden farksızdı. kuru, kirli bir havayla kaplanan gökyüzü daima o halde duruyordu. önceden iklimden iklime, ülkeden ülkeye kanat çırpan kuşlar artık nereye uçacaklarını bilemez olmuşlardı. her yer birbirinin aynısıydı. her iklim aynı kuraklığın ve değişmezliğin pençesinde; her ülke birbirinin benzeri yığınla binanın egemenliğindeydi. hayvanlar alemi endişeliydi, bitkilerse yüzlerce yıl öncesinden sezmişlerdi hepsini. insanlar mı? yalnızca onlar değişmemişti.

kuşlar ne yapacaklarını bilemez halde elektrik tellerinin, ağaç dallarının üzerini doldurdular. uçacak, yaşanacak bir yer kalmamıştı, dünya ölüyordu. kuşlarınsa hala biraz olsun umudu vardı, nihayetinde yüzyıllar boyunca daha iyi yerler bulmak uğruna uçmuş bir canlı türüydüler. baştankaralar, kargalar, serçeler, leylekler, saksağanlar, kerkenezler, martılar ve daha niceleri, hüzünlü cıvıltılarıyla ne yapabileceklerine dair konuşuyorlardı. dev bir kuş toplantısıydı bu sanki. kuş cikcikleri her yanı doldurmuşken dev çınarın gür sesi yankılandı birden: “bu dünya için umut kalmadı, sevgili kuşlar. fakat başka dünyalar da var. kocaman bir evrenin içinde milyon tane başka yıldız, galaksi, gezegen var ve oraları yalnız sizler keşfedebilirsiniz.”

“nasıl yapabiliriz ki?” dedi kuşlar hep bir ağızdan.

“kanatlarınızı çırpabildiğiniz kadar hızlıca yukarıya doğru çırpın. asla yavaşlamayın, çırpın..çırpın…bulanık, aşılması artık oldukça kolay olan bir sis tabakası göreceksiniz: atmosfer. önceden dünya’yı tüm gücüyle koruyan bu tabaka artık incecik, yok olmanın eşiğinde, onun yok oluşuysa tamamen sonumuzun geldiğini gösterir. sizin yapmanız gereken, dünya’nın dışına çıkana dek hızla ilerlemeniz. kendinizi simsiyah boşluğun, sonsuzluğun içinde bulduğunuzda rahatlayabilirsiniz, fakat asıl zorlukların bundan sonra gelebileceğini de bilmelisiniz. mesafeler çok uzun, uzay tehlikelerle dolu. eğer bunlarla başa çıkabileceğinizi düşünüyorsanız, durmayın, güzel kuşlar.”

kuşlar suskun bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. nasıl oluyordu da dev çınar doğduğundan beri yerinde sabit durduğu halde bu kadar çok şey bilebiliyordu? bunu düşününce, ağaçların köklerinde özel bir iletişim ağı, kozmik bir bağlantı noktası varmış gibi gelirdi kuşlara. doğanın en bilgin canlısı bunu söylediyse kuşlara, onlar da denemeliydi. tek umutları buydu.

“teşekkürler, sayın çınar” dedi kuşlar. uçmaya hazırlandı binlercesi, ve aynı anda havalandılar.

dünya’dan göçüyorlardı.

kevin robins-imaj

ekran-öncesi-dünya ile şimdiki dünyanın insanlarının bir olduğunu iddia edebilir miyiz? pek mümkün gözükmüyor, değil mi? günümüz dünyası, bir kere, tek bir dünyayla sınırlı değildir. kendisine yeni dünyalar kurmuş; bu dünyalar ise insanlara yeni bir imaj, kimlik, algı, ahlak..kısacası yeni bir ‘benlik’ sağlamıştır. ya da sağladığı şey yalnızca bir yanılsamadır, kim bilir.. kevin robins’in “imaj”ı, siber dünyaya ve onun oluşturduğu yeni benliğe yöneltilen eleştirilerin kitabıdır, ve bunu harika bir şekilde yapmıştır.

siber-alana niye sığınırız? gerçek dünyada bulamadığımız rahatlığı niçin orada bulduğumuzu düşünürüz?

öncelikle, insanı bilinmeyene olan korkusundan koruyor siber-alan. nasıl mı yapıyor? ilk olarak teması engelliyor. insan, ona temas edemeyecek(sadece fiziki de değil) şeyler karşısında rahatça, korkusuzca durabiliyor. adorno ve horkheimer, “insan artık bilinmeyen hiçbir şey kalmazsa korkudan kurtulacağını düşünür” derler ve şöyle devam ederler: “hiçbir şey dışarıda kalmamalı, çünkü dışarıdaki her şey bizzat korku kaynağıdır.”

siber-alanın sonsuzluğu  ve kapsayıcılığı onun bir tür ‘güvenli alan’ konumunda olmasını sağlamıştır aynı zamanda, ve bundan da öte, “dış dünyaya mesafe koymanın, doğrudan bağlantının ürkütücülüğünden uzak kalmanın modern bir yolu”dur siber-alan. yazar bu yaptığımızı “dünyayla postmodern bir ilgilenme biçimi” olarak tanımlar. sanal devrim yalnızca biçimleri değil, yaşamın kendisini de dönüştürmüştür. gerçeklik algımız yön değiştirmiş, “atomlar dünyasından baytlar dünyasına” bir geçiş yaşanmıştır adeta. bu bölgede kadim düşlerimizi ve başka bir şeyler olma arzumuzu doyurabiliriz. başka biri gibi olmak, daha doğrusu bu dünyada olamadığımız kişi olmak mümkün hale geliyor burada.

“her gün birkaç saatini thorin oakenshield ve küçük prens karışımı hayali bir karaktere benzer olarak geçiren birisini tanıyorum. aynı zamanda mimar, eğitimci ve bir uzay kolonisinde büyücüdür.. david gündüzleri colorado’da üç çocuk babası bir iktisatçıdır; geceleri cyberion kenti’nin kıvılcımıdır.” şeklinde komik ama her tarafta rastlayabileceğimiz bir örnek verir yazar. kendim için de tıpatıp dış dünyadaki halimi temsil ettiğimi söyleyemem ki. en azından daha rahat, düşüncelerini daha kolay ifade eden birine dönüşüyorum siber-alemde, ki bunu da yazı sağlıyor. yazmak konusunda konuşmaya göre daha iyi olan insanlar için de bir tür sığınak burası. şimdiden üç sebep var elde: teması engellemesi, yazıyı temel alması, güvenli alan sağlaması. eminim ki dahası da vardır. bu örnekteki adam mesela, siber-dünyanın ‘yeni benlik sağlayan’ yönünü gösteriyor. merak ettiğim şeyse, neden farklı biri olamaya bu kadar ihtiyaç duyduğumuz. internet bunu gayet iyi şekilde sağlıyor, peki dış dünya bu denli “olmak istediğimiz kişiyi bastıran” bir yer mi? sanırım evet.. özgür denilebilecek bir toplumda yaşama şansımız olsa bile üzerimizde bir baskı hissederdik. daima toplum normlarına uymayacak davranışlar var olacak sanırım, ve internet aleminde dış dünyanın normlarını hiçe sayan insanlar en ufak bir korku bile taşımıyorlar içlerinde. ne de olsa yalıtılmışar, ne de olsa başmbaşka bir benlikleri ve imajları var.

bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilemiyorum. fakat insanların birden fazla kimliğe girip bunları olması gerekenden fazla benimsemelerinin, dış dünyayı tamamen unutmalarının iyi olmadığı ortada en azından. yazar da şunları söylüyor hatta:

“bence kendimizi böyle kandırmaktan acilen vazgeçmeliyiz. siber alan ve sanal gerçekliğin verebileceği alternatif ve daha mükemmel bir gelecek dünyası yoktur. gerçek bir dünyada yaşamaktayız ve hakikaten de bu dünyayı her nasıl istiyorsak o hale getirmemiz mümkün değildir…”

kitap, şiddet/savaş görüntülerinin bizlere etkisi üzerinde de durur. bunu yaparken özellikle körfez savaşına değinir. bu savaş, medyada ilk defa canlı yayınlanmıştır. en başta “ahlak” olmak üzere insana ait kimi yapıların sorgulanmasında da şiddet/savaş görüntüleri bir dönüm noktası olmuştur.

“günde dört beş kez, halk kendi belleğinin, vicdanının ve tahayyülünün sesine nasıl kulak tıkayacağı yolunda televizyondan dersler alıyor.” diyor john berger.
bizler, “imajın kanıtlama gücüyle savaş hakkında bir şeyler öğrendik ama bildiğimiz şey adeta gerçekleşmemiş bir savaşmaydı. her şeyden önce bir görme ve görmeme biçimiydi, sanki bir imajın röntgencisi olup gerçekliğe karşı sağır olmak mümkün gibiydi.”*

sağırlaşıyoruz. gördüklerimiz karşısında tepkisizce ekrana bakıyor ve bundan hiçbir rahatsızlık duymuyoruz. körfez savaşıyla başlayan ‘savaşın medyaya aktarılması’ sürecinin üzerinden yıllar geçti ve gördüklerimiz artık bizlere tümüyle olağan gelmeye başladı. ekran bize olup bitenleri, ne kadar acı olursa olsun “tüm gerçekliğiyle” gösterirken bu gerçekliklerin acı tarafını ekran-dışı bırakır. ahlaken rahatızdır, üzerimizde hiçbir sorumluluk yoktur. sadece anlık aşırı-duygulanımlar yaşarız, bunlar da çabucak diner ve gördüklerimiz çok geçmeden aklımızdan silinir. ne de olsa siber-dünya bizlere her an yeni görüntüler sunmaya hazırdır; modern dünyada görebileceklerimizin bir sınırı yoktur. tüm dünyanın içinde bulunduğu devasa bir alem gibi düşünürsek interneti/medyayı, bu olayların asla son bulmaması da doğal gelmeye başlar. doğal olmayan, insanların ekranlar aracılığıyla aldığı yeni haller belki de. “siber-alana sığınma”nın verdiği rahatlıkla aldığımız yeni haller, yeni görme biçimleri oldukça sıradışı değil mi?

 

ileride dünyanın/siber dünyanın nasıl bir hal alacağını merakla ve korkuyla bekliyorum.