kolektif bellek ne kadar kolektiftir?

zihnin yapılarını kolektifleştirmek sanıyorum durkheim ile başlayan bir süreçti. kendisi, kolektif bilinç kavramını ortaya attığı zaman, yalnızca bunun sosyolojik tarafını ele almıştı. daha sonrasında jung, kolektif bilincin derinlerine gitmek isterken kolektif bilinçaltı ortaya çıktı ve kolektifleştirme eylemi, psikanalize de yayıldı. günümüzdeyse, bilişsel psikolojinin gelişimi, beynin daha ayrıntılı incelenebilmesi bu yapıların bilimsel olarak araştırılabilmesini sağlayabilir.

bellek, her zaman ilgimi çeken bir yapıydı. fakat kolektif bellek üzerine düşünmeye yeni yeni başladım ve bu kavramın bilimsel olarak nasıl ele alınabileceğini merak ediyorum. aynı zamanda kendime şu soruyu da sık sık soruyorum: “kolektif bellek kadar kolektiftir?”

bu soruyu soruyorum, çünkü salt belleğin ne kadar yanıltıcı bir yapı olduğu artık bilinen bir gerçek. hatta bunun üzerinden aslında bir benliğimiz bile olmadığına dair bir düşünceler dizisi mevcut. kolektif bellek, belli bir olaya tanıklık eden insanların, belki geniş bir toplumun o olayı sakladığı bir sistem gibi geliyor bana. fakat buradaki ‘saklamak’ denilenin de ne kadar güvensiz olduğunu biliyoruz. belleğin değiştirici, bozucu etkileri ortadayken aynı olaya tanıklık eden insanların bu olayı bambaşka şekilde hatırlamaları olası değil midir? ve böyle bir şey gerçekleştiğinde kolektif belleğin de zarar gördüğünü söyleyemez miyiz?

herhangi bir gösteriyi ele alalım. izleyicilerin her biri aynı sahneye bakar, aynı şeylere tanıklık ederler. her birinin zihninde bu ana dair anılar oluşur ve o anın paylaşılıyor olması da, kolektif hale getirir anıyı ve ardından da belleği. peki, mesela birkaç ay sonra bu insanları bulup onlara gösteriyle ilgili sorular sorduğunuzda bambaşka cevaplar almanız muhtemel midir? elbette. kimileri gösteride asla yaşanmamış bir olayın yaşanmış olduğundan gayet emindir, kimileri çoğu şeyi unutmuştur, bazıları diğerlerine göre daha doğru-ama yine de değiştirimiş- şekilde hatırlar bu gösteriyi. bu insanları bir araya getirip gösteri hakkında konuşmalarını sağlarsanız, ne gördükleri hakkında kolayca uzlaşabilirler mi? sanmam.

tabii bu sadece basit bir örnek. büyük çaplı olaylara baktığımızda bu tür değişikliklerin daha fazla olduğu fark ederiz. bir savaşa, bir bombanın atılış anına yüzlerce insan tanıklık edip onu zihinlerinde bambaşka şekilde depolayabilirler. işte, kolektif bellek özellikle de bu nedenle kafamı çok karıştırıyor. aslında, burada yaşanan olay tektir, nesneldir ve burada toplumsal olan daha çok olayın kendisiymiş gibi gelir. onu bellekte depolamamızın ardından geçen süre, hatta ondan öncesinde, sadece algıladığımızda bile onu kendi anladığımız biçimiyle aktarmaz mıyız zihnimize? daha sonrasında belleğimizin etkisiyle de iyice değişebilecek olan bu tarz bir olay artık toplumsal olmaktan çıkıp bireysel bir hal almaz mı? bu noktada artık kolektif olan bellek değil de yalnızca olayın kendisi değil midir? bilmiyorum.

konuya dair çok az bilgim var ve olayı tamamen yanlış yorumluyor da olabilirim. yeterince bilgi edinebildiğim bir zamanda, ileride hakkında tekrar yazmak istiyorum. belleğin toplumla oluştuğuna dair güzel bir alıntıyı da buraya bırakıyorum:

“insanların belleklerini edindikleri yer normal olarak toplumun içidir. yine toplumla beraber hatırlar, anlar ve hatırladıklarını nereye konumlayacaklarına karar verirler.”

Reklamlar

venedik taciri ve psikanaliz

shakespeare’in venedik taciri oyunu psikanalistlerin her zaman büyük ilgisini toplamıştır. belki de çoğu psikanalist yahudi olduğu için bu böyledir, bilemeyiz, fakat sebebi ne olursa olsun içinde çok farklı anlamlar taşıyan ve defalarca kez yorumlanabilecek, hep yorumlamaya açık kalacak bir eser venedik taciri. komedi diye geçen, ama yer yer ciddileşen kısımları da göz önüne alındığında kimi edebiyatçıların trajedi diye tanımladığı bir eser aynı zamanda. oyunu büyük bir zevkle okuduktan sonra psikanalitik yorumları incelendiğinde oyundan alınan zevk iki katına çıkıyor.

oyuna dair en çok rastlanan yorumlardan birisi freud’un “üç kutu teması” üzerine olanı. sanat ve sanatçılar üzerine kitabında da geçiyordu hatta bu metin. fakat ondan önce otto rank bu olaya bir yorumlama getirmiş. ona göre portia’nın babasının üç kutuyu hazırlaması, ‘yasaksevi’ temasının bir örneğidir. freud ise bu üç kutunun erkeğin kadınla olan ilişkisindeki üç farklı yönü temsil ettiğini söyler: anne, sevgili ve toprak ana. rank’ın yasaksevi motifiyle bu mitolojik görüşün benzer yönleri de yok değildir.

oyunda antonio, dostu bassanio için shylock’a borçlu kalır. bu noktada para olarak borcun ahlaki bir borcu, bir suçu temsil ettiğine ilişkin yorumlamalar devreye girer. bu olgudaki suç, oğul-baba motifi arasında duyulan suçluluk boyutunda incelenir kimilerince. burada bassanio oğul, antonio ise babadır. bunun yanı sıra, iki karaktere dair daha farklı yorumlamalar da bulunuyor. acaba antonio, shylock tarafından bedeninin bir parçasının kesilecek olmasına karşı niçin bu kadar kayıtsız? neden bu kadar melankolik? bazıları antonio’nun sevilen şeyden(bossanio) mahrum kaldığını, bu nedenle artık ölümü de önemsemediğini söylerler. bunun dışında, oyunun yazıldığı dönemde shakespeare’in ruhsal durumunun da pek iyi olmadığı ve antonio’nun melankolik kişiliğiyle kendisini özdeşleştirdiğine dair yorumlar da vardır.

shylock gaddar bir karakter midir? çoğumuz en başlarda onu sevmediysek de sonradan büyük ihtimal acımışızdır ona.

“yahudinin gözü yok mu? yahudinin elleri yok mu? organları, boyu, posu, duyuları, duyguları, heyecanı yok mu? aynı yiyecekle beslenmiyor mu, aynı silahla yaralanmıyor mu, aynı hastalıklara yakalanmıyor mu, aynı yollarla iyileşmiyor mu, aynı kışın ve yazın üşüyüp, ısınmıyor mu? farkı ne hıristiyan insandan? etimiz kesilince bizim de kanımız akmaz mı? gıdıklanınca gülmez miyiz? zehirlenirsek ölmez miyiz? peki ya bize haksızlık ederseniz öcümüzü almaz mıyız? her şeyde size benzediğimize göre, bunda da benzeyeceğiz tabii. yahudi hıristiyana haksızlık edince, karşılığında göreceği iyilik ne? intikam! hıristiyan yahudiye haksızlık ederse, hıristiyan örneğine göre karşılığı ne olmalı? intikam tabii! hainlik etmesini sizden öğrendim, yine size uygulayacağım. bu işi sizden çok daha iyi yapacağıma da güvenebilirsiniz.” dedikten sonra shylock’un da kendince haklı olduğunu düşünmeden edemeyiz. bu kısım shakespeare’in yahudileri kötüleyen bir eser yazdığı iddiasının doğru olmadığına kanıt olarak gösterilebiliyor.

portia ile nedimesinin erkek kılığına girip insanları kandırdığı, antonio’nun kurtulmasını sağladıkları kısma gelecek olursak, öncelikle bu kısmın çok komik ve güzel olduğunu düşünüyorum. nasıl yorumlandığına gelecek olursak, buradaki yüzük olayının da aynı kutu olayı gibi görünürde sadakatin bir simgesi olduğu ama diğer yandan cinselliğe dair bir simge de taşıdığı söyleniyor.

son olarak venedik ve belmont’la ilgili karşılaştırmalar eseri daha anlaşılır kılıyor. venedik taciri aslında iki dünyadan, venedik ve belmont’tan meydana geliyor. venedik parayı, hırsı, gerçekçiliği ve erkek-egemen toplumu simgeliyor.-kadınların erkek kılığında oraya gitmesi bunun göstergelerindendir- shylock, venedik’i ayakta tutan bir gaddardır. onun büyüsünden kultulunduğu zaman para artık değersiz hale gelir, onu rahatça savurursunuz.(*shylock’un kızı jessica) belmont ise buranın tam tersidir. cömertlik, bolluk ve sevgi orada hakimdir. bazı zorlukları elbette taşır içinde ama bilmeceyi çözerseniz onları da aşmış olursunuz…

 

neye uyum sağlamak?

benimsenme, uyum sağlama kişiyi ‘normal’ diye tanımlayabilmek için yeterli ölçütler midir? şurası kesin ki, bir insan etrafına uyum sağlayamıyorsa, insanlar tarafından kabul görmüyorsa anında o kişinin ‘değişmesi gereken’, hatta ‘tedavi edilmesi gereken’ biri olduğunu düşünüyoruz. o insanın uyum sağlayamadığı şey üzerine hiç kafa yormuyoruz. uyum göstermek ama neye? iyi bir topluma, iyi otorite figürlerine karşı mı, yoksa kokuşmuş bir kültüre mi? baskın bir anne babaya mı?..

hastalıklı bir topluma uyum sağlayamayan bir insanı ele alırsak, o kişinin iyileştirilmesi gereken biri olduğunu düşünmeyiz. düşüncemizin bu yöne kaymasını sebep olan şey farklı bir perspektiften olaya bakmamızdır. ‘uyum sağlayamayan insan’ değil; ‘şuna/şunlara uyum sağlayamayan insan’ vardır artık. insan tek yönlü bir biçimde incelenemez, onun içinde bulunduğu toplumu göz ardı edemeyiz. fakat biliyorum, “milyonlarca insanın uyum sağladığı bir şeye uyum sağlayamayan az sayıdaki insan nasıl normal sayılabilir ki?” diye düşünmeden edemiyoruz. çoğunluğun yaptığında bir haklılık payı olabileceği gibi bir düşünce var kafamızda. istatiksel veriler dikkatimizi çekiyor. ne var ki söz konusu insan olduğunda sayılar da yanılabilir. toplumdaki çoğu birey zamanla kötüye giden bir düzene boyun eğiyorsa ve bunu tamamen bilinçsiz bir şekilde yapıp kendilerine ters düşenleri dışlıyorlarsa burada yine azınlık mı anormal diye addedilir? hiç sanmıyorum.. toplumun büyük bölümünü oluşturan insanlar da anormal hale gelebilir(buna rağmen yine onlar normal olacaktır, çünkü nomal/anormal kavramları da tamamen insan uydurmasıdır.) bu durumda bir şeylerin ters gittiğini kim fark edecek? azınlıktakiler. tabii onlar da deli yaftası yiyeceklerdir eğer konuşurlarsa. ne büyük çıkmaz! peki şu an bu durumda olmadığımızı kim, nereden biliyor?

henri bergson-gülme

gülmenin, komiğin kaynağı nedir? insanlar hangi durumlarda gülerler, neye gülerler, neyi komik bulurlar? bilindiği kadarıyla aristoteles’ten bu yana merak edip araştırılıyor bu konular.

eski insanlarda gıdıklanmayla açığa çıkan sesler bütünüymüş gülmek. sonrasında, yüzyıllar geçip de insan iyice geliştiğinde gülmek bir sürü farklı duruma verilen bir tepki halini almış. artık gülmek ‘sosyal bir canlı’ olmanın getirdiği en önemli tarafmış. hala da öyle.. fakat yalnızca gülmek için gülüyor değiliz. yani, bunu mekanik bir şekilde yapmıyoruz. bir şeyleri sadece komik bulduğumuz için de gülmüyoruz. hayatın içinde iyice erimiş olduğundan mı bilmiyorum, bu konu üzerine hiç derinlemesine düşünmediğimi fark ettim. bergson’ın gülme kitabı sağladı bunu fark etmemi.

bergson şu ilginç düşünceyle giriş yapıyor: “tümüyle insana özgü olanın dışında komik yoktur.” insan dışındaki şeyler bizi niye güldürebiliyor o zaman, diye sorarsanız eğer, bergson ‘çünkü onlarda da insani bir yön buluyoruz’ şeklinde bir cevap verirdi bu soruya.

“düşünürlerin çoğu insanı ‘gülmeyi bilen hayvan’ diye tanımlamışlar. güldüren hayvan diye de tanımlayabilirlerdi; çünkü insandan başka bir hayvan ya da cansız bir nesne bizi güldürebiliyorsa, bunun nedeni bunlarda insana ait bir yön olmasıdır, insana benzer olmasıdır.”

güldürmenin bir diğer ilginç yönüyse ‘töreleri düzeltici’ olması. insanlar ‘farklı’ bir davranışımızdan ötürü bize güldüğünde, bir yanlışlık olduğunu anlarız. nasıl olmamız gerekiyorsa öyle görünmeye çabalarız. kitapta gülmenin bu yönü için ‘toplumsal jest’ diye güzel bir tanım var. “gülmenin asıl işlevi, ayırıcı eğilimleri cezalandırmak; rolü ise katılığı yumuşaklık olarak düzeltmek, kişiyi diğerleriyle uyumlu hale getirmektir.”

insanların kimi bedensel özellikleri de komik kategorisinde. “bir kişinin ruhsal yanı söz konusuyken dikkatimizi bedensel yanı üstüne çeken her olay komiktir.” diyor bergson. kitapta tiyatroya da bolca değiniyor ve bu biçim komikliğine dair napoleon’un bir sözü paylaşılmış: “trajediden komediye yalnızca oturma olgusuyla geçilebilir.” bu sözü bu haliyle anlamak biraz zor. peşinden getirilen açıklamadan sonraysa daha iyi anlaşılıyor. trajedi oyuncularının neredeyse hiç hareket etmeyen bedenlerinden bahsediyor bergson. çünkü hareket bir bedenin var olduğunu hatırlatır. oturmak dahi trajedi üzerinde bozucu etki yapar. insan bedene odaklandığı anda, komiğe yaklaşıyor sanırım.

dalgınlığın, yinelemenin, tersine çevirmenin ve daha nicesinin komik üzerine etkilerine de değiniliyor kitapta…

 

 

 

 

andre gorz-son mektup

sevginin ne olduğuna dair sorgulamalar yapmak hoşuma gidiyor. insanların birbirinden değişik yorumlarını duymak, kimilerinin onu yüceltmesi, kimilerinin sevgiyi o denli değerli görmemesi ama herkesin bunları bambaşka şekillerde yorumlamasını seviyorum. dünya üzerindeki/dışındaki her şeye karşı farklı tür bir sevgi besleyebiliyoruz. kuşlara, ağaçlara, insanlara, yıldızlara… bir şeyleri seviyor olduğumuzu yahut seviliyor oluşumuzu hissedebiliyoruz, bunun içinde yer alıyoruz. fakat iş onu tanımlamaya geldiğinde ben zorlanıyorum. bir şeyleri tanımlamayı niye bu kadar istediğimi de bilmiyorum aslında, yaşamın içinde yığınla izi bulunan şeyleri neden bir izden daha öteye taşımak isteriz, bilmiyorum.

andre gorz’un kitabında bu izden ötesi görülebiliyor. kitabı okurken sevginin yazarın yaşamındaki etkilerine tanık olabiliyoruz. kitabın bütünü içinse tüm ayrıntılardan kopuk olarak yalnızca ‘sevginin tanımı’ diyebilirim. onun anlattığı sevgi, bir insana duyulan türden. o insan da 50 küsür yıldır evli olduğu eşi. uzun yıllar boyunca birbirlerine ne kadar destek olduklarını ve sevgilerinden hiçbir şey eksilmediğini bilmek okuyan kişiye mutluluk veriyor. gorz’un kelimeleriyse tüm bu anlatılanları daha da güzel hale getirmiş. kitap şu cümlelerle sonlanıyor:

“ikimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.”

gorz ve eşinin 82 yaşına geldiklerinde birlikte intihar etmeleri pek şaşırtıcı gelmiyor kitap bittiğinde…

arthur c. clarke-çocukluğun sonu

çocukluğun sonu, insanların uzayı keşfetme uğraşlarının devam ettiği bir çağda, onlardan hızlı davranıp dünyanın başına geçen uzaylı hükümdarları, ve insanların birkaç yüzyıl boyunca bu olaydan nasıl etkilendiklerini, evrimsel süreçlerinin ne yöne kaydığını harika bir şekilde anlatan bir bilimkurgu klasiği. kitaptaki en etkili kısımlardan biri kuşkusuz şu cümlenin geçtiği yerdir:

“hiçbir ütopya toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.”

gerçekten de, bizleri daima memnun edebilecek bir düzenden söz edilebilir mi? peki insanlara memnun etmeyen bir düzene artık ‘ütopya’ denebilir mi?

kelime anlamlarından biri ‘hayali ideal düzen’ olan bir kavram söz konusu. bu ideal düzen insanların memnuniyetini de sağlamak durumunda olsa bile, bunun sonsuza kadar sürebilmesi ne olursa olsun zor gözüküyor. bu, düzenin yapısından değil, ‘insanın yapısı’ndan kaynaklanıyor daha çok. asla sonsuza dek bir şeylerden memnun, mutlu olamazmışız gibi geliyor. şikayet etmekten vazgeçebildiğimizi hayal etmekte zorlanıyorum.

filozofların kurguladığı tek bir ütopya yoktur ki bizleri tatmin edebilsin. bilimkurgu, yaşadığımız zamanın çok ötesinde mümkün olabilecek ögeleri kullanmasıyla her türlü konuda daha fazla malzemeye sahip. ütopyalar da buna dahil. clarke’ın yarattığı düzen çoğu açıdan oldukça iyi. savaşın olmadığı, her insanın istediği işle uğraştığı, fakirliğin olmadığı bir düzen bu. fakat bu düzenin kurucuları dünya dışından gelen hükümdarlar. onların bizlerden çok daha gelişmiş oluşu insanların onların varlığını kabul etmelerine sebep olsa bile, kafalarında bazı soru işaretleri kalıyor. dünya daha iyi bir yer, evet ama hükümdarlar bunu niye yapıyorlar? niye kendi gezegenlerini terk edip dünya’ya geldiler? tüm bu soruların cevabı, artık homo sapiens’in var olmadığı bir geleceğe doğru gidilirken cevap buluyor. 

yine önemli bir nokta, başka canlıların dünyaya gelişinin bizlere birbirimizle olan düşmanlığın ne denli anlamsız olduğunu göstermesi. sırf bunun için bile böyle bir olayın yaşanmasını isterdim sanırım…

philip k. bock – insan davranışının kültürel temelleri

antropoloji ve psikoloji biri olmazsa diğeri de var olmayacak iki alan. bu kitapsa, bu iki alanın ortak sorunlarını güzel bir şekilde ele alıyor. kitabın giriş kısmında yazar “tüm antropoloji psikolojiktir” başlıklı ilginç bir yazıya yer vermiş. burada antropoloji için “insan bilimi”, psikoloji için “davranış bilimi” tanımı kullanılmış, ve şöyle bir sonuca varılmış: ‘eğer insan davranmasaydı, antropoloji de doğmazdı.’

kitap, hepsi birbirinden ilginç başlıklara sahip 13 bölümden oluşuyor. ilk bölüm “ilkel halkların psikolojisi”. burada antropolojiyi meydana getiren 3 büyük tarihsel hareketten(keşif çağı, aydınlanma, evrimcilik) bahsediliyor öncelikle. keşif çağında avrupalıların ilkel halklarla ilgili kalıp yargılarının kaynağı sorgulanıyor. bu kalıp yargılar, köleliğe, sömürgeleşmeye sebep olacak kadar ciddi yargılardır bu arada. kaynağıysa, en başta ilkel halkların eksik olduğuna dair duyulan inanç. shakespeare’in 107. sonesinde geçen “sıkıcı ve dilsiz kabileler”, kipling’in “yarı şeytan, yarı çocuk” tanımı hep yerlileri anlatmak için kullanılmıştır, ve yerlilere ne kadar olumsuz gözle bakıldığının bir kanıtıdır. avrupalı uluslar sömürgeciliği teolojik olarak aklileştirme yoluna girerek, yerlilere yapılabilecek her türlü kötülüğü kendilerince meşrulaştırmışlar zaten. yerlileri kendilerinden düşük, aptal görmeye devam etmişler. bu kalıp yargıların amacıysa kitapta harika bir şekilde açıklanır: “kalıp yargılar, genellikle kendi önyargılarımızı ve gaddarlığımızı haklılaştırma yollarıdır.” aydınlanma çağına gelindiğinde, ‘insan doğası’ kavramının ortaya çıktığı görülür. bu kavramınsa herkese göre farklı bir tanımı vardır. bir yanda hobbes, diğer yanda rousseau ve daha bir sürü isim insan doğası üzerine tartışırlar. bu tartışmalar hala sürüyor, fakat bir soru daha var: gelecekte homo sapiensin durumu yahut doğası ne halde olacak? işte burada devreye evrimcilik giriyor. 19. yy’da darwin’in fikirleriyle sorularımıza bir yandan cevap bulurken, aslında daha da çok soruyu beraberinde getiriyoruz. umarım bir gün hepsine cevap bulabiliriz…

bu bölümde algı, bilinç, biliş, güdülenme de inceleniyor. ama psikolojideki hallerinden farklı olarak kültürün içinde bu kavramların ne şekilde olabileceğini de görebiliyoruz burada. mesela algı dediğimiz, kimin algısı? kültürel bir algıdan, bilinçten bahsedebilir miyiz?

ikinci kısım, “psikanalitik antropoloji”. burada freud’dan ve psikanalizin ögelerinden bahsedildikten sonra, psikanalitik antropolojinin kökenlerine değiniliyor. antropoloji ve psikanaliz hangi noktada birleşir ki diye düşünüyor en başta insan. okumadan önce ben de biraz fikir yürüttüm, psikanalizin kavramlarının toplumla ilişkisi gibi şeyler aklıma geldi. fakat daha fazlası olduğunu freud’un şu sözüyle de anlayabiliyorsunuz: “toplum için kültür neyse, birey için de nevroz odur.” bir an duraksayıp ‘nevroz ve kültür mü?’ dedikten sonra şu sonuca varırız: nevrotik bireyleri inceleme ihtiyacı duyuyorsak, psikanaliz aracılığıyla açığa çıkmamış yönlerini açığa çıkarmak istiyorsak bunu kültürün oluşturduğu kurumlar için de yapabiliriz.

freud’un tabuyla ilgili fikirleri, kültürün anlaşılmasında yine önemli bir rol oynuyor. bunlar toplum tarafından konulan yasaklardır. birey açısından düşündüğümüzde bu tarz yasakların bilinçdışına itildiğine, fakat oradan birtakım yollarla açığa çıkmaya çalıştığına dair fikirleri bilirsiniz. peki toplumsal yasaklamalarının, kültürlerin vazgeçilmez unsuru tabuların bizlere etkisi nasıl olur? burada ‘biz’ yerine ‘kültür’ demek istiyorum aslında bir yandan. kültür canlı, yaşayan bir varlık gibi geliyor çünkü kimi zaman.

üçüncü bölüm “kültür ve kişiliğin biçimlenişi”. bu kısımdan birkaç kesit:

diğer bölümde ulusal karakter incelemelerinden bahsediliyor. çok ilginç bilgiler var burada da. çoğumuzun diğer toplumlar için belli yargıları var. mesela ‘ingilizler soğukkanlıdır.” dediğimizde, tuhaf bir şekilde kocaman bir insan topluluğu için yargı oluşturuyoruz. bunların ne derece gerçek olabileceğiyse bilinmez..

ulusal karakter incelemeleri ilk olarak abd’de, ii. dünya savaşı sırasında doğmuş. eh, şaşırmamak lazım, ne de olsa dost ve düşmanların tanınması gibi bir hedefe hizmet edebilecek şeyler önemliydi o zamanlar. örneğin o dönemde japonlar gözlemlendiğinde ilginç sonuçlara varılmış. japon askerlerinin esir alındıkları millete hizmet için elinden gelen her şeyi yapmak için hazır hale gelebilmeleri ilginçtir mesela. onların bir tür durum ahlakıyla hareket ettiği sonucuna varılmıştır. tabii tüm japonlar böyle midir? pek sanmam…

tabii ki almanya’ya ve hitler’e de yer veriliyor:

amerika:

“sosyal yapı ve kişilik” kısmında 3 yaklaşıma yer verilmiş. bunların ortak özelliği, hepsinde kültürlerin ortak kişilik özelliklerini de beraberinde getirdikleri görüşünü reddetmeleri. bunlardan ilki maddeci yaklaşım,

marksistlere göre tüm psikoloji sınıf psikolojisidir. ekonomik koşullar değiştikçe sınıf psikolojisi de değişir.

konumcu yaklaşım da yine sınıflara yüklediği anlam açısında marksistlere benziyor. fakat konumcular yalnızca sosyal sınıfın değil; sosyal rol, yaş, meslek, ırk gibi etkenlerin de bireysel davranışı etkileyen etkenlerden olduğunu söylerler. -**ayrımlı sosyalleştirme hipotezi-

etkileşimci yaklaşımsa bu iki görüşten tamamen ayrılarak toplumdaki yeri başka bir şeye dayandırır, o da benliktir. etkileşimciler benliğin tamamıyla sosyal bir ürün olduğunu söylerler. ve o, istikrarlı bir varoluştan ziyade sürekli bir oluşum sürecidir.


kitapta evrimsel psikolojiye, şamanizm ve şizofreniye, duygulara odaklanan daha bir sürü müthiş kısım bulunuyor… sanırım kitap psikolojik antropoloji alanında türkçeye çevrilmiş en önemli -belki de tek- eser. kitaptan birkaç ilginç kesit daha:

diğerleri/ 1.ahlak

bizler.. biz insanlar,

var olduğumuz andan itibaren milyonlarca sorgulama yaptık, durmadan sorular sorduk. ortaya koyduğumuz soruların bir kısmına cevap bulduysak da, çoğunu cevapsız bıraktık, hatta bunların üstüne yeni yeni cevapsız sorular koyduk. kimilerini cevaplayabilmemiz elimizdeki imkanlarla mümkün değilmiş gibi gözüküyor. deneyle test edilemeyen, somut dünyada var olmayan kavramlar zihnimizi süslüyor daima. bunlardan bazılarının  yansımalarını dış dünyada görebilsek de, asla tam anlamıyla, kesin bir hüküm veremiyoruz haklarında. zaman diyoruz, ahlaktan, bilgiden, varlıktan bahsediyoruz. sınırları anlamaya çalışıyoruz ama her seferinde de karşımıza bir ‘sınır’ çıkıyor. her şeyin bu kadar sınırlı oluşunu biraz da yalnızlığımıza bağlıyorum. iletişim kurabileceğimiz, bizim bilinç seviyemizde olan başka bir türü tanımadık henüz. eğer tanısaydık, kafamızdaki sorular belki bir sonuca ererdi, veya öyle olmasa bile en azından yepyeni bakış açıları edinirdik. sınırlarımızı hiç olmadığı kadar genişletirdik. sınırları genişletmek yalnızca düşünsel anlamda da olmazdı, maddi sınırları da aşmış olurduk. şu an, günümüzde evrenin ne kadarı hakkında fikrimiz var? samanyolu’nun dışına çıkabildik mi?

belki bazılarımız… özel bir uzay gemisine sahip olan birileri çıkabilmiştir belki.. uzay gemimi, biricik dostumu inşa etmemin üzerinden uzun zaman geçti, ama bu süreçte diğer gezegenlerdeki canlıların düşünce sistemleri üzerine kapsamlı bir araştırma yapmayı hiç denememiştim. artık zamanı gelmişti. gemimin bakımını, tamirini yapıp dünyadaki prangalarımdan kurtulduktan sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde bir kütüphanenin çatısından kalkışa geçti gemim.

dünya’yı ve ardından samanyolu’nu aşmışken içimi bir boşluk kapladı. insanın ait olduğu yeri terk edişi, veya üzerinde aidiyet kurduğu bir nesneyi, kişiyi bırakışı bu boşluğu da beraberinde getirirdi. oysa bir şeylere ait hissetmek, daha da ileri gidecek olursak, onların uğrunda her şeyi yapabilecek duruma gelmek ne kadar doğru olabilir? aidiyetlerimiz uğruna kendimizi feda edebilmenin ahlaki açıdan doğru olduğunu savunacaktır mutlaka kimileri, ama ait hissettiğimiz şeyler gerçekten o kadar değerli mi? hem değerli ne ki? nedir doğru olan? peki ya ahlak, ahlak neye denir? bilmiyorum…

bunları düşünürken gemimin kontrol kısmında bir sinyal beliriyor. bu bir çeşit ‘canlılık sinyali’. yakınlarda canlılık barındıran bir gezegenin varlığını haber veriyor. fakat canlı olmak, belirli bir farkındalık halini beraberinde getiren bir unsur değil ve benim de ‘bilinçlilik sinyali’ diye bir şeyim olmadığı için tüm gezegenleri tek tek dolaşmam gerekiyor. karşıma bakterilerin, yalnızca minik balıkların, böceklerin yaşadığı bir gezegen de çıkabilir. her köşesinde iletişim kurabileceğim bir canlı türünü arayıp hayal kırıklığıyla gemime geri de dönebilirim.. tüm olasılıklara hazır bir şekilde bekliyorum. gezegen daha önce rastlamadığım bir galaksiye ait. ekranda beliren tahmini görüntüsüne bakılırsa çubuksuz sarmal sınıfından. sarmallarındaki yıldız, toz sayısı o kadar fazla ki, biraz daha yaklaşınca büyük bir ısı/ışık yoğunluğuyla karşılaşacağım muhtemelen. ona 842parlakgalaksi dedim (evet, rastladığım 842. galaksi). defterime minik bir resmini çizip, gemimin kolunu parlakgalaksi’nin canlı gezegenine çevirdim.

gezegen nihayet görüş alanıma girdiğinde içimi bir heyecan kapladı. hızla büyüdü, devasa bir hal aldı. düşüyordum. gemim atmosferi aşmış, hızla aşağı iniyordu.

gemiden dışarıya baktığımda, dev sarı otlarla kaplı bir alan görebildim yalnızca. konveksısımotorlarını devre dışı bırakıp gemiyi son bir defa kontrol ettikten sonra ihtiyatla dışarıya adım attım. her tarafımda sarı otları görüyordum sadece. burası otlardan oluşmuş bir çeşit çöl gibiydi, sanki asla sona varmayacaktı. korkuyordum. otların kenarlarında minik yuvarlak kısımlar vardı, kokuları yosun kokusunu andırıyordu. koşmaya başladım. sarı otların sınırlılığını, ve ilerisinin canlılığa daha da yakın olduğunu biliyordum.

sarı otlar bitmiş, bir okyanusu ve kırmızı toprağı incelemiştim. gezenin iki güneşi batıp tekrar doğdu. fakat burada hareket yoktu, bilinçli canlılara ulaşabilmek hayal gibi geliyordu artık. zihnimde kimi zaman sesler yankılanıyor, beni onaylıyorlardı. ıssız bir yerde geçirilen tek bir gün bile insana sahip olduğu zihnin karmaşıklığı hakkında fikir verebilirdi. zihin, ihtiyaç duyulan şeyin yansımasını vermeye hazır bir sistem gibi gözükse bile, insanı çoğunlukla yanıltırdı. insan kusurlu bir zihne sahipti, ve kendine nazaran çok daha gelişmiş canlıların yanında ne yapacağından bir haberdi. sesler durmuyordu. zihnimde bir uğultu vardı, gelmem gerektiğini söylüyordu. ne tuhaf! zihnime daha ne kadar yakın olabilirim? bilmiyorum. belki de uzağımdır ama, onu kendimden tamamen uzak biri gibi görebiliyorsam o kadar yakın değilimdir belki de. ama hayır.. bu konuşan ben değilim. başkaları var. ben düşünmüyorum bunları, hayır. bir yere çağrılıyorum, ne tarafta olduğunu biliyorum, zihnim adımlarımı esir alıp beni oraya götürüyor. canlılığa yaklaşıyorum. ama görünürde hiçbir şey yok, yine sarı otların arasında buluyorum kendimi. kafamda olup bitenleri anlayamıyorum. sarı otları koparmaya başlıyorum istemsizce, kırmızı toprağa dokunuyorum iki elimde. öylece beklerken zihnimdeki seslerin çoğaldığını fark ediyorum. sonra sesler bir bütün oluyor, iyice berraklaşıyor. ‘merhaba’ diyor birileri zihnimin içinde. nasıl… bilmiyorum. sanki birileri beni duyacakmış gibi ‘merhaba’ diyorum ben de.

‘zihnine sesleniyoruz, senin de düşünmen yeterli.’

‘zihnim aracılığıyla konuşabilmeyi ne ara öğrendim!? peki siz..siz neredesiniz?’

‘yerin altındayız.’

‘sizi görebilir miyim?’

‘mümkün değil. bizler zihinden ibaretiz. bir vücuda bağlı olmayan zihinler.. birbirimizle anlaşıyoruz, gezegenin yukarısını buradan idare edebiliyoruz ve de. insan türünü biliyoruz, onun nasıl kolayca kötülüğe başvuracağından habersiz değiliz. burada görebileceğin bir şey yok.’

‘hayır.. sadece anlamak için buradayım. vücudumu bir yana bırakıp beni de zihnimden ibaret sayın.. yalnızca anlamak istiyorum. vücudum olmadan da kötülük yapabilir miyim? sizin kötülükten kastınız nedir hem?’

‘kötülük bizim için düşüncelerin sınırları içinde. eylem mümkün, ama bizim başvurduğumuz bir yöntem değil. birbirimizden bir şey saklamayız ayrıca. eminim sizin aslı olmayan şeyleri ağzınıza aldığınız oluyordur. düşünceleriniz dünya’nın sınırları içindeyken sizde saklı kalıyor, ve düşünmek sizi kötü yapmıyor. siz yalnızca hareketlere bakan türsünüz. iyi ve kötünüz de buna bağlı olsa gerek.’

‘eylemlerimiz iyiyi ve kötüyü belirleyen tek etken değil aslında. kötü düşünmek de beni kötü biri yapabilir.’

‘ama yine de düşünürsün, ve kötülük skalanızı oldukça genişletir bu. bizim gibi telepatiyle iletişim kuran canlıların dünyasında ‘yalan’ kavramına rastlayamazsın mesela.’

‘yalan…doğru.. bedenimizin olması kötü sayılmamızdaki en büyük etken mi öyleyse? hem zihin nasıl bedenden ayrı olabilir..(bir gün bunun da cevabını bulabileceğimi umuyorum..) sizin kötü saydığınız şey nedir ki? başka birini canına kıymak sizin için kötüden de öte bir şey olmaz mı öyleyse?’

‘bize uzak bir kavram olduğu için bunu iyi veya kötü saymamız dahi mümkün değil. iyi ve kötü doğuştan gelmiyor. imkanlar bize sağlıyor bunları. değerli saydığımız şeyler de öyle. onları biz, ve sahip olduğumuz imkanlar oluşturuyor.’

‘peki siz.. siz kimsiniz tam olarak?’

dedim son olarak. ama cevap yoktu, zihnimdeki sesler kesildi. gezegenin iki güneşi de batıyordu. diğer yanıtları bulmak adına gezegende durmaya devam edecektim. çünkü bilmek istiyorum. sadece bilmek, ve o sayede de anlamak…

geriye dönüşmek

geriye dönüyorum. az da değil, oldukça uzun mesafeli bir dönüş oluyor bu. her şey bölük pörçük, parçalar halinde karşıma çıkıyor geride. içini tamamen doldurduğum sırt çantamın ağırlığını, yaza kısa bir zaman kala açan mor çiçeklerin kokusunu hala duyumsayabiliyorum. bu tür ufak tefek duyusal ayrıntılar hiç kaybolmazlar zaten. asıl dönüş yapmak istediğim şey gözlerimle tanıklık ettiklerim olduğu halde, en zor dönebildiğim de bunlar olur. buna rağmen, onların hala orada durduklarını bilirim, ve istediğim zaman, bazen eksik de olsalar gidip görürüm onları. sırtımda apağır çantamla dimdik yokuştan iniyorum. hafif bir rüzgar var, ki havayı dayanılır yapan tek şey de o. önümde yavaşça yürüyen biri var. ben de yavaşça yürüyorum. o yaşa gelmiş olmasına karşın(?) topluma hala tam adapte olamadığını belli ediyor; yürüyüşünden, kafasının haraketlerinden belli oluyor bu. anlıyorum, çünkü tek farkım yok ondan. yerde duran gülü eline alıp doyasıya kokluyor. sonra..sonra silah sesi. hem geride, hem de şimdide gözlerim doluyor. daha fazla kalmak istemiyorum, daha da geriye gidiyorum. bedenim küçülüyor, zihnim değişiyor. kahkaha seslerini duyabiliyorum. elimde uçurtmamla dağlarda koşturuyorum, arkadaşlarım peşimden geliyor. havada rengarenk dört uçurtmanın birbiriyle yarışını izliyoruz. her şey bittiğinde çimlere uzanıp gözlerimizi kapatıyoruz..geleceği düşlüyoruz. hepimizin kafasında büyümek var. ilerinin bu kadar belirsiz olması bir süre daha büyülü geliyor, daha sonra onun da pek bir sırrının olmadığını fark ediyoruz. artık hep geriye sarıyorum, ama bir türlü ilerleyemiyorum. anılarımda sıkışıp kalıyorum; ne şimdiye, ne ileriye gidebiliyorum. geriye dönüşüyorum.

ahmet hamdi tanpınar-aydaki kadın

bir roman okurken konular arasındaki bağlantılar bize hazır şekilde sunulur, biz okuyucuların kafasını kurcalayansa romanın hiç var olmayan sonunun ve başının (romanın öncesinin ve sonrasının) nasıl olabileceğidir. tanpınar’ın aydaki kadın’ı ise buna bir istisna. arada bölük pörçük kalan, ancak okuyucunun muhayyilesi sayesinde anlam kazanabilecek çok fazla kısım var. bunun nedeni tanpınar’ın romanı tamamlamaya ömrünün yetmemesi kuşkusuz. keşke tamamlayabilseydi…

roman huzur’u anımsattı bana. onun da içinde tıpkı huzur’daki gibi istanbul, musiki, sevgi, hastalık var. fakat benim tanpınar’ın ilk defa bu romanında rastladığım ve görünce çok mutlu olduğum kısım ‘uzay’. tanpınar’ın o zamanki adıyla nebülözlerden, öbür gezegenlerdeki yaşamın mümkün olup olmadığından bahsetmesi harika hissettiriyor. bu kitapta da dönemin siyasi yapısıyla ilgili izlere rastlıyoruz. eğer tanpınar’ın tüm romanlarını okuyup aydaki kadın’ı sona bıraktıysanız, tüm bu kitapların belli zamanların istanbul’undaki birtakım insanları nasıl incelediğini görüp bunlara tanıklık edebildiğiniz için ne şanslı olduğunuza dair düşüncelere dalarsınız. aydaki kadın son olduğunu her haliyle belli eder. mesela mahur beste’de abdülhamid eleştirilirken burada eleştiri okları demokrat parti lideri adan bey’e yöneltilir.. kahramanımız selim eski siyasetçi ve yazar. tamamen gerçekliğe ait bir karakter gibi olmasına rağmen hayal dünyasında da sıkça geziniyor. kendisinden şu şekilde bahsettiği çok güzel bir kısım var: “ben bu akşam huxley’nin o budala kahramanına benziyorum. ne tuhaf. daima bir romanın, bir tiyatronun kahramanına benzedim. belki kendi hayatımı henüz yaşamadığım için.”

romanda böyle bolca güzel alıntı var. daha ilk cümleleri insanı anında etkilemeye yetiyor. “uyandım. uyanıyorum. zihnin oyunu bitti. şimdi kendi kapımdayım. biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim..”