wassily kandinsky-sanatta ruhsallık üzerine

small-pleasures-1913.jpg!Large

bir sanat eserinin niçin ‘öyle’ olduğu üzerine ne kadar düşünürsek düşünelim, biliriz ki aklımıza gelen tüm nedenler yalnızca bir olasılıktır. sanatçının kendisinden eserine dair, neden bu eseri o şekilde yaptığına dair düşüncelerini alamadıktan sonra da olasılık olarak kalmaya devam edeceklerdir. işin ilginç yanı, eserini onu oluşturan sanatçı bile bazen tam olarak açıklayamayabilir. sanatı böylesine gizemli yapanın da bu olduğunu düşünüyorum. kandinsky, belki de bunları düşünerek “sanat eseri, gizemli ve gizli bir biçimde sanatçıdan doğar. ondan yaşamını ve var oluşunu kazanır. varlığı tesadüfi ya da mantıksız değildir.” der. bu gizemi biraz olsun anlaşılır kılmak adına, bence her sanatçı ardında kandinsky gibi yaptığı eserleri ‘neden öyle yaptığına’ ve sanata dair düşüncelerini kayda geçirmelidir.

yalnızca yaptığı resimler yoluyla tanınan bir sanatçının düşüncelerine de yazılı şekilde tanıklık edebilmenin sanata olan bakışımızda önemli değişiklikler doğurabileceğini düşünürdüm. bu nedenle kandinsky’nin sanatta ruhsallık üzerine’sini kütüphanenin bir köşesinde görünce heyecan duydum.

kandinsky, müzikle de en az resimle olduğu kadar ilgili bir sanatçı. bunu resmi müziğin kavramlarıyla açıklamasından, debussy’nin, wagner’in, mozart’ın, beethoven’ın melodilerini resimlerle özdeşleştirmesinden, her rengi bir müzik aletiyle eşleştirmesinden anlayabiliriz. bu nedenle kandinsky bir sanat dalının diğer sanat dallarından bağımsız hareket edemeyeceğini söylediğinde, okuyucu şaşırmaz. “bir sanat dalı öncelikle diğer sanat dallarının metodlarını nasıl kullandığını öğrenmelidir. böylelikle bu metodlar, ödünç alanın sanatına uygun bir şekilde aktarılabilir.” der kitabında. kandinsky’nin bu görüşlerinden haberi olmadan da insan onun resimlerinden bir müziğin duyulduğunu hissedebilir aslında. onun bu düşüncelerini okurken, sanatın bilim dallarından da müthiş bir kaynak elde edebileceğini düşünmeden edemedim. fakat söz konusu yöntem olduğunda da sanat ve bilim birbirini besleyebilir mi, bunu bilmiyorum.

kitapta özellikle form ve renkten bahsedilen kısımlar etkileyiciydi. kandinsky, formun iki işlevinden bahsediyor: somut bir nesne meydana getirmek için yüzeyleri sınırlamak ya da yalnızca somut olmayan bir varlığı betimleyerek soyut kalmak. bu iki ucun arasında, bu iki unsuru da içeren, somut ve soyut olarak tanımlayamadığımız formlar bulunur. formun yüzeysel anlamı ‘renk yüzeylerini ayıran çizgi’ olsa da, içsel anlamına bakıldığında ‘form armonisinin yalnızca insan ruhundaki uygun bir titreşime dayanması gerektiği açıktır ve bu da içsel ihtiyacın ikinci yol gösterici ilkesidir.”

söz konusu renk olduğunda ise kandinsky’nin sayfalar boyunca renklerde bulduğu ve bizlerin hiç dikkat etmediği ne kadar çok anlamı bulabildiğini görürüz. o sayfalardan bazılarını buraya ekleyeyim:

 

kandinsky kitabının sonlarında sanatçılar üzerine fikirlerinden bahseder. “sanatçının söyleyeceği bir şey olmalı. çünkü amacı forma hakim olmak değil, onu içsel anlamına uyarlamaktır.” der ve ardından güzelin içsel bir kaynaktan geldiğini, içsel ihtiyaçla meydana getirilen, ruhtan kaynaklanan şeyin güzel olduğunu söyler.

 

 

 

Reklamlar

daniel chamovitz-bitkilerin bildikleri

geçmişten bugüne dek bitkilerin de bizler gibi görme, duyma, hissetme, hatırlama gibi özellikleri taşıyıp taşımadıkları hep merak konusu olagelmiş. bu merakın ürünü olan kimi deneyler o kadar şaşırtıcı sonuçlar doğurmuş ki, insanların bitkileri algılayış biçimleri de günden güne değişmiş. bu kitapla beraber benim de bitkilere dair algım çokça değişti ve onlarla ilgili daha öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu fark ettim. günümüzde bitki sinirbilimi diye bir alanın var oluşu ve şimdilerde, özellikle yurt dışında “bitkilerde bilinç” meselesinin çalışıyor olması aslında bu alanın da sandığımızdan daha ileride olduğunu gösteriyor.


“taşların hareket ettiği ve ağaçların konuştuğu vakidir.” -shekaspeare, macbeth

*bitkilerin gördükleri

charles darwin’i çoğumuz “türlerin kökeni” çalışması ile tanıyor olsak da, kendisinin bitkiler üzerine de pek çok deneyi bulunmaktadır. bir kitabında ” bir kısmı yatay ışığa doğru eğilmeyen..bitki son derece azdır.” der. bitkilerin ışığa doğru eğilmesini açıklayan “fototropizm”durumu üzerinde sonraları da pek çok deney yapılmıştır. julius von sachs, mavi ışığın bitkilerde fototropizmi harekete geçiren temel renk olduğunu yine o dönemlerde keşfetmiş. darwin ve oğlu, fototropizmin fotosentezle ilişkili olmadığını, bunun bitkilerin doğasında var olduğunu savunmuş ve bunun için bazı deneyler yapmışlar. bir kanarya otunun oldukça az bir ışığa 3 saat içinde eğildiğini keşfettikleri bu deney ardından başka deneyleri de doğurmuş. “bitkilerin ışığı “gördükleri” kısım neresidir?” sorusundan bitkibilimin en klasik deneylerinde birisi doğmuş. fidelerin farklı farklı yerlerinin kapatılıp hangilerinin ışığa eğildiğinin gözlemlendiği bu deney, “bitkinin sürgünün ışığı gördüğünü ve bunu bitkinin orta kısmına taşıyıp eğilmesini sağladığı” bilgisini ortaya çıkardı. kırmızı ışığın gece saatlerinde süsenlerin üzerine tutulmasıyla bu bitkilerin dışarıdaki diğer süsenlerden bile daha güzel çiçek açması ve kırmızı ışık uzaklaştırıldığında ise çiçek açmalarının durması ilginçtir. bitkilerde de bizdekiler gibi birçok fotoreseptör bulunur. “kör” bir bitkinin nasıl olabileceği sorusu, bu fotoreseptörlerin olmadığı bir durumun ne gibi sonuçlanacağı fikrini de düşündürmüştür. korneff bu düşünceler eşliğinde arabidopsis thaliana bitkisini mutasyona sebep olacak bazı kimyasallara maruz bırakıp kimi fotoreseptörlerini kusurlu hale getirdiğinde, gerçekten de bitkilerin o fotoreseptörlerin algıladığı renklere duyarsızlaştığını gördü. fitokromu olmayan bitki, kırmızı ışık altında karanlıktaymış gibiydi. dolayısıyla bitkilerdeki görmeden bahsederken bunun insanlardakinden çok farklı olduğunu bilmeliyiz. bitkilerin de pek çok reseptörü vardır ve bunlardan her biri bitkiyi farklı durumlara/renklere/ışığa/zamana karşı uyarır. bitkiler görsel sinyali fizyolojik düzeyde tanımlanabilen bir bilgi haline getirebilirler. (kriptokrom sayesinden içsel saatlerini ayarlamaları da çok ilginç mesela…) bizden farklı olarak, bitkiler ışık sinyallerini resme dönüştürecek bir sinir sistemine sahip değiller. “ama bitkiler de biz de ışığı algılarız.”

*bitkilerin hissettikleri

bitkiler, onlara dokunduğumuzu hissederler. bunun da ötesinde “sıcakla soğuğu ayırt edebilir ve dallarının rüzgarda salındığını bilirler.” sarmaşık gibi, nesnelere temas halindeyken hızla büyümeye başlayan veya venüs sinek kapanı gibi, yapraklarına sinek konduğu zaman anında kapanan bitkiler, bu durumu açıkça gösterir. ayrıca bitkiler kendilerine çok fazla dokunulmasından pek hoşlanmazlar. “zira bir bitkiye dokunmak veya onu sallamak o bitkinin büyümesinin durmasına yol açabilir.” bitkilerin dokunmaya karşı hassasiyetleri bizimkinden oldukça farklıdır. örneğin itdolanbacı bitkisinin dokunma duyuları insandan on kat daha hassastır. kitapta bitkilerin hissettiklerine dair en ilgimi çeken iki kısım, bitkilerin dokunma sonra büyümelerinde yavaşlama/durma olabilmesi ve zarar gören bir yaprağın aynı daldaki diğer yaprakları uyarabilmesiydi. ikinci durumun açıklandığı sayfayı buraya da ekleyeyim:

kitapta bunlara ek olarak bitkilerin kokladıkları, duydukları, konumlarına dair bildikleri ve hatırladıkları şeklinde birbirinden ilginç kısımlar da bulunuyor…

arkadi ve boris strugatski-uzayda piknik/ pikniğin anlamı ve insanın kendi türüne atfettiği değer

arkadi ve boris strugatski kardeşlerin “uzayda piknik” eseri, tüm iyi-edebiyat sınıfına dahil olan bilimkurgu eserleri gibi bizi kendimize ve insanlara dair çokça düşünmeye teşvik eden bir roman. romanın özellikle bir bölümü aslında gerçekleşen tüm olayların başlangıç noktası ve geleceğiyle ilgili bizleri aydınlatıyor.

noonan ve biliminsanın konuştuğu sayfalardan bahsediyorum. bu sayfalar “piknik” diye tanımlanan şeyin ne olduğundan insanın ne olduğuna kadar varan bir diyaloğu içeriyor. dünya dışı canlıların dünya’ya gelip birtakım artıkları bazı yerlerde bırakmalarının insanları nasıl etkilediğini ele alan bu kitap, o maddelerin olduğu yerlere “bölge” dendiği, stalkerların bu tehlikeli yerlerde artıkları aradığı ilginç bir evrene götürüyor bizi. noonan ve bilim insanı ise, sandalyelerinde oturup “nedir tüm bunların anlamı?” diye sorguladıklarında müthiş bir diyalog doğuyor. insanların birçoğu uzaylıların gerilerinde bıraktığı bu maddelere birçok anlam yüklüyor ve noonan da bu kişilerden bir tanesi. insanlarla iletişim kurulmak istendiği, bu canlıların geri geleceği gibi teoriler heyecanla konuşulurken bilim insanı, bunu bir piknik olarak tanımlıyor ve şunları söylüyor: “bir piknik düşün. bir orman canlandır kafanda, bir köy yolu, bir çayır. bir araba köy yolundan çayıra gidiyor, ellerinde şişeler, yemek sepetleri, transistörlü radyolar ve kameralarla bir gurup genç arabadan iniyor. ateş yakıyorlar, çadır kuruyorlar, müzik açıyorlar. sabah olunca da gidiyorlar. gece boyu olan biteni korkuyla izleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları yerden çıkıyor ne görürler? otlara dökülmüş benzin ve yağ. etrafa saçılmış bujiler ve filitreler. çaputları patlak ampüller ve geride bırakılmış bir ingiliz anahtarı..”

bilim insanı, çoğu insanın düşündüğünün aksine dünya dışı varlıkların insanları umursamadığını, hatta görmediğini söyler. bunları duyduktan sonra noonan bilim insanlarının her birine olan nefretini belirtir, ve “insanı böyle aşağılama hakkını nereden alıyorsunuz?” der öfkeyle.

aslında bilim insanının yaptığı insanı küçültmek değil, var olanı göstermektir yalnızca. peki biz insanı bu denli yüceltme hakkını nereden alıyoruz? binlerce yıldır insanın üstünlüğüne o kadar inanır olduk ki, her kavramı insana göre ele almaya başladık. hayvanların, bitkilerin hiçbir şey hissedemediğine, akıl ve bilinç denen şeyin insana özgü olduğuna inandırdık kendimizi. bu ise bizim dünyayı asla tam olarak kavrayamamamız gibi bir sonuca sebep oldu. yine “uzayda piknik”in bu kısımlarında, bu konu bilim insanı tarafından çok güzel açıklanmıştı.

noonan ve biliminsanı arasında geçen konuşma esnasında “xenologia” diye bir yöntemden bahsedilir. “bu yöntemin temeli insan psikolojisi biliminin dünya dışı akla da uygulanabileceği şeklinde, geçersiz bir kabule dayanır.” noonan bunun niçin geçersiz olduğunu sorduğu zaman biliminsanı “çünkü insan psikolojisi hayvanlara uygulamaya kalkışan biyologlar zamanında kafalarını duvarlara çarptılar. hem de dünyadaki hayvanlara, dikkatinizi çekerim.”

akıl nedir? insanda bile aklın ne olduğunu bilemezken diğer canlılarda bu kavramı anlamaya çalıştığımızda bu kadar zorlanmamız, onları farkında olmadan insan üzerinden anlamaya çalışmamız normal. fakat bu düşünce yapısı bizleri yanlış bilgilere götürüyor. eğer günün birinde dünya dışı varlıklarla karşılaştığımızda ve onların akıllı olup olmadığını anlamaya çalıştığımızda muhtemelen şu tanımı kullanacağız: “eğer dünya dışı varlık insan psikolojisine sahip olma onuruna mazharsa akıllıdır.” ve bu tür bir düşünce, muhtemelen bizi yanlış sonuçlara götürmeye devam edecek.

bir yaz gecesi rüyası

“biz gölgeler kusur işediysek eğer,

şöyle düşünün ve bizi hoş görün,

bu hayaller görünürken sahnemizde,

siz de biraz kestirdiniz yerinizde.”

 

oyunun son perdesinde yer alan, peri puck’a ait bu dörtlük bize “bir yaz gecesi rüyası”na dair çokça fikir verebilecek nitelikte. hayallerin ve gerçeklerin nasıl iç içe geçtiğini, bir oyunun içindeki hayali-oyunun seyirci/okuyucu dilerse gerçeğe dönüşebileceğini gösteriyor “bir yaz gecesi rüyası” bizlere.

üç farklı topluluğun(periler, işçiler, aşıklar) kesişiminden doğan karmaşalar oyunu sıradışı bir hale getirmiş. puck’ın yanlış kişiye iksir sürmesi, bottom’un kafasının bir eşeğin kafasıyla yer değişmesi, aşıkların uyandıklarında gerçekleri bir rüyaymışçasına algılamaları bu sıradışılıklardan yalnızca bazıları. özellikle işçilerin “pyramus’la thisbe’nin içli ve hazin komik aşkı ve haince ölümleri” adlı, başlığından içeriğin tümünü açıklayan oyun için rol dağılımı yaptıkları kısım oldukça komikti. shakespeare’in yaşadığı dönemlerde kadınların tiyatroda rol almaları yasaktı ve bu rolleri erkekler oynuyordu. kadın rolünü alan flute ve her rolü isteyen bottom arasındaki diyalog beni güldürdü:

 

20181016_103146-1

 

 

“psikanaliz ve shakespeare” adlı kitapta da oyunun düşsel yanına vurgu yapılmış. k. m abenheimer, bu komedinin “zaman , toplum ve ahlaksallığın dışındaki bir durumun görünümü olduğunu söylerken, weston a gui ise, freudcu bir bakış açısıyla yine düşlerin oyundaki yerinden bahseder. oyunda düş diye tanımlanan altı yaşantı var, fakat bottom perileri gören tek kişi olduğu için onunki bir “anahtar düş” niteliğinde. gui, ayrıca oyunda bottom’un başına gelenleri “çocukluk çağı mutluluğunu yeniden yaşamak” şeklinde yorumluyor. “oyun, daha üst psikanalitik düzeyde öedipal bir tema ile ilgilidir” bir diğer yoruma göre. kendini, sevdiğini veya ebeveynini dönüştürmek kaydıyla bir babanın yasakladığı kişiyi kazanmaya dair bu çaba, uygun dönüşümleri gerçekleştirmek adına çocukluğa veya deliliğe bir gerilemeyi gerektirmektedir.

klasik müziğe dair notlar

geçenlerde kütüphanede, rafların arasında dolanırken yine ilgi çekici bir sürü kitaba rastladım. kütüphanedeki kitaplara çok sık yenilerinin eklenmediğini biliyorum, fakat buna rağmen 3. yılıma giriş yaptığım şu günlerde, okul kütüphanesinde hala daha önce hiç görmediğim bir sürü kitaba rastladığımda şaşırıyorum, mutlu oluyorum. bu kitaplardan bir tanesi de lütfü erol’un “neden klasik müzik?” adlı kitabıydı. ondan edindiğim bilgileri bir daha unutmamak adına yer yer alıntılar da yaparak buraya özet şeklinde not almak istedim.


müzik, insanın var oluşuyla beraber başlar. doğadaki sesler, insanın kendi sesi ve bunların birleşiminden doğan melodiler, taşlarla ve doğanın diğer araçlarıyla çıkarılan sesler…her biri müziğin ilk adımları niteliğinde aslında. helenistik dönemdeki kayıtlara baktığımızda, homeros müzikten “insan kişiliğini etkileyen bir güç” diye bahseder. pitagoras ve platon müziği bir sanat olduğu kadar matematik olarak da görürken aristoteles “müzik doğrudan ruhsal tutkuları dile getirir” der, ve ekler “kötü müzik dinlemeye alışanın kişiliği de kötü yönde gelişecektir…”

ortaçağ avrupasına baktığımızda katolik kilisesinin baskısıyla ve dolayısıyla müziğe de yapılan baskılarla karşılaşırız. kilise o zamanlar çalgısal müziği yasaklamış, yalnızca insan sesinin kutsal olduğunu belirtmiştir. bu dönem içerisinde müzik avrupa’da oldukça yavaş ilerlemiş, söylenen şarkıları kağıda geçirme fikri doğana kadar bile yıllar geçmiştir. yıllar sonra seslere ad vermeyi ilk düşünen kişi romalı boethius olmuş, notaların ‘do re mi…’ şeklindeki dizilimini ise guido arrezo bulmuştur. bu adları ise bir ilahinin her satırındaki ilk heceden almış olması ilginç bir noktadır. ortaçağda kilise baskısının egemenliğinden bahsedilse de, zaman içerisinde müzik kilise dışına çıkmaya başlamış, müzik aletlerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. özellikle ortaçağ ve rönesans arasındaki “gotik dönem” diye adlandırılan zaman diliminde insan sesi ve müzik aletlerinin birlikteliğinden oluşan çokseslilik gelişmiştir. rönesans döneminde ise bu gelişim daha da hızlı bir hal almıştır.


*barok dönem müziği:

1600-1750 yılları arasında kalır. italya’da operanın doğuşundan bach’ın ölümüne kadar geçen süreyi kapsamaktadır. bu dönem, klasik müziğin bugün en bilinen şekline eriştiği dönem diye de nitelenir. “barok” kelimesi portekizce barocco, yani ‘biçimsiz inci’den gelir. gösteriş ve görkem, duygusal etkilenim, karşıtlıklar bu dönemin sanat anlayışında ön plana çıkar. keman bu dönemde en önemli çalgı halini akmıştır.

bazı dönem sanatçıları:

claudio monteverdi, arcangello corelli, george philipp telemann, george friedric haendel, johann sebastian bach, antonio vivaldi.

*klasik dönem müziği

  1. yüzyılın ikinci yarısını kapsayan bu dönem, bach’ın ölümünden beethoven’ın ölümüne dek sürer. operada gluck’un devrimi, mozart, haydn ve beethoven’ın etkileri dönemin öne çıkan yanlarıdır. barok dönemine kıyasla klasik dönem müziği daha sade, süsten uzak gözükür. yalnızca soylulara hitap eden müziğin yerini halka da hitap edebilen bir müzik biçimi almıştır. bu dönem içerisinde yaratılan en önemli biçim senfoni, en önemli çalgısal biçim sonattır. piyanonun önemi artmıştır.
    bazı dönem sanatçıları:

mozart, beethoven, gluck, haydn.

*romantik dönem müziği:

19.yy’da yayılmaya başladı. dönem bestecileri müziğin estetik oluşunu kesin kurallardan arındırmak, etkileyicilik ve şiirsellik gibi kavramları da dikkate almaya çalışmak istemişlerdir. “romantik müziğe ait asıl estetik yanlar özellikle almanya ve orta avrupa’dan gelir…(schubert, weber)” dönem bestecileri müzik haricinde başka sanat dallarıyla da ilgiliydi. bu, müzik eserlerini senfonik şiirin oluşmasına sebep olacak kadar zenginleştirdi. (berlioz ve lizst*) bütün türlerde ifade özgürlüğü, öz-anlatım ön plana çıktı. öyle ki mahler gibi kimileri özel hayatlarından alıntıları senfonilerine yaydı. dönemin gözde türü ise operaydı.

20. yy’da klasik müzik:

empresyonizm müzikte yaygınlaşmaya başladı. ulusal eğilimler artış gösterdi.

bazı dönem bestecileri:

debussy, ravel, satie, stravinsky, schoenberg…

—günümüz—

asimov-bilimi: robopsikoloji

isaac asimov’un eserlerinde, diğer pek çok bilimkurgu eserinde rastlamadığımız bir özelliğin oldukça dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. geleceği ele alan bir sürü eser arasından asimov’unkiler, bu geleceğin ortaya çıkışını bir felsefi, bilimsel temele dayandırması ve bu temele bir isim koyması bakımından ayrılıyor. vakıf’ta psikotarih, ben robot’ta robopsikoloji ve sonsuzluğun sonunda bir başka hayali-bilimin ortaya çıkardığı durumları ele alıyor asimov. bunlar her ne kadar hayali diye anılsa da asla imkansız gözükmüyorlar. hatta gelecekte, günün birinde gerçekten de asimov-literatüründeki hayali bilimlerin gerçeğe dönüşeceğini düşünüp heyecanlanabiliyor insan.

son zamanlarda robopsikoloji diye bir bilimin gerçekten ortaya çıkma ihtimali üzerine düşünüyorum. “ben robot” kitabında susan calvin’in öncülük ettiği bu bilim, geleceğin son derece gelişmiş robotlarını anlama çabasının bir ürünü olarak doğuyor. insanların kendi yaptıkları robotları bir süre sonra anlayamaz hale gelip onların psikolojisini anlamaya yönelik bir bilim kurmaları en başta biraz garip gelebiliyor. tüm mekanizmaları belli olan ve 3 temel kurala göre oluşturulan bu robotları anlamak niye bu kadar güç?

bu sorunun cevabı kitaptaki her bir öyküden sonra daha iyi anlaşılıyor. kitabın başında güç gerektiren işlerde, dadılık gibi kimi alanlarda kullanılan robotlar zamanla daha ileri bir noktaya ulaşarak artık insanları yönetebilecek düzeye geliyorlar. insanın kendi elleriyle yaptığı bir mekanizmanın bir süre sonra anlaşılamayacak bir boyuta ulaşması ilginç. robotların bu noktaya gerçekten gelip gelemeyeceği ve eğer gelirlerse bunun nasıl olabileceği çokça sorulan sorulardan. bu soruyu “ben robot” kitabına bakarak cevap vermeye çalıştığımızda, robotları böyle olmaya iten temel gücün belirsizlik olduğunu görüyoruz. kitabın sonsözünde asimov 3 robot yasasını kesin olamayan, belirsiz temeller üzerine inşa etmeseydi, asla bu hikayelere mantıklı bir açıklama bulamayacağını söyler. 3 robot yasası şu şekildedir:

“1.bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.

2.bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.

3.bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.”

belirsizlik asimov’un öykülerini bir temele dayandıran güç olarak karşımıza çıkıyor. belirsizliğin zamanla artıyor oluşunun nedeni ise, robotların öğrenme kapasitelerinin, kuralları kendilerince yorumlayabilme yetilerinin de artması aslında. bu nedenle öğrenmenin, ‘öğrenebilen bir bilişsel sistem’ oluşturmanın doğal bir sonucu, o sistemin zamanla gelişimi(belki oldukça hızlı biçimde) olacaktır. fakat tekrar sormamız gereken bir soru var:

böyle bir beyin inşa edilebilir mi? nasıl?

zamanı algılamak

onu algılayan bir özne olmadığında yine de zaman kavramından bahsedebilir miyiz? zamanın kişiden kişiye göre farklı algılanıyor oluşu insanların kişiliklerine dair bir çıkarım yapmamızı da sağlayabilir mi? zaman nedir?

…..(ve daha pek çok soru)

söz konusu zaman olduğunda soruların da bir sınırı olmuyor. bu yazıyı bir sonuca varmak için değil,  soruları daha da artırıp öğrendiğim birkaç şeyi bunlarla birleştirmek için yazıyorum. önceden zamanın yalnızca fizikte açıklanan boyutu ilgimi çekiyordu. fakat artık buna ek olarak insanların zamanı kavrayışını, farklı biçimlerde algılayışını, beyinde zaman hissini neyin yarattığını da merak ediyorum. aslında zaman kavramını ve bunun algıdaki yerini birbirinden ayrı tutmak pek doğru olmayabilir. çünkü fiziğin zamanı açıklayış biçimi bizleri insanların niye zamanı farklı algıladığı noktasına da ulaştırabiliyor.

einstein, 1971’de zaman-mekan-hareket ilişkisinin varlığından bahsetmiş, bunu ünlü uçak deneyiyle de göstermişti. özel göreliliğe göre hareket zamanı yavaşlatıyor, ışık hızına ulaşıldığında ise zaman duruyordu. işte, tam olarak bu noktada zaman algısının temel sorularından birini anlama noktasına doğru gidiyoruz: ‘zamanı niye bazılarımız daha uzun, bazılarımız daha kısa algılar?’

hareket zamanı nasıl yavaşlatıyorsa, insan da hareket ettiği, daha doğrusu bir şeylerle meşgul olduğunda zamanı daha uzun deneyimleyebiliyor. çocukların, özellikle hiperaktif çocukların zamanın bir türlü geçmemesinden yakınmaları, bir yere giderken sık sık ‘niçin hala varmadık?’ diye sormaları buna güzel bir örnek. tabii ki çocukların böyle olmasının aslında en temel sebebi henüz zihinlerinde zaman kavramının tam anlamıyla oluşmaması. piaget, çocukların zamanı ancak 7-8 yaşlarında mantıklı biçimde değerlendirebildiklerini söylemiş olsa da son zamanlarda yapılan araştırmalar bebeklerin bile zamanı doğru değerlendirdiklerini, fakat dış dünyadaki koşullardan kolayca etkilenebildiklerini göstermiş. yani söz konusu ortamda rahatsız edici bir uyaran varsa bebekler zamanı daha farklı algılarlar. 8 yaşına gelindiğinde ise çocukların zaman algısı yetişkinlerinkine iyice benzer bir hale gelir.

hareketin zamanı yavaşlattığını biliyoruz. hareket ve zaman ilişkisinin zamanı uzun ve kısa algılamamızdaki yerini böyle genellesek de söz konusu insan olduğunda hareketin niteliği diye yeni bir değişken de denkleme ekleniyor (ve ardından işler iyice karışıyor, çünkü insan hallerinin dahil olduğu bir denklem kurmak çok zor..)

insanların zamanı nasıl kavradığına baktığımızda hareketin kendisi, niteliğine kıyasla çok daha etkisiz gibi duruyor. sevdiğimiz bir işin başında zaman yavaşlarken sevmediğimiz bir şeyi ilginç bir şekilde daha hızlı deneyimleyebiliyoruz.(ki bunu bile genellemek biraz zor gibi aslında) sonrasında severek yaptığımız şey iyice rutin hale geldiğinde o da gittikçe hızlanan bir zaman algısına dahil oluyor. çoğumuz rutin içerisinde geçirdiği günler için ‘ne çabuk geçti’ deyip duruyoruz. aylar, yıllar geçiyor ve belleğimizde kalan kısıtlı miktardaki anıya bakıp zamanın hızından yakınıyor, korkmaya başlıyoruz. oysa her günü hatırlamak istediğimiz gibi yaşama imkanımız olsaydı, eğer sık sık farklı deneyimler biriktirebilseydik zaman bizlere çok daha yavaş ve dolu görünürdü.

her insanın zamanı farklı farklı algılamasını sağlayan bir ‘kişisel hız’ın olup olmadığı da ilginç bir soru. “hissedilen zaman” kitabında yavaşlamış bir beyin ritminin hayatı daha hızlı algılamaya sebep olduğundan ve bazı beyin hasarına sahip hastaların bunu deneyimlediğinden bahsedilir. aynı kitap sayesinde sten nadolyn’in yavaşlığın keşfi kitabından da haberim oldu. bu kitapta çok yavaş bir insan olan, kalın kafalı diye alay edilen john franklin’in ileride gemicilikte başarı sağlamasından bahsediliyormuş. bir keşif sırasında diğer denizcilerin aksine bir deniz fenerini yanıp sönen bir ışık olarak görmektense uzayda uzun bir eğri olarak gördüğü an fark etmiş: diğer insanlardan daha geniş bir şimdiki zaman algısına sahipmiş. algısının yavaşlığı, onu birbirini takip eden olayları eşzamanlı gibi algılamasını sağlamış. kahramanımız franklin ne kadar küçük görülse de sonrasında bu özelliğini avantaja dönüştürüp başarılı olmuş. buradan çıkaracağımız sonuçlar ne olabilir peki? ilk sonuç zeka testlerine yönelik olabilir. zeka testlerinin temel ölçütlerinden birisinin kısa sürede bir problemi çözmek olduğu düşünüldüğünde insan bunun zaman algısıyla mı, zekayla mı ilişkili olduğunu anlayamıyor. marc witmann’ın deyimiyle “ya zeka testlerinden yüksek puan alanlar daha düşük sıralama eşiklerine sahiplerse?” eğer öyleyse, zaman zekayla çok mu ilişkili bir kavram? sanırım pek öyle değil, çünkü “zamansal sıralama becerisi söz konusu olduğunda insanlar arasında gözlenen farkın ancak %10 kadar iq ile bağlantırılabilmiş.”

tüm bunlar zaman algımıza dair çok ama çok ufak birkaç noktaydı. hala cevaplanmayı bekleyen pek çok soru var. bunları öğrenmek için sabırsızlanıyorum.

 

bizleri var eden güç: kaygı/ kierkegaard’ın “kaygı kavramı”

kaygı, varoluşçuluğun temel kavramlarından bir tanesi. daha sonra psikolojide de önemi artan bu kavramın temellerini atan kişi ise soren kierkegaard. “kaygı kavramı” kitabında kaygı için “çevresinde her şeyin döndüğü eksen”, “düş gören tinin nitelik kazanması” gibi pek çok tanıma başvuran kierkegaard, tin ve kaygının birbirini var ettiğini söyler. tin, bedeni ve ruhu sentezleyen üçüncü güçtür, fakat bu, tinin anlaşılması için yeterli bir tanım değildir. “insan tindir ama tin nedir? tin ben’dir ama ben nedir? ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir; daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir; ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür.” (1983a s.13).

tin ise kaygı olmadan ayakta duramaz. kaygının hiçliği ve belirsizliği içeriyor oluşu onu insanın varoluşuyla, tin ile ilişkili bir kavram haline getirir. “insan kaygıyı yaşamadan önce ne insan olduğunu fark eder, ne de kendini bilir.” peki insanın doğduğu andan itibaren kaygıyı yaşamadığı anlar mevcut mudur? evet. çocukluk, bebeklik kaygının görülmediği dönemlerdir. o dönemlerde ancak korku varolabilir ama ortada kaygı diye bir şey yoktur. ilginçtir, çocuğun benliğine ilişkin bir farkındalığı da yoktur. ortaokulun sonlarına doğru sanırım, okuldan iki arkadaşımla konuşurken onlara “size de önceden hiç gerçekten düşünmüyormuşsunuz gibi geliyor mu?” diye sorduğum anı hatılıyorum. o dönemlerde sanki bir anda, durup dururken farklı bir farkındalık düzeyine geçmiş gibi hissediyordum. sanki daha önce hiç kim olduğumu düşünmemişim de yeni yeni düşünmeye başlamışım gibi geliyordu. belki gerçekten de böyle olmuştu. bunun başlangıcı ise hiçliğe, kimi zaman sebebi bile olmayan şeylere duyulan kaygının başlangıcıyla benzer zamanlara denk geliyor. benlik gelişiminde rol oynayan pek çok faktör var, fakat kaygı bunların arasında olmazsa olmaz konumu taşımaktan da öte, asında varoluşla birlikte gelen, benliğe dair farkındalığı içerisinde bulunduran bir durum gibi daha çok. çocukluğumu aklıma getirdiğim zaman kierkegaard’ın bu düşüncelerini daha iyi anlıyorum. ayrıca bu noktada kierkegaard’ın masumiyet ve suç ile kaygı ilişkisine de çokça değindiğini belirtmek gerekiyor. bunu da çocukluk ile örneklendirirsek eğer, çocukluğu bir masumiyet ve kierkegaard’ın diğer deyimiyle cahillik olarak görürsek, büyüdükçe bilginin(neyin bilgisi?) de gittikçe artmasıyla kişi herhangi bir suç işleyebilir ve suç da kaygıyı doğurur. kierkegaard suçun kaygıyı doğurmasına ek olarak günah kavramına ve özellikle ‘mevrus günah’a değinir. hatta “kaygı kavramı” kitabının temeli mevrus günah üzerine kuruludur da diyebiliriz. kierkegaard, ‘insan en başından itibaren kötü müydü?’ sorusuna ve ilk günaha kaygı açısından yaklaşmaya çalışır. bunun dışında, kaygının/tinin çocukluk-yetişkinlikteki farkına ek olarak  insan ve hayvan arasındaki fark da tinin, kaygının niçin yalnız insanda bulunduğunu açıklıyor. peki kaygı hem varoluşumuzun temel koşulu, hem de kaçmak istediğimiz bir durum olması bakımından bir zıtlık oluşturmaz mı? evet. insan “kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” bu yönü kaygıyı daha da ilginç kılar.

kaygı azaldıkça tin sığlaşır, kaygı derinleştikçe toplum da derinlik kazanır. kierkegaard toplumda kaygının bir bozukluk olarak görülmesinin ise aptalca bir düşünce olduğunu söyler. fazla ilerlemiş boyutu haricinde kaygı durumunun normal ve evrensel olduğunu söyleyebiliriz.

paulo freire-ezilenlerin pedagojisi

“ezilenlerin pedagojisi”, insandışılaştırılan ve bir nesne haline getirilen kişilerin, ezilenlerin durumunu anlamayı, bu durumu eleştirmeyi ve nihayetinde özgürleşmek için uğraşmayı tanımlayan bir kavram. ezilen konumundaki insanları mutlaka görmüş, veya bizzat kendimiz bu konumda bulunmuş olabiliriz. yani, ezilmenin nasıl bir şey olduğu hakkında hepimizin az çok bir fikri vardır. peki yaşamın bizlere gayet olağan gibi görünen sistemlerinde de ezen-ezilen ilişkisi mevcut mudur?

freire, okul ve devlet gibi iki temel kurumun bizleri ne şekilde ezilen konumuna getirebileceğini ve insandışılaştırabileceğini gösteriyor kitabında.

öncelikle “bankacı eğitim modeli” diye betimlediği kavramı ele alınıyor. bankacı eğitim modelinde öğrenciler yatırım nesneleri, öğretmenler yatırımcıdır. öğrenci ‘boş levha’, öğretmen ise boş levhaları bilgilerle dolduran kişidir. öğrenci nesne, öğretmen öznedir, ve öğrenci ezilendir. oysa eğitim tek yönlü olmamalıdır der freire. öğretmenin ve öğrencinin birbirlerinden bir şey öğrenebildikleri diyalog temelli bir ilişkinin var olması gerektiğini savunur. fakat “öğretmen iletişim kurmak yerine tahviller çıkarır ve öğrencilerin sabırla aldığı, tekrarladığı yatırımlar yapar….bu sistemde yaratıcılık, dönüşüm ve bilgi yoksunluğu yüzünden rafa kaldırılan bizzat insanlardır.” der ve devam eder. “çünkü kendileri araştırmadan, praksis olmaksızın insanlar hakikaten insan olamazlar. bilgi ancak ve ancak buluş ve yeniden buluşla, dünya içindeki, dünya ile ve birbirleriyle olan insanların sabırsız, durmak bilmeyen, sürekli, umut dolu araştırmalarıyla, peşinden koşmalarıyla meydana gelir.” praksis yaşamın her anı için büyük bir önem taşır. gerçek düşünce eylemsiz olmaz. praksis ise düşünce ve eylemin bir aradalığını tanımlar. insan gerçekliğe taşıyamadığı düşüncelerinin gerçekliğini bence de, tıpkı freire’nin dediği gibi sorgulamalıdır. bu noktada kendimi eleştirme ihtiyacı duydum elbette. hatta yalnızca bu noktada değil, kitabın her noktasında bunu yapmaya çalıştım ve kitap bittiğinde bunu hayatımın her anı için uygulamak istediğimi fark ettim. kendimi eleştirdim, çünkü ben de düşüncelerimi eyleme dökme konusunda zorlanıyorum. doğruyu rahatça söylemek ve yapmak, olması gerekeni uygulamak zor geliyor. her şeyi ve en başta da kendimi daha çok eleştirmek, daha iyi anlamak ve eyleme geçmek istiyorum.

paulo freire düşüncelerini yalnızca öğretmen-öğrenci ilişkisi üzerinden açıklamakla kalmıyor, devlet-halk ilişkisine de değiniyor. diyalogdan, diyalog karşıtı eylemin manipülasyon, kültürel istila, böl ve yönel gibi bileşenlerinde; diyalogcu eyleminse işbirliği, birlik, örgütlenme ve kültürel sentez bileşenlerinden söz ediyor. bense, son olarak birçok kısmını çizdiğim bu kitaptan birkaç kesiti buraya bırakmayı, ve bu sayede kitabın bana kattıklarını biraz daha kalıcılaştırmayı istiyorum:

hayal gücü ve çocuklukta kurulan hayaller

‘hayal gücü’ sözcüğünü seviyorum. diğer dillerde tam olarak nasıl bir anlama denk düştüğünü bilmemekle birlikte, hayal etme yetisi, ya da kısaca hayal etmek diye tanımlayabileceğimiz durumun türkçe’de hayal gücü diye de sıkça kullanılıyor olması ilginç geliyor. birkaç isim aklıma getiriyorum: düşünce, sevgi, karar, sabır… örneğin bu isimlere ‘yapabiliyor olma’ anlamı katmak için onları şu hale getirmemiz yeterli olur: düşünmek, sevmek, karar vermek, sabretmek. bu kelimeleri hayal gücünde olduğu gibi ‘sevme yetisi’, ‘düşünme yetisi’ şeklinde kullanmak da mümkün olsa bile, hiçbiri hayal gücü sözcüğü kadar yerleşmiş bir halde bulunmaz dilimizde. işte, bu durum ilginç ve bir yandan da güzel geliyor. hayal etmek büyük bir güç, zihnin en büyük gücü belki de. dilimizdeki bu sözcüğün de belki bu durumla bir ilgisi vardır, kim bilir…

beynimizdeki milyonlarca nöronun birbirleriyle olan etkileşimi yoluyla oluşan bu güç, insanın meydana getirdiği tüm yapıların, eserlerin sağlayıcısı konumunda. çocukluk dönemi ise hayal gücü için bir doruk noktası niteliğinde. bu, belki de tüm o nöronların henüz ilişki kurma açışından esnek olması ve henüz bir alışkanlığa kurban gitmemesi ile ilişkili olabilir. insanlar büyüdükçe genelde belli konular üzerine daha çok kafa yormaları gerekir ve hayal güçleri de gittikçe kısıtlanabilir. çocuklukta ise böyle bir durumun söz konusu olmayışı hayal gücünün bu dönemde çok daha verimli bir biçimde kullanılmasını sağlar.

literatürde, çocuklukta hayal gücüne olan yatkınlığın üç önemli davranışın gözlenmesiyle saptanabildiğine dair görüşler yer almakta. bunlar ‘mış gibi oyun’, ‘hayali arkadaşlar’ ve ‘hayali mekanlar’

mış gibi oyun bunların arasında en çok rastlanan durum olabilir. etrafınızdaki çocukların büyük bir kısmının evcilik, doktorculuk gibi oyunlara bayıldığını ve kafalarında oluşturdukları bu ‘oyun roller’e kolayca adapte olabildiklerini görmüşsünüzdür. fakat otizm spektrum bozukluklarına sahip çocukların mış gibi oyunları sevmedikleri ve genel olarak hayal kurmakta zorlanabildikleri de unutulmamalıdır. harris ve kavanugh (1993), 2 yaşından itibaren çocukların farklı nesneleri oyunlarına uygun nesneler olarak hayal edebildiklerini söylerler. bu da çok sık gördüğümüz ilginç bir durum. çocuklar bizlere alakasız gelebilecek bir nesneyi anında oyunları için gerekli olan bir ‘çaydanlık’, bir ‘steteskop’ haline getirebiliyorlar. hatta bizler oyunlarının bir parçası haline gelen o nesnenin ne olduğunu anlamadığımızda biraz da kızarak “hayır o bir çaydanlık!” gibi itirazlarda bulunabiliyorlar.

hayali arkadaşlar, çocukların bir rol ve kişilik verdikleri, konuştukları oyuncakları veya kafalarında oluşturdukları görünmez arkadaşları olabilir. deniz tahiroğlu’nun bunları anlatan makalesini okurken kendi çocukluğumu düşünmeden edemedim. görünmez bir arkadaşım olduğunu hiç hatırlamıyorum ama peluş oyuncakları arkadaş edinmeyi seviyordum. özellikle her an yanımda taşıyabildiğim minik peluşlarla konuştuğumu, onlar yanımdayken daha rahat/güvende hissettiğimi hatırlıyorum.

orta çocukluk dönemine geçildiğinde ise çocukların hayali arkadaştan ziyade hayali dünyalar(paracosm) yarattıkları gözlenmiş.(Tahiroğlu, 2016) yaratıcı bulduğumuz çoğu yazar, biliminsanı küçüklükte hayali dünyalara sahip olduklarını belirtmişler.

hayal kurmak hem çocuklukta, hem de ilerideki dönemlerde bilişsel gelişim üzerinde olumlu etkilere yol açıyor. dil, varsayımsal ve karşıolgusal düşünce, zihin kuramı, yaratıcılık gibi birçok yönetici işlev üzerinde hayallerin yerinin büyük olduğu söyleniyor. çocuklukta hayali arkadaşları, hayali dünyaları olan çocukların bilişsel gelişimlerinin akranlarına göre daha iyi olduğu da saptanmış.