Tasarım Yoluyla Mutluluk Anları Oluşturmak // Deneyim Tasarımı

Geçenlerde Cogito Dergisi’nin “Tasarım Ne Bekler?” başlıklı sayısı sayesinde “deneyim tasarımı” kavramından haberdar oldum. Dergide orijinali “Designing Moments of Meaning and Pleasure: Experience Design and Happiness” adlı, Hassenzahl ve arkadaşlarına ait makaleye yer verilmişti. Bu makaleyi okuduktan sonra Marc Hassenzahl’in ve onun gibi pek çok ismin deneyim tasarımı üzerine araştırmalar yaptığını ve bu meselenin yalnızca tasarım değil, psikoloji bağlamında da büyük bir önem taşıdığını fark ettim.

Deneyim kavramının ne olduğu üzerine düşündüğümüzde, bunun başımızdan geçen sıradan bir olaydan daha farklı nitelikler taşıdığını görürüz. Örneğin her gün geçtiğimiz bir yoldan o gün de geçtiğimiz, farklı hiçbir şey görmediğimiz veya bizde herhangi bir duygu ve düşünce yoğunluğuna sebep olacak bir durumla karşılaşmadığımız sıradan bir anı düşünelim. Bu anı daha sonra birilerine anlatır mıydınız? Herhalde “Bugün her gün geçtiğim yoldan geçtim, dikkatimi çeken hiçbir şeyle karşılaşmadım” diye birilerine anlatmak bir yana; bu anın üzerinden birkaç gün geçtikten sonra hatırlamayabiliriz bile. Sanırım bu nedenle “Birbirine sıkıca bağlı olup hafızalarda yer eden, belli başlı kelimelerle adlandırılan, tekrar tekrar yaşanıp başkalarına da nakledilen görüntü ve sesleri, his ve düşünceleri, istek ve eylemleriyle kişinin başından geçen bir epizot, bir zaman parçası” şeklinde tanımlanan deneyim kavramını hayatımızdaki bu kolayca unutulan sıradan anları tanımlamak için kullanmıyoruz. Her gün yürüdüğümüz yolda o gün ileride çok yakın arkadaş olacağımız bir kişiyle tanıştığımızı düşünelim. Bu an, muhtemelen başta arkadaşımız ve bizim aramızda olmak üzere tekrar tekrar anlatılacak; sık sık hatırlanacak ve kesinlikle bir “deneyim” olarak tanımlanacaktır. Fakat deneyimin illa sizin için önemi büyük olan bir an olması da gerekli değildir. Aynı yolda yürürken kulaklığınızda daha önce hiç dinlemediğiniz çok güzel bir parçanın çalması, o parçanın sizde farklı duygu ve düşünceleri uyandırması da bir deneyim olarak adlandırılabilir. Parçayı daha sonra dinlediğinizde aklınıza o yolda yürürken hissettiğiniz, düşündüğünüz şeyler gelebilir ve bunları başkalarıyla da paylaşmak isteyebilirsiniz. Bunlardan yola çıkarak, deneyimin temel yönlerinin bellekte yer etme, paylaşılma, duygu yoğunluğu içerme ve kişisel değer taşıma gibi birtakım bileşenleri içerdiği çıkarımında bulunabiliriz. Söz konusu deneyim tasarımı olduğunda ise amaç nesneler yoluyla deneyimlerimizi iyileştirmek ve bu sayede mutluluğumuzu artırmaktır. Bir deneyim tasarımcısı, ürününü tasarlamadan önce bunun ne gibi deneyimleri ortaya çıkarabileceğine dair bir sorgulama yapar ve çeşitli senaryolar geliştirir. Bu senaryolardan hareketle ürüne yeni özellikler ekler veya ürünü baştan geliştirir.

Bir tasarımcı, geliştirdiği ürün ile insanların mutluluğunu nasıl artırabilir diye düşünüldüğünde ise devreye Hassenzahl ve arkadaşlarının (2010) geliştirdiği “Deneyim tasarımına uygun ihtiyaçlar listesi” girmektedir. Bu listenin içerisinde özerklik, yeterlik, ilişkililik, sevilme, uyarılma ve güven kavramları yer alır ve bunların her biri mutluluk için gerekli olan ve deneyim tasarımında kullanılabilecek kavramlar olarak görülür. Makalede ise bunların arasından en çok ilişkililik kavramına değiniliyor.

İlişkililik, “kişinin kendisine değer veren kişilerle düzenli olarak yakın ilişkide olması, yalnız ve ihmal edilmiş hissetmemesi” şeklinde tanımlanır. Bundan 4-5 sene önce diğer insanlarla yakın ilişkiler kurmanın, arkadaşlığın önemli olmadığını düşündüğüm bir dönem olmuştu. Muhtemelen o günlerde bu bulgularla karşılaşmış olsam bunları inkar etmek isterdim; şimdi ise bu bulguların ne kadar doğru olduğunu fark ediyorum: İlişkililik hali, mutluluk üzerinde büyük bir rol oynuyor. Sahip olunan ilişki örüntülerinin çeşitliliği (Antonucci, Ajrouch, & Birditt, 2014) ve bu ilişkilerin kalitesinin mutlululuk ile ilişkili olduğu ise pek çok çalışma ile gösterilmekte (Demir, Orthel, & Andelin, 2013; Li & Cheng, 2015; Saphire-Bernstein & Taylor, 2013). Hatta Poerio ve arkadaşlarının (2015) yaptığı bir araştırmada, yakın ilişkide olunan insanlarla ilgili rüya görmenin bile mutluluğu artırdığı saptanmış. Tüm bu bulgular göz önünde bulundurulduğunda bir deneyim tasarımcısı için ilişkililik kavramının önemi daha iyi anlaşılıyor. Tasarımcı, ürünü aracılığıyla insanları mutlu etmek, insanların daha anlamlı deneyimler edinmesini sağlamak istiyorsa, uygulayabileceği noktalardan bir tanesi de ürününe insanları bir araya getirecek nitelikler eklemekmiş gibi görünüyor. Bu nitelikleri ürüne eklemek içinse öncelikle insanların bir aradalığını ne gibi durumların artırdığı üzerine düşünmek gerekiyor. Benim aklıma ilk gelen ve makalede de özellikle değinilen nokta ortak aktiviteler. Diğer insanlarla bir arada gerçekleştirebildiğimiz aktiviteler, sahip olduğumuz ortak ilgi alanları aramızdaki bağları güçlendirmenin yanı sıra kimi zaman bu bağların oluşmasındaki temel etken bile olabiliyor. Bazen bir filmi veya diziyi sırf diğer insanlarla ilişkide hissetmek, ortak bir aktivite oluşturabilmek için izlediğimiz de oluyor. Brook’un (2005), 65 yaş üzerindeki televizyon izleyen bireylerin %80’inin televizyonu başka insanlarla izlediğine yönelik bulgusu da bu duruma güzel bir örnek sunuyor.

Hassenzahl ve arkadaşları da makalelerinde televizyon örneğinden yola çıkıyorlar, ve bunu haftanın belirli gün ve saatinde yayınlanan bir programı beraber seyreden aile bireylerini örneklendirerek yapıyorlar. Aile, programdan 15 dakika önce salonda toplanıp bu bölümde neler olabileceğinden bahsediyor, programın bitiminde ise izlediklerine dair sohbet ediyorlar. Tüm bu süreç ve tekrarlandıkça ritüel halini alan ailece televizyon izleme anları, bireyler arasındaki bağı kuvvetlendiriyor. Fakat normal bir televizyonda bu paylaşım anlarını kolaylaştırıcı herhangi bir özellik bulunmadığını görüyoruz. Örneğin normal televizyonlarda önceden belirlenen buluşma anlarını hatırlatacak; bu zamanlamayı ailelerin program öncesi ve sonrasındaki sohbet sürelerine göre ayarlayabilecek herhangi bir yazılım bulunmuyor. Bunlar çok ufak eksiklikler gibi görünse de aslında ilişkililik deneyimini kolaylaştırıcı bir rol oynuyorlar. Tasarımcı, bir televizyon tasarımı yapmadan önce bu deneyim üzerine düşünürse, işte ortaya “FamilyTV” gibi bir ürün çıkabiliyor. Bu ürün, aşağıda bir örnek olayla betimlenen deneyimlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor:

20200704_133857-478105452.jpg

20200704_1339031468434354.jpg

Bunun dışında, artık pek çok dizi-film izleme uygulamasının bizden uzakta yaşayan yakınlarımızla aynı anda bir programı izleyebilme imkanı sunması da deneyim tasarımına güzel bir örnek niteliği taşıyor. Makalede bunun televizyona uygulandığı “Be-Near-Me-Tv”den söz ediliyor. Be-Near-Me-Tv, uzakta bizimle beraber aynı programı izleyen kişinin görüntüsünü bir kenarda bekletme, program bitiminde ve öncesinde kişiler arası sohbet imkanı sunma gibi özellikleriyle ilişkililik halini artırıcı nitelikler taşıyor. Makalede sunulan bu iki örnek, teknoloji yoluyla ürün tasarlamada deneyimleri değerlendirmenin önemini gösteriyor. Fakat işin teknoloji boyutu olmadan insanların bir aradalığını artırma hedefi taşıyan pek çok ürünün var olduğu da bir gerçek. Ayrıca deneyim tasarımında ilişkililiğin yanında başka noktaların da göz önünde bulundurulduğunu belirtmek gerekiyor. Örneğin bir araba tasarımında insanların deneyimlerini iyileştirmenin en önemli unsuru güvenlik olarak görüldüğü için arabaların tasarımında önce bu bileşenin iyileştirilmesi için çabalanıyor.

Özetle, bir tasarımcı insanların olası deneyimlerinde en çok nelere ihtiyaç duyabilecekleri üzerinde düşünüp bu doğrultuda bir ürün oluşturduğunda deneyimsel bir tasarım ortaya koymuş oluyor. Örneğin sabahları belirli saatlerde uyanma zorunluluğumuzdan doğan alarmlı saatleri geliştirmeyi düşünen bir tasarımcıyı düşünelim. Bu tasarımcı, uyanma anlarıyla ilişkili deneyimleri gözden geçirdiğinde alarmlı saate ekleyebileceği yeni özellikler keşfetmesi olası gibi gözüküyor. Mesela sabahları alarm kurmasına rağmen uyanamadığı için sık sık işe geciken bir insanın deneyimi düşünüldüğünde, alarmlı saatin çaldığı anda evdeki perdelerin de aynı anda açıldığı veya alarmın ışıklı bir sisteme bağlı olduğu yeni bir ürün geliştirmek, deneyim odaklı tasarıma bir örnek olarak verilebilir. Fakat ürünler aracılığıyla deneyimleri iyileştirme durumu her zaman böyle kolay olmayabilir. Çünkü insanları genel olarak nelerin mutlu ettiği, hangi durumda neye ihtiyaç duydukları çok net bulgularla gösterilebilmiş konular değiller ve yalnızca sabah uyanma anının daha ötesindeki deneyimler üzerine düşünüldüğünde, mevcut ürünü tüm insanlara uyabilecek bir mutluluk deneyimiyle eşleştirmek son derece zorlu bir süreç gibi gözüküyor. Fakat şu da bir gerçek ki, var olan en faydalı tasarımlar da ancak deneyimlerin düşünülmesiyle ortaya çıkabiliyor.

Thomas Mann – Büyülü Dağ

“Burada zamanın nasıl olduğunu biliyorsun. Burada zaman diye bir şey yok.”


Büyülü Dağ, ilk cildi ile ikinci cildinin arasına kocaman bir zaman sığdırdığım, fakat bu süre zarfında bile peşimi bırakmayan; bir kapı çarpmasında, hastalıkla ilişkili herhangi bir durumda veya gözlerim uzaklardaki karlı bir dağı fark ettiğinde hep bana kendini hatırlatan bir eserdi. Şu günlerde, nihayet ikinci cildini okuduğumda ise sanki ilk cildini okuduğumdan beri geçen aylar bir anda kaybolmuş gibi hissettim. Her şey aklımda gibiydi: Hans Castrop hala orada bekliyor, kendisini ve etrafını keşfetmek için sarfettiği yoğun çabayı sürdürmeye devam ediyordu. Böyle hissetmemin bir sebebi de eserde zamanın hayata çok yakın bir şekilde, hatta hayatın kendisinden bile daha durağan olarak tasvir edilmesiydi. Dağı büyülü yapan da bence buydu; Castrop’un da dediği gibi orada zaman diye bir şey yoktu.

Ana temanın zaman ve hastalık ekseninde ilerlediği bu eseri şu günlerde okumanın ise insanı daha da derinden etkilediğini tahmin edebilirsiniz. Bunca süre evden çıkmadıktan sonra artık iyice bozulmaya başlayan zaman algım ve durmadan hastalık konulu haberler alıyor olmak Büyülü Dağ’ın sakinleriyle kendimi tamamen özdeşleştirmeme sebep oldu…

Eser, baş karakterimiz Hans Castrop’un Alp Dağları’ndaki bir sanatoryuma gitmek üzere bir trene binmesiyle başlar. Gemi mühendisliği eğitimini yeni tamamlayan karakterimiz, tren yolculuğu esnasında çoğunlukla sınavlarını, döndüğünde nerede çalışabileceği gibi konuları düşünmektedir. Fakat iş hayatına atılmadan önce bir süredir ciddi bir hastalık sebebiyle sanatoryumda tedavi edilen kuzeni Joachim’i görmeye karar verir. Planı sanatoryumda bir hafta kalmakken bu süre önce iki haftaya, sonra çok daha ileri bir tarihe ertelenir. Önceden çoğunlukla eğitim, iş ve hayatın kendisine dayattığı diğer konular üzerine kafa yoran karakterimiz, sanatoryumda hastalık ve ölümü yakından deneyimlemesiyle ve farklı konulara merak salmasıyla roman boyunca asla bitmeyen bir değişim sürecine girer. Castrop’un zihinsel yolculuğunda ona eşlik eden bazı yan karakterler de bulunur. Bunların başında Batı uygarlığının ideallerini; hümanizm ve aydınlanmayı savunan, çoğu durumu rasyonel bir bakış açısıyla inceleyen geveze karakterimiz Ludovico Settembrini gelir. Eserin ikinci cildinde karşımıza çıkan ve Settembrini ile daima zıt fikirler içerisinde olan eski rahip Leo Naphta da Castrop’u fikirleriyle etkiler. Bir diğer karakterimiz olan Mynheer Peeperkorn ise bu karakterler içinde belki de Castrop’u en çok etkisi altına alan kişidir. Aslında Peeperkorn dağda bulunduğu kısa zaman diliminde sahip olduğu bilgilerden çok da fazla söz etmemiş, zihinsel anlamda Castrop’a çok da bir şey katmamış gibidir. Fakat Peeperkorn, tam olarak Max Weber’in “karizmatik otorite” diye tanımladığı güce sahip olmasıyla hem Castrop’u, hem de sanatoryumdaki herkesi derinden etkilemiştir. Bu karakterlere ek olarak sanatoryumdaki doktorlardan Behrens ve Krokowski ise karakterimizin anatomi, bitki biyolojisi ve resim gibi konulara ilgi duymasına katkı sağlayarak Castrop’un zihinsel yolculuğunda önemli bir yer edinmişlerdir.

Castrop’un duygusal yolculuğu ise kendisini ve Clavdia Chauchat karakterini içerir. Chauchat karakteri, Castrop’un asla tam olarak ulaşamadığı aşkı ve özgürlüğü temsil ediyor gibidir. Rusya’nın steplerinden gelen bu karakterimiz, Doğu uygarlığının itaatkarlığını ve irrasyonalitesini temsil eder. Sanatoryumdan ayrıldığı uzun zaman diliminde tek başına dünyayı dolaşmasıyla son derece özgür bir karakter izlenimi uyandırırken, kendisine sevgi gösteren bir otorite figürü karşısında bu özgürlüğünü bir kenara atabilecek bir karakterdir. Chauchat, sergilediği pek çok davranışla Castrop’u büyük duygusal ikilemlere sokar. Buna ek olarak Castrop’un kendisi de aslında içgözlem yaptığı, etrafında olup bitenleri seyrettiği her an bu yolculuğunu bir şekilde beslemektedir. Sanatoryumda kaldığı süre artık bir yılı bulduğunda “düzlük” diye tabir edilen dağın dışındaki dünya ile ilgili tüm hislerini, oradaki tüm insanlara karşı beslediği duyguları kaybettiğini fark eder. Joachim karakteri ise eserin çoğunda nötr bir karakter olarak karşımıza çıksa da, bazı kısımlarda Castrop’un duygusal yolculuğundaki önemli karakterlerden birisi haline gelir.

Eser, Castrop karakterinin yedi yıllık süreçte geçirdiği değişimi anlatırken, aslında dünyadaki değişimi ve yozlaşmayı da gözler önüne serer. Büyük bir kısmı Birinci Dünya Savaşı öncesinde geçen eser, sonlarına doğru okuyucuya savaşın başladığı ve artık dumanların gökyüzünü sardığı günlerin korkutuculuğunu hissettirir.

Hans Castrop, dış görünüş olarak hem Can Yayınları’nın roman kapağında bu müthiş eseri kullanmasından, hem de karakterimizin bir bölümde tam olarak sis denizindeki bu gezgine benzer bir şekilde, sislerin ardındaki tepelere bakmasıyla sonuçlanan bir macera yaşamasından dolayı kafamda Caspar David Friedrich’in bu eserindeki kişi olarak canlandı.

the-wanderer-above-the-sea-of-fog-1818_u-l-o29rl0
Caspar David Friedrich-Sis Denizi Üzerindeki Gezgin (1818)

“Bacakları kara bulanmış, çarşaf gibi serili kar katmanlarından oluşan set set solgun renkli bir yüksekliğe doğru çıkmaya başladı, sopalarının yardımıyla, nereye varacağını bilmeden; belki de hiçbir yere varamayacaktı. Daha yüksek yerler onlarla aynı sisli beyazlıkta olan gökyüzüne karışmış oldukları için bir yerden sonra onları ayırt edemez oldu. Görünürde ne bir doruk, ne de bir kenar çizgisi vardı. Hans Castrop sisten oluşan bir hiçliğe doğru ilerler olmuştu.”

Acaba Thomas Mann de bu cümleleri yazarken Caspar David Friedrich’in bu eserini kafasında canlandırmış mıdır? Kim bilir…

Quint Buchholz ve Resimde Büyülü Gerçekçilik

Bu yazıya çok da sık başıma gelmeyen bir durumdan bahsederek başlamak istiyorum: Bazen bir resmi görüp gerçekten uzun denebilecek bir süre boyunca ona bakarken buluyorum kendimi. Resmin içerisindeki ayrıntıları bilinçli bir şekilde inceliyor, sonrasında bunun da ötesine geçip onda kaybolduğum hissine kapılıyorum. Kimi zaman resmin hangi özelliğinin buna sebep olduğunu bile açıklayamıyorum ama o sırada bunu bilip bilmemek önemli gelmiyor; sadece o resmi gördüğüm için mutluluk duyuyorum. Böyle bir resimle karşılaşmaktan daha fazla mutluluk veren ve çok daha nadir başıma gelen şeyse bir ressamın çoğu eseri için bunları hissetmek. Quint Buchholz, uzun zaman sonra bende bu hisleri uyandıran bir ressam oldu.

tumblr_oahw6bRZ7U1uvues3o1_500
Over the Heavens (1993)

Quint Buchholz, 1957 yılında doğmuş olan bir ressam, yazar ve illüstratör. Büyülü gerçekçiliğin teknikleriyle yaptığı resimlerinin yanı sıra, çocuk kitapları da dahil olmak üzere çeşitli kitaplar için yaptığı çizimlerle tanınıyor. “İyi Geceler Küçük Ayıcık” isimli bir kitabı Türkçeye de çevrilmiş. Henüz kitabı okumadım ama kitaptaki bazı kesitler internette mevcut.

Konuşabilen, bir bilinci olan oyuncaklara dair anlatılar çocuklukta sanırım birçoğumuza heyecan verici gelmiştir. İşte bu resimleri görmek bana o heyecanı hatırlattı. Çocukluğumuzdan bir parçayı içerisinde barındırıyor olmasının yanında, resimlerdeki gerçekçi atmosfere dahil olan o gerçek dışılığın bunları ilginç ve heyecan verici kılan bir diğer unsur olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekçi atmosferde gerçek dışı unsurların var olması hali ise bizi Büyülü Gerçekçilik adlı sanat akımına götürüyor.

Büyülü gerçekçilik kavramı ilk olarak 1925’te Franz Roh tarafından kullanılmış. Roh, bu kavramı “rasyonel dünyanın büyülü doğasını betimlemek” şeklinde tanımlıyor ve büyülü gerçekçiliğin insanlardaki tekinsizliği yansıttığını söylüyor. Büyülü gerçekçilik akımına dahil olan eserlerde, hangi türde olduğu fark etmeksizin şöyle bir durum karşımıza çıkıyor: Gerçeğin içerisindeki olağandışılık öznede bir kaygı veya şaşkınlık uyandırmıyor; onu hayatın olağan bir parçasıymış gibi algılıyor. Buchholz’un şu eseri bu durumu çok güzel özetliyor:

Bir atlama tahtasında penguenlerle beraber bekleyen bir adamın soğukkanlılığıyla karşılaşıyoruz bu resimde. Sanki adamın her sabah rutin olarak yaptığı şeylerden bir tanesi penguenlerle beraber yüzmekmiş gibi hissediyor insan bu resme bakarken. Penguenlerle yüzecek, ardından sessizce, takım elbiseninin ve gazetesinin ıslak oluşunu hiç umursamadan işine gidecekmiş gibi… Bu arada, Quint Buchholz penguenleri resimlerinde çok sık kullanıyor; hatta kendisi ile bir pengueni resmettiği bir tablosu da var. Onun bu yönü, küçüklükten beri penguenlere karşı büyük bir sevgi besleyen benim onu daha da çok sevmeme sebep oldu.

quint-buchholz-my-penguin-and-i-2002
My Penguin and I (2002)

Büyülü gerçekçiliğin temel özelliği olan ‘gerçekteki gerçek dışılık’, eminim resim haricinde, diğer türlerdeki bazı eserleri de aklınıza getirmiştir. Aslında bu akım en çok edebiyatta; özellikle de Latin Amerika edebiyatında karşımıza çıkıyor. Jorge Luis Borges, Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago gibi isimler türün en bilinen örneklerini ortaya koyan yazarlardan bazıları. Sinemada ise Waking Life (2001), Pan’s Labyrinth (2006) ve Paprika (2006) türün mükemmel örneklerinden yalnızca birkaçı.

Resimde ise Büyülü Gerçekçilik, Post-Emprezyonizm hareketi içerisinde, Almanya’da gelişmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan, Return-to-Order olarak bilinen akıma verilen tepki, büyülü gerçekçiliğin gelişmesindeki önemli unsurlardan bir tanesidir. Gerçeküstücülük ve neo-romantizmin ile yakından ilişkili olan akımın en bilinen temsilcileri ise Edward Hopper, Carel Willink, Frida Kahlo gibi isimlerdir.

Büyülü Gerçekçilik akımına dahil olan resimleri incelerken, sürrealizmin bu akıma ne kadar yakın bir noktada olduğunu fark edebilirsiniz. Bu iki akım ortak yönler barındırsa da önemli bir noktada ayrışırlar, ve Franz Roh bu ayrışmayı şu şekilde ifade eder: “Büyülü gerçekçiliğin odak noktası maddi nesneler ve bunların gerçek dünyadaki var oluş biçimleri iken sürrealizm bilinçdışını odağa alan psikolojik bir yöne sahiptir.”

Sürrealizmde bağlamın bir bütün olarak gerçeklikten uzak olduğunu görebiliyoruz. Sanki bu dünyanının dışında bir yerde gerçekleştiği izlenimi uyandırıyor sürrealizm dahilinde meydana getirilen eserler. Büyülü gerçekçilikte ise sürrealizmin aksine maddi nesnelerin dünyasına dahil olan, onun doğal bir parçası haline gelmiş olağandışılıkların mevcut olduğunu fark ediyoruz. Quint Buchholz’un birçok eserinde de odak noktasının maddi dünyanın içerisindeki bir olağandışılık olduğunu görebiliyoruz rahatlıkla.

On Planting Trees (2013)
076f7bc59400d0d6e3afe7183c3407ce
The Flying Child

 

Mimari ve Psikoloji Arasındaki Etkileşim// 1. Çocuk Hastaneleri

Günümüzde pek çoğumuz, hayatlarımızın büyük bir kısmını binaların içerisinde veya binalarla çevrilmiş olan alanlarda geçiriyoruz. Kimi zaman duraksayıp bu binaların, çevremizdeki diğer nesnelerin bizi ne kadar etkilediğini durup düşünecek vaktimiz oluyor ve yığınla çirkin ve büyük binanın denizi, gökyüzünü kapattığı ve sanki üzerimize düşeceklermiş hissi uyandırdığı o kötü anları, veya güzel bir sokaktan geçtiğimiz, yeşillik alanlarda bulunduğumuz o mutluluk verici zaman dilimlerini gözden geçirdiğimizde, ki bu anlar ilkine göre çok daha azdır, yaşadığımız şehrin mimarisinin bizi etkilediğini daha iyi anlayabiliyoruz. Mimari, olumlu/olumsuz duygulara sebep olmanın da ötesinde suç oranları, kişilerin sahip olduğu sosyal destek, psikolojik bozukluklar gibi daha ciddi durumların da sebeplerinden birisi olarak gösteriliyor. Bu yazıda hem mimari-psikoloji etkileşimine dair birkaç çalışmanın bulgularına değineceğim, hem de çocuklar için yapılan hastanelerin mimari açıdan nasıl olması gerektiğini konu alan ilginç bir kaynağa yer vereceğim. Fakat bunlara geçmeden önce, Medianeras (2011) isimli filmde geçen bazı karelere yer vermek istiyorum:

tumblr_pd96f5OrzX1s2mokto1_1280tumblr_pd96f5OrzX1s2mokto2_1280

Buenos Aires’te geçen ve şehrin mimarisindeki çarpıklıkların insanlarda da var olduğunu iki farklı (aynı zamanda çok da benzer olan) hayat üzerinden anlatan bu güzel filmin en başında, Buenos Aires’in ve aslında dünyadaki birçok şehrin mimarisine mükemmel bir eleştiri yapılmaktadır.

original

“Binlerce bina gelişigüzel bir şekilde gökyüzüne yükseliyor. Uzun bir binanın yanında kısa bir bina, orantılının yanında orantısız… Fransız tarzının yanında tarz yoksunu bir bina.. Bu çarpıklıklar muhtemelen bizi temsil etmekte; estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı. Hiçbir mantığı olmayan bu binalar kötü planlamanın eseri, tıpkı hayatlarımız gibi.” sözlerinin haklılığını filmin ilerleyen sahneleri daha da net bir şekilde gösteriyor izleyiciye. Peki yaşadığımız şehrin mimarisi başka hangi yönlerden ve ne şekilde etkiliyor bizleri?

Kaplan ve Kaplan’ın 1989’da yaptıkları çalışmaya göre, insanların çevresel tercihlerini ve çevreye bağlı davranışlarını etkileyen dört temel etken bulunuyor. Bunlar karmaşıklık (mekanın içerdiği çeşitlilik ve detaylar), gizem (mekanın keşfedilmeye değer ne sunduğu), uyumluluk (mekanın ne kadar düzenli gözüktüğü) ve açıklık (mekanın kolayca bulunup hatırlanabilmesi). Bu bileşenleri ayrıca ele alan bazı araştırmalar bulunuyor. Örneğin son bileşen olan açıklığa dair Colin Ellard’ın yaptığı bir araştırma, kişilerin yönlerini zor buldukları ve daha önce defalarca bulundukları halde hala gidecekleri yere ulaşmakta zorluk çektikleri karmaşık mekanların olumsuz bir etkiye sebep olduğunu gösteriyor. Bulunduğumuz yeri kolayca tanıyabilme, yönümüzü rahatça bulabilme gibi bileşenlerin ayrıca o yere karşı hissettiğimiz aidiyeti de artırdığı bulunmuş. Bunlara ek olarak, tahmin ettiğimiz gibi, yeşil alanların iyi oluş halini artırdığı, stres düzeyini azalttığı da pek çok çalışma tarafından gösterilmiş; Zelenski ve arkadaşlarının (2015) yaptığı çalışmada, yeşil alanlarda bulunmanın işbirliğini ve yardım davranışını da artırdığı saptanmış. Negami ve arkadaşlarının 2019’da, Vancouver’da yaptıkları bir araştırmada ise katılımcıların şehrin belli bölgelerine gitmeleri istenmiş ve bir telefon uygulaması yoluyla bu bölgelerde bulundukları sırada nasıl hissettikleri ve çevreye dair algıları sorulmuş. Bu çalışmada beni şaşırtan noktalardan bir tanesi, katılımcıların normal bir yaya geçidinden ve başka bir yerdeki farklı renklere boyalı yaya geçidinden geçtikleri andaki duygularının ne denli farklılaştığına yönelik bulguydu. Şehrin ufak bölgelerini renklendirmek dahi insanların iyi oluş halini etkiliyor demek ki, ve bu renkli alanların yaşadığımız yerlerde yaygınlaştırılması aslında hiç de zor bir şey değil. Ne yazık ki bir çok şehir, sakinlerine ne bu renkli alanları, ne yeterli yeşil alanı, ne de düzenli bir yapılaşmayı sunamıyor. Bu çirkin şehirlerde yaşıyor olmaksa bizleri beyin yapımızda değişikliklere sebep olacak kadar etkiliyor. Örneğin hipokampal bölgede bulunan hücreler, yaşadığımız şehrin geometri ve alan düzenlemelerine zamanla uyum sağlıyor (Grieves ve Jeffery, 2017). Ayrıca yaşadığımız yerler, psikolojik bir bozukluk geçirme ihtimalimizi de etkiliyor. Newbury ve arkadaşlarının (2016) yaptığı araştırma, bir şehirde yetişmiş olan çocukların ileride şizofreni, depresyon veya kaygı bozukluğu geliştirme olasılıklarının iki kat fazla olduğunu gösteriyor. 

Sıra ne yapılabileceğini düşünmeye geldiğinde ise bazı çıkmazlar beraberinde geliyor. Şehirleri daha renkli ve yeşillik alan açısından daha yoğun hale getirmek kulağa hiç de zor gelmiyor olsa da, iş şehirdeki yapıları düzenli ve uyumlu bir şekilde dönüştürebilmek olduğunda ne yapılabileceğini, en azından ben hiç bilmiyorum; çünkü problem en temelde gibi gözüküyor. Kimi zaman kafamda, bir şehirdeki tüm insanların şehrin dışındaki bir bölgeye götürüldüğü ve aylar boyunca şehrin tüm binalarının yıkılıp yerine yepyeni bir şehrin kurulduğu karikatürümsü bir an canlanıyor. Bu belki bir çözüm olabilirdi…

Yakın zamanda, bu düşüncelerin aklımı kurcaladığı günlerden birinde kütüphanede ilgimi çeken bir kitaba denk geldim: “Designing the World’s Best: Children’s Hospital”

20200103_145608-1-1

 

Bruce King Komiske’nin yazdığı bu kitapta hem bir çocuk hastanesinin hangi ilkelere göre tasarlanması gerektiğine değinilmiş, hem de dünyadaki örnek niteliği taşıyan çocuk hastanelerinden birçok kareye yer verilmiş. Bu örnek hastanelerin fotoğrafları gerçekten hayranlık uyandırıcı. Dış yapıları itibariyle birçoğu çocukların dikkatini çekecek niteliklere sahipler; kimileri rengarenk, kimilerinin girişinde dev hayvan heykelleri var… İçerileri ise çocuklara hasta oldukları için eğlenmelerinin, mutlu olmalarının zor olduğunu düşündürtecek kasvetli havadan son derece uzak. Aksine çocukların tam da çocuk olmasına izin verecek şekilde dizayn edilmişler. Parklar, hastane tavanından sarkan kuşlar, ilgi çekici dekorlar… Her bir ayrıntı, çocukların ve ailelerinin rahatı düşünülerek tasarlanmış. Aşağıda kitaptan bazı kesitler var:

 

 

Türkiye’deki çocuk hastanelerini, veya sadece bir hastanenin çocuklar için oluşturulan servisini göz önüne getirdiğinizde aradaki devasa farkı görebiliyorsunuzdur sizler de. Bu kitabı incelediğim süre boyunca kafamda sürekli gördüğüm hastaneler canlandı. Özellikle geçen yaz, bir çocuk ergen psikiyatrisi stajı esnasında gördüklerimi düşününce koşulların bu kadar kötü oluşu için daha da çok üzüldüm. Bu birimin servisinde yatılı olarak 5-10 çocuk çoğu zaman aylarca kalıyorlar ve bulundukları ortam kesinlikle onların iyileşmesine yardımcı olmaktan çok uzak. Bir defa, servise girdiğiniz ilk anda ortamın çok az güneş almasından ve loş bir ışıkla aydınlatılmasından dolayı rahatsızlık duymanız çok muhtemel. Çocukların 2-3 kişi bir arada kaldıkları odalara baktığınızda ise, eski bir sınıfı andıran, dümdüz beyaz duvarları olan bir yerle karşılaşıyorsunuz ve en acısı da, çocukların bir yatağı bile yok. Eski ve pek de rahat gözükmeyen kanepelerde yatıyorlar. Bunun neden böyle olduğunu yetkili bir kişiye sorduğumda burasının yarı-yatılı servis olmasından dolayı çocukların kanepede yattığını söylemişti (yani aileleri almak isterse, haftasonları evlerine gitmelerine izin veriliyor). Fakat bunun hiç de mantıklı bir açıklama olduğunu düşünmüyorum. Çocukluk çağında ciddi bir hastalık sürecinden geçmek zaten son derece ağır bir deneyimken niye bu süreci çocuklar için daha güzel bir hale getiremediğimizi anlayamıyorum. Mimari ve tasarım bu noktada ihtiyaç duyduğumuz en önemli bileşenlerden ve çocuk hastaneleri/servisleri gibi mekanlar başta olmak üzere, etrafımızı daha güzel bir hale getirmedikçe toplum olarak hiçbir anlamda daha iyi bir noktaya ulaşamayacağız gibi görünüyor.

 

Kaynakça

Negami, H. R., Mazumder, R., Reardon, M., ve Ellard, C. G. (2019). Field analysis of psychological effects of urban design: a case study in Vancouver. Cities & Health, 1–10.

Grieves, R. M., ve Jeffery, K. J. (2017). The representation of space in the brain. Behavioural processes135, 113-131.

Newbury, J., Arseneault, L., Caspi, A., Moffitt, T. E., Odgers, C. L., ve Fisher, H. L. (2016). Why are children in urban neighborhoods at increased risk for psychotic symptoms? Findings from a UK longitudinal cohort study. Schizophrenia bulletin42(6), 1372-1383.

Zelenski, J.M., Dopko, R.L., ve Capaldi, C.A., 2015. Cooperation is in our nature: nature exposure may promote cooperative and environmentally sustainable behavior. Journal of environmental psychology, 42.

Kaplan, R. ve Kaplan, S., 1989. The experience of nature: A psychological perspective. New York: Cambridge University Press.

https://www.bbc.com/future/article/20170605-the-psychology-behind-your-citys-design

Medianeras(2011)’ın ilk sahnesine ait video (https://www.youtube.com/watch?v=WLBVo-cm6Yg)

 

Modern Sanata Bir Eleştiri // Bunu Ben de Yaparım! – Saehrendt & Kittl

Hiç bir sergiye, bir sanat müzesine gidip gördüğünüz kimi eserler karşısında içten içe “Bunu ben de yaparım!” diye düşündüğünüz oldu mu? Bu eserlerin milyonlarca dolar değerinde olduğunu öğrendiğinizde şaşkınlığınız iki katına çıktı mı peki? Sanırım günümüzde birçoğumuz, bu düşüncelere en az bir defa kapılmış, fakat çok azımız bunu dile getirebilmiştir. Karşımızda duran, belki basit birkaç figürden oluşan esere bakıp bunun ölümü, açlığı, insan haklarını ve yığınla başka popüler konuyu anlattığını dinleyip o figürlerde bu anlamları görmek için kendimizi zorlarız. Tuvalin dışından sıkça dışarıya taşan bazı modern sanat eserlerini anlamak için ise kendimizi iki kat daha fazla zorlamamız gerekir. Sabun kutuları, parçalanmış televizyonlar, yataklar… Bunların her biri artık bir sergide kendilerine rahatça yer bulabilen nesnelerden. Fakat bir sergide veya müzede yer alıyor diye bunların her birini sanat eseri olarak görmek büyük bir hata olacaktır. Christian Saehrendt ve Steen Kittl adlı sanat tarihçileri de, birçoğumuzun dile getiremediği bu noktaları kitaplarında anlatma cesareti gösteriyorlar ve kültürsüz olarak algılanma korkusu yüzünden başkalarına söylemediğimiz o cümleyi yüzümüze vuruyorlar: “Bunu ben de yaparım!”

brillo.jpg
Brillo Box – Andy Warhol

 

mybed-traceyemin
My Bed – Tracey Emin (Charles Saatchi, bu “eser” için 150.000 sterlin ödemiştir.)

“Önceki yüzyıllarda müze bir tapınaktı ve tapınağı henüz sağlığında eserleriyle süslemek pek az sanatçıya nasip oluyordu; müzenin tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruması çok önemliydi. Bugünse sanat ticareti, kamuoyunun atfettiği değer, devlet müzelerine kabul gibi evreler tamamen birbirine karışmış durumda.” ve değişen tek şey müzeler de değil. Sanat koleksiyonculuğunun artık statü göstergesi olması sebebiyle, iyi eser sayısından çok daha fazla sayıda koleksiyoncunun var olduğu, sanat eleştirmenlerinin evcilleştirildiği, tuhaf olayların sıradanlaştığı ve bir sanat malzemesi olarak karşılandığı günümüz sanat dünyası, nasıl oldu da bu hale geldi? Kitapta bunların başlangıç noktası Pop Art olarak görülüyor ve şöyle güzel bir yorum yapılıyor: “Eleştirileri ve entelektüelleri hiçe sayan ilk sanat akımı, 1960’lardaki Pop Art’tı. Pop Art sanat piyasasında gerçekten de çok farklı bir ‘yeni gerçekçilik’ -ki bir adı da budur- yarattı: Paranın gerçekçiliği.”

Pop Art, paranın gerçekliğiyle sanatın gerçekliğini özdeşleştirmesinin yanı sıra, nesneler dünyasını da sanatla eşdeğer görmüş; neredeyse her nesnenin sanata dahil olabileceği bir noktaya gelmemize sebep olmuştur. Fakat bir nesnenin sanat eseri diye sunulması, bu eserin önemli şeyler ifade ettiğinin, altında çok derin anlamlar yattığının açıklanması onu sanat eseri yapmaya yetmez. Bu nedenle bizler, bir galeriye gittiğimizde gördüğümüz her ürünü bir sanat eseri olarak görmektense, neyin sanat eseri olup olmadığı üzerine daha eleştirel bir tutum içinde olmalı ve kitapta önerildiği gibi bir “sanat diyeti” uygulamalıyız.

“En beğendiğiniz işleri, sizi olumlu yönde uyaran, sizi büyüleyen eserleri seçerek de ilişki kurabilirsiniz sanatla. Sanatla kurduğunuz kişisel ilişkiyi başkalarıyla da paylaşın; neyin sözcüklere dökülemeyeceği ancak öyle anlaşılır. Ama mutlaka seçici davranın!”

Sanat diyetinin ne anlama geldiği ve ne şekilde uygulanabileceği, kitapta oldukça alaycı ve eğlenceli bir dille anlatılmış. Günümüz sanat dünyasındaki garip olaylar, gelecekte neler olabileceği ve bizlerin neler yapabileceğiyle ilgili güzel bilgiler sunan bu kitabı okuduktan sonra, şu iki filmin izlenmesi de çok faydalı olacaktır: Exit through the gift shop (2010) ve Akiresu to kame (2008). Biri Banksy’nin yönetmenliğini yaptığı, Thierry Guetta’nın hikayesi üzerinden sanatçının tam olarak kim olduğunun sorgulandığı; diğerinde ise galericiliğin ve yine günümüz sanatçısının içler acısı halinin gözler önüne serildiği bu filmler, kitapta değinilen düşünceleri destekliyorlar.

Cal Newport-Pürdikkat

“Odaklanmış bir hayat sürecektim, çünkü yaşanabilecek en iyi hayat buydu.” -Winifred Gallagher


Son 2-3 yıldır süregelen çalışma alışkanlıklarımı gözden geçiriyorum da; bu yıllar içerisinde tam anlamıyla verim alarak çalıştığım anlar bana oldukça kısıtlı gibi geliyor. Önümde çalışmam gereken belli bir konu varken telefon, bilgisayar gibi uyaranları düşünmeden veya o an üzerinde durmam gerekenin haricindeki konulara dalıp gitmeden en fazla ne kadar çalışabildiğimi düşününce bunun son derece düşük bir zaman aralığına denk geldiğini fark ediyorum. Üniversite son sınıfa geçtiğim şu günlerde, biraz geç verilmiş bir karar olmakla birlikte çalışma alışkanlıklarım üzerine düşünmeye ve bunlar üzerinde birtakım değişiklikler yapmaya karar verdim. Cal Newport’un Pürdikkat isimli kitabının bu kararları almamda çok etkisi oldu.

Newport, kitabına Carl Jung’un analitik psikolojinin kurucu nitelikteki metinlerini nasıl şartlar altında kaleme aldığından söz ederek başlıyor. Jung, elektriği bile olmayan, “kule” diye adlandırdığı bir köy evinde haftada üç kez çalışarak en önemli eserlerini yazabilmiş. Başka pek çok başarılı ismin de Jung’unkine benzer koşullar altındayken önemli eserlerini ortaya koyduğunu söyleyen Cal Newport bu başarıları şuna bağlıyor: Pürdikkat çalışma.

Bu çalışma biçimi, tam anlamıyla odaklanmış halde, büyük bir dikkatle gerçekleştirilen ve bilişsel yeteneklerimizi son sınırlarına kadar zorlayan bir faaliyet olarak tanımlanıyor. Bir de yüzeysel çalışma diye isimlendirilen ve pürdikkat çalışmanın tersine tekabül eden bir kavramdan söz ediliyor ve bu da aslında dünyadaki insanların birçoğunun çalışma biçimini tanımlıyor. Bilgiler kolayca zihinden siliniyor, edinilen anlık bilgiler geçmişteki bilgilerle ilişkili hale getirilemiyor ve en önemlisi de, yüzeysel bir çalışmayla ortaya konan değerler dünyaya yeni bir şey katmıyor ve kolayca taklit edilebiliyorlar. Pürdikkat çalışmayla geçen zaman dilimlerinin karşılığı ise, özgün bir değerin üretilmesinin yanı sıra kişiyi de çalıştığı konuda uzmanlaşmaya doğru giden bir sürece taşıyabiliyor. ‘Uzmanlık’ kavramı da pürdikkat çalışmanın anlaşılmasında önemli bir nokta. Çünkü belli bir konuda uzman olan insanlarla olmayanlar arasında çalışma stilleri açısından bariz bir fark var gibi gözüküyor. 1970’li yıllarda Anders Ericsson, işte bu farka yönelik  bir sorgulama yaparak aslında bizleri pürdikkat çalışmayla yakından ilişkili olan bir kavramla tanıştırıyor: “Maksatlı çalışma”

Maksatlı çalışma, belli bir konuda daima daha iyiye doğru gitmenin, daha yüksek bir performans sergilemenin hedeflendiği bir çalışma biçimi olarak tanımlanıyor. Çalışmanın belli bir hedef doğrultusunda gerçekleştirilmesi buradaki en önemli nokta. Gerçi, çalışmak denen kavram üzerine düşündüğümüzde, zaten bu anlarda belli bir konu seçerek buna odaklandığımızı düşünüyor olabiliriz. Fakat gerçekten de tek bir konu üzerine çalıştığımız anlarda odak noktamızın yalnızca o olup olmadığını sorgulamak lazım. Çünkü, “Aynı anda birden fazla şeye yönelen dikkat, maksatlı çalışmanın gerektirdiği odaklanmış dikkatin zıddı sayılabilir.” Bazen tüm dikkatimizi o an çalıştığımız konuya verebilmek için çabalasak da başarılı olamayız. Buna sebep olabilecek pek çok şey olmakla birlikte Sophie Leroy tarafından kavramsallaştırılan “dikkat tortusu”nun bundaki rolü büyüktür. Dikkat tortusu, bir işi yapıp ardından hemen yeni bir işe başladığımızda dikkatimizin bir kısmının hala önceki işte kalması gibi bir örnekle açıklanabilir. Bir de önceki işi tam bitiremeden diğerine geçtiysek dikkat tortusu daha da çok artar. Kendimi düşündüğümde bu tortunun oldukça büyük bir boyuta ulaştığını tahmin edebiliyorum. Bu metni yazmaya başlayalı bir haftadan çok olması bile bunu açıklamaya yetiyor sanırım. Metni yazmaya başladığımdan beri araya giren başka şeylerle sürekli dikkatimin bölünmesi, o diğer işleri de çoğunlukla tam halledemeden başka işlere atlıyor olmam belki de bu işlerin bitirebildiğim kısmını bile faydasız hale getiriyor. Uzun bir süredir çalıştığım konuları/edindiğim bilgileri hatırlamak bana daha zor geliyor. Dikkat ve bellek süreçlerinin birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu düşündüğümüzde, dikkat tortularıyla geçen çalışma zamanlarının neden çalışılan konuları hatırlayamamakla sonuçlandığını da daha iyi anlayabiliyoruz. Peki dikkat tortusunu oluşturan durumlar yalnızca bunlar mı? Aslında günümüzde dikkat tortularını meydana getiren en önemli etkenlerin telefon, bilgisayar ve sosyal medya olduğunu söyleyebiliriz. “Daima ulaşılabilir olma” ilkesinden hareketle bir türlü bırakamadığımız bu cihazlar/ortamlar, dikkat süreçlerimizi sürekli bölünmeye hazır bir hale getiriyor. Bölünmüş bir dikkatle yaptığımız işler de ne yazık ki pürdikkat bir çalışmayla yaptığımız işler kadar verimli olamıyor.

Cal Newport, kitabında pürdikkat çalışma becerisini kazanmak için neler yapılabileceğiyle ilgili pek çok öneri sunmuş. Bunlar derinleşmek, can sıkıntısından kaçmamak, sosyal medyadan çıkmak gibi bazı konular üzerine yoğunlaşıyor. Hepsini burada özetlemek mümkün değil ama benim bu kitabın da etkisiyle neleri değiştirmeye/uygulamaya karar verdiğimden bahsedebilirim: Şu an benim için çalışmamın en gerekli olduğu alanı/konuyu belirlemek; her gün, tercihen sabah erken bir saatte dikkatimi yalnızca bu konu üzerinde toplayabileceğim bir “pürdikkat çalışma zamanı” oluşturmak ve bir saat boyunca yalnızca bu konuya çalışmak.(Newport yoğun bir dikkat eşliğinde yapılan bu çalışmaların başta kısa süreli tutulup sonra zamanla artırılabileceğinden bahsediyordu.) Çalışma anlarında telefonu kapalı hale getirmek, sosyal medyadan diğer zamanlar da dahil olmak üzere uzak durmak; bir çalışma planı hazırlayıp buna bağlı kalmak…

Daniel Dennett-Brainchildren // 1.Makineler düşünebilir mi?

_collid=books_covers_0&isbn=9780262041669&type=Daniel Dennett, bilişsel bilimler alanında günümüzün önemli isimlerinden. Bilişsel bilimlerin ele aldığı konuları oldukça anlaşılır bir biçimde aktardığı çok güzel kitapları var ve “Brainchildren” da bunlardan bir tanesi. Henüz Türkçe çevirisi olmayan bu kitapta Dennett farklı farklı yazılarını bir araya toplamış. Ben de okudukça buraya öğrendiklerimi not edeceğim. Birinci yazının orijinal başlığı “Can Machines Think?”

“Makineler düşünebilir mi?” sorusunu günümüzde sık sık duyuyoruz. Hatta duymanın da ötesine geçerek üzerine kurgulanmış senaryoları görüyor, kimi zaman kendimizce hayal ediyoruz bunun nasıl olabileceğini. Fakat yaklaşık 70-80 yıl önce, henüz bu soru şimdiki kadar yaygın değilken makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorusu karşısında büyülenen önemli bir isim vardı: Alan Turing. “Computing Machinery and Intelligence” makalesi de bu soruyla başlıyordu: “I propose to consider the question: Can machines think?'” Makalesinin ilerleyen kısımlarında bu sorunun tartışmaya değmeyecek kadar anlamsız olduğunu yazmasına rağmen yaşadığı süre boyunca ürettiği şeyler aslında bu soruya bir cevap bulma isteğinin sonucu gibidir.

Alan-Turing
Alan Turing (1912-1954)

Onun bu konuya yönelik en ünlü fikirlerinden birisi “Imitation Game” olarak bilinen bir oyun/testtir. Bu oyunda bir kadın, bir erkek ve bir de sorgucu bulunur. Sorgucunun görevi, cinsiyetlerini bilmediği iki insana belli sorular yönelterek cinsiyetlerini bulmaktır. Bu sorgulamalar sırasında kişi bir tarafa soru sorarken diğer taraf sorgucunun kafasını karıştırarak işleri daha da zorlaştırır. Peki taraflardan birisi makine, diğeri insan olsaydı sorgulayıcının kafası yine karışır mıydı?

İşte bu soru, makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorgulamasında bizleri önemli bir noktaya taşımış; bizleri insan olduğuna ikna edecek denli ‘akıllı’ bir makinenin düşünebileceği şeklinde bir varsayımı da beraberinde getirmiştir. Günümüzde Turing’in geliştirdiği bu fikir kimilerince etkisiz olarak görülse de Turing Testi hala önemini korumaktadır. Dennett makalesinde teste yönelik eleştirilerden ve kendi fikirlerinden söz ettikten sonra bu konuyu birkaç makineden bahsederek örneklendirmeye çalışır.

Terry Winnograd, yapay zekada karşılıklı konuşabilme becerisi oluşturmak konusunda önemli çalışmaları olan bir isimdir ve Dennett ilk olarak onun dikkat çektiği iki cümleden bahseder. Cümlelerden ilki “The committee denied the group a parade permit because they advocated violence.”, ikincisi ise “The committee denied the group a parade permit because they feared violence.”

Bu iki cümle arasındaki tek fark advocate, yani desteklemek ve fear, yani korkmak kelimeleridir. Bir insan geçmişteki bilgilerine dayanarak normal bir durumda, bir gruba geçit töreni için izin verilmeme sebebinin şiddet durumunun oluşmasından korkmak olabileceğini fakat şiddeti desteklemek olamayacağını anlayabilir. Fakat bir makinenin bunu anlamlandırabilmesi çok daha zordur. Bu nedenle bu tür cümle yapılarını anlamlandırabilmenin de insan/makine ayrımında önemli bir yer taşıdığı söylenebilir.

Dennett’in bahsettiği önemli yapay zeka girişimlerinden bir diğeri ve benim de en çok ilgimi çekeni ‘Parry’ isimli bir chatbot. Psikiyatrist Kenneth Colby tarafından 1972’de oluşturulan bu chatbotun ilginç tarafı ise paranoid şizofreniye sahip bir insanın davranış örüntülerine dair kodları içerisinde barındırması. parry, kendisini mafyaların takip ettiğine dair delüzyonlara, dağınık bir konuşma/yazma biçimine ve öfkeli yapıya sahip bir program olarak tanımlanıyor. Daniel Dennett bu yazıda Parry’den o dönemde Turing Testi’ni geçebilecek düzeye yaklaşan tek ciddi ve ilginç girişim olarak söz ediyor. Psikiyatristlerin Parry ile gerçekten paranoid şizofreniye sahip bir insanı ayıramaması ise bunun göstergesidir. Kendisinden altı yıl önce oluşturulan ve ilk chatbot olarak anılan Eliza ile de ilk online terapi seansı denebilecek bir görüşmeleri olmuştur. Eliza, en başta yalnızca sohbete yönelik bir programken sonrasında doctor adlı kodun eklenmesiyle bir terapistin belli başlı sorularını sorabilen, rogerian terapi biçimini uygulaması hedeflenen(çünkü Rogers’ın yöntemi danışan odaklıdır ve terapist diğer yöntemlere kıyasla daha pasif bir tutum sergiler.) bir programa dönüşür.

Bunların dışında Dennett bu yazısında Luna Programından, Janet Kolodner tarafından üretilen CYRUS isimli yapay zeka örneğinden de bahseder. Vardığı sonuçlar ise Turing Testi’nin gücünü destekler niteliktedir. Kendisi, bir yapay zekanın dünya satranç şampiyonasını kazanabileceğini veya Nobel Fizik Ödülü alabileceğini fakat Turing Testi’ni geçemeyeceğini-en azından uzun bir süre için- söyler. Onun vardığı bu sonuçtan makinelerin düşünebilir hale gelmesi için de daha uzun bir zaman olduğu çıkarımını yapabiliriz. Fakat kim bilir, belki de bu düşündüğümüzden daha hızlı bir şekilde gerçekleşir.

Adam Phillips-Kreşteki Yabani

Çocukluk, birçoğumuzun özlemle andığı, eğer mümkün olsa geri dönmek isteyeceği türden bir yaşam dönemi. Peki çocuk olmayı neden bu kadar özlüyoruz? Bu soruya verebileceğimiz belli başlı yanıtlar vardır elbette: Sorumluluklarımızın olmayışı veya az oluşu, oyun oynamaya sıkça vakit ayırabiliyor oluşumuz ve daha birçok neden. Fakat gözle görülür yanlarının dışında, farkında olmadığımız ve onu arzu nesnesine dönüştüren başka yönleri de var mıdır çocukluğun?

Adam Phillips, Kreşteki Yabani’de bu soru etrafında gezinmesinin yanı sıra psikanalizin önemli sorularına da cevap arıyor. Çocukluk, rüya, öfke, dil gelişimi, cinsellik gibi farklı konuları içerisinde barındıran bu kitap, aslında tüm bu farklı başlıklar arasındaki bağlantıları bizlere göstererek ve onları bir arada toplayarak psikanalizin ne olduğuna dair kavrayışımızı güçlendiriyor. Henüz kitabın ilk sayfalarında bunu görebiliyoruz:

“Çocuklar bir şeyleri merakla bekleme konusunda sebatkar bir coşku gösterirler; oysa yetişkinler, ellerini uzatıp almaları için bekleyen şeye karşı heveslerini kaybedebilirler. Freud’a göre çocuk arzunun virtüözüydü; hayatın anlamı ancak arzunun doyurulması olabilirdi onun için. Yine de içten ve dıştan en çok tehdit altında görünen, bu iştahtı işte: Bireyin hayatla bağydı. Bir başka deyişle, psikanalizin konusu, insanların iştahını neyin söndürdüğüydü; nasıl olup da bizi hayatta tutabilecek olan yegane şeyin bizi en çok korkutan şey olduğuydu.”

Dünyaya yönelik çalkantılı bir sevgiyle doğduğumuzdan bahseder Phillips. Çünkü o zamanlar dış dünyanın yalnızca bizim arzularımızı karşılamak için var olduğunu ve her şeyin merkezinde yer aldığımızı varsayarız (farkında olmasak bile). Sonrasında bu varsayımın yanlışlığını fark eder ve öfkeye kapılırız. Freud, çocukluğun, insanın sarsılmaz hedefi olduğunu bu nedenle söylüyor olabilir. Belki de bu farkındalığa henüz erişmediğimiz, henüz öfkeye kapılmadığımız zamanlara dönebilme isteğiyle çocukluğu özlüyoruzdur.

Kitapta bahsedilen bir diğer özlem kaynağı ise konuşmayan benliktir. Çocukluğun tamamını kaplamıyor olsa da -hatta bebeklik demek daha doğru olur- hayatımızdaki kısacık bir dönemin sessizlik içerisinde geçtiğini biliriz. Neden konuşamayan benliğimizi özlediğimiz veya konuşabilme uğruna nelerden vazgeçtiğimiz sorularına dair net bir yanıta ulaşamasam da kitaptaki şu kısmın bu durumu biraz olsun açıkladığını düşünüyorum: “Konuşma kişinin isteklerini, kendisi için en çok önem taşıyan şeyleri anlatması demekse, o halde konuşmak küçük düşme riskine girmek de demektir.” Öyleyse konuşarak isteklerini daha kolay aktarabilme fırsatı bulan çocuk bir yandan dil tarafından baskılanmakta, risk altında kalabilmektedir.

Çocukluk başka pek çok yönden özlem duyulan bir şeyken büyümek ise bir “statü kaybı” olarak tanımlanır. Statü kaybına en çok uğrayan ise çocukluk arzularıdır, ve ironik de olsa hedefimiz “zaten neysek o olmak”tır. Gelecek için çabalarken, ileride daha mutlu olmayı umarken bir şekilde geçmişin, çocukluk arzularımızın peşinden gideriz.

Bunların haricinde Adam Phillips’in değindiği daha pek çok ilgi çekici konu mevcut Kreşteki Yabani’de. Kitabın güzel taraflarından bir tanesi ise başta William Blake olmak üzere pek çok sanatçıdan alıntıların, düşüncelerin içerisinde yer almasıydı. Psikanalitik düşünceye karşı nasıl bir tutuma sahip olduğumuz fark etmeksizin Kreşteki Yabani’yi okumanın her birimize farklı bir bakış açısı kazandırabileceğini düşünüyorum.

 

Cézanne’a Fenomenolojik Bir Bakış/ Maurice Merleau Ponty-Göz ve Tin

Göz ve Tin, Maurice Merleau-Ponty’nin Tholonet’te geçirdiği birkaç ayda ortaya çıkan bir eserdir. Ponty, gözlerini Cézanne’ın birçok tablosuna da konu olan Tholonet manzarasına çevirip görmek üzerine, varlık üzerine sorgulamalarda bulunur ve bunun sonucunda filozofun vasiyeti niteliğindeki bu eser doğar. Göz ve Tin’in oluşumunda Cézanne aslında yalnızca bir aracı gibidir. Eserleri aracılığıyla Ponty’nin “Ti to on?”, yani “Varlık nedir?” sorusuna katkıda bulunur. Kitabın Türkçe önsözünde de belirtildiği gibi: “Elbet Merleau-Ponty’nin amacı sanat tarihi ya da estetik kapsamına girecek bir metin yazmak olmamıştır… Ponty bu metni yeni bir ten ve görüş ontolojisi geliştirmeye yönelik felsefe düşünceleriyle resim konusunun çakıştığı noktada kaleme almıştır.”

Bense bu eseri zihnimde daha kalıcı bir hale getirebilmek adına öncelikle, anlayabildiğim kadarıyla Göz ve Tin’in nasıl anlamlar taşıyabileceğini ve Cézanne’ın eserlerinin Göz ve Tin’deki yansımalarını yazmaya çalışacağım.

La Mont Sainte Victoire by Paul Cezanne OSA313
Sainte Victoire Dağı (1882), Cézanne

Maurice Merleau-Ponty, fenomenolojiyi sanatla ilişkili bir biçimde ele alması bakımından oldukça özel bir düşünür. Onun felsefesinde beden, görüş, kesişme, ufuk, boyut, derinlik, uzay gibi kavramların önemli bir yeri vardır. Ponty, resim sanatını fenomenolojiyi açıklamak için bir araç olarak kullanırken sanatı “güzellik” yönünden değil, “hakikat” yönünden ele alır, ve bunu dış dünyayı ve zihinde oluşturulan imgeleri resmetme biçimlerinin algının yapısını anlamada önemli bir rolü olabileceğini bilerek yapar.

Ponty, eserine “Bilim, şeylerle oynar(manipüle); onlarda olmaktan vazgeçer.” sözleriyle başlar. Bu sözcükler ve birinci bölümünün tamamı, Ponty’nin niçin var oluşu bilimde veya diğer alanlarda değil de sanatta aradığının açıklaması gibidir. Özellikle “Yazara, felsefeciye danışılır ya da fikir sorulur (…) Onlar konuşan insanın sorumluluklarından kaçamazlar. Müzik ise tersine, Varlık’ın arınmış durumlarından, onun akışından ve geri akışından, büyümesinden, patlayışlarından, kasırgalarından başka bir şey gösterebilmek için dünyanın ve belirtilebilirin fazla berisindedir. Ressam tektir, hiçbir değerlendirme zorunluluğu olmadan her şeye bakma hakkı olan. Sanki onun karşısında bilginin ve eylemin emirleri erdemlerini kaybeder.” sözleri bu noktada önemlidir. Bilginin ve eylemin emirlerinin sanat karşısında kaybolması, her birimizin dünyayı farklı biçimlerde algılamamıza sebep olan deneyimlerin/bilgilerin yok olmasıdır. Böyle bir durumun gerçekleşmesi sonucunda ise her birimiz şeyleri deneyim ve bilgi perdeleri olmadan, direkt olduğu biçimlerde ve aynı görürüz. William Blake’in şu sözleri akla gelir bunları düşünürken: “Eğer algı kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.” Ponty, algı kapılarının temizlendiği ve var oluşun saf haliyle bulunabileceği noktaya sanatın içerisinde ulaşılabileceğini belirtiyordur sanki.

“Ressam dünyaya vücudunu vererek dünyayı resme dönüştürür.” ve görüş ile beden birbiriyle resmin içerisinde kesişir. Görünürün görmeye başlamasıyla hem görüş, hem beden öznel ve nesnel bir hal alır. Beden öznel olduğu kadar da nesneldir ve “Başkası, başka bir bedene sahip olan bir ben’dir.” Bedenin aynı zamanda öznel oluşu ise algılanan dünyaya öznellik payı katar. Baktıklarımız, oldukları hallerinden öte, bizim algıladığımız şekliyle bizlere gözükür. Cézanne’ın deyimiyle “Doğa içeridedir.” Bu sözüyle Cézanne dış dünyayı öznel bir biçimde yorumlayışımızı mı, yoksa bambaşka bir şeyi mi kastediyordu acaba?

Doğanın içeride olduğunu söyleyen bir ressamın varlığını tanımlayan şey, içindeki doğadan dışarıya yansıttıklarının bir bütünü olabilir mi? Eğer öyleyse, Cézanne’ın var oluşuyla özdeşleşmiş doğa-parçalarından bir tanesinin ve belki de en önemlisinin Sainte-Victoire Dağı olduğunu söyleyebiliriz. Sanatçının 45 suluboya, 36 tane de yağlıboya resmini yaptığı bu dağın farklı boyutlarla, farklı perspektiflerle ve farklı renklerle tekrar tekrar niçin resmedildiği büyük bir merak konusudur. Cézanne, defalarca bu dağı resmederken sanki varlığın peşinde gibidir. Her bir resimde aynı dağ başka biçimlerde algılanır, varoluş farklı hallere bürünür. Yukarıdaki 1882 tarihli olanda nesneleri birbirinden ayıran kalın çizgiler dikkat çekerken dağın bazı resimlerinde çizgiler o kadar net değildir ve bazılarında derinlik ön plandadır.

0004139_800
Sainte-Victoire Dağı ve Kara Şato (1904), Cézanne 

Çizgi ve derinlik Ponty’nin felsefesindeki, Cézanne’ın ise sanatındaki vazgeçilmez ögelerdir. “Çizgi, klasik geometride olduğu gibi, fonun boşluğu üzerinde bir Varlık’ın belirmesi değildir; modern geometrilerde olduğu gibi, önceden varolan bir uzaysallığın kısıtlanması, ayrılması, değişime sokulmasıdır.” Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir” diyerek açıkladığı durumu Ponty’nin felsefesine “Varoluş çizgiden önce gelir” diyerek dönüştürebiliriz belki de. Göz ve Tin’de Ponty, söz konusu çizgi olduğunda sanat tarihindeki pek çok isme başvurur. Belki Klee’den önce hiçbir çizginin düş görmeye bırakılmamış olduğunu; Matisse’in ise bizlere kendi kenar çizgilerini görmeyi öğrettiğini söyler. 

Derinlik ise Diacometti’nin deyimiyle Cézanne’ın yaşamı boyunca aradığı şeydir. Ponty Cézanne’ın eserlerinde derinlik kavramını şöyle yorumlar: “Cézanne derinliği aradığında, aradığı Varlık’ın bu patlamasıdır(…) Cézanne, kübizmin yeniden söyleyeceğini önceden bilmektedir: Dış biçim, zarf ikincidir, türemiştir, bir şeyin biçim almasını oluşturan değildir…”

Göz ve Tin’de renk konusuna değinilirken ise Cézanne’ın “Vallier’nin Portresi” eserinden bahsedilir. Bu tabloyu Ponty, renkler arasından beyazlara yer açması açısından yorumlar: “Bundan böyle, renklerin işlevi sarı oluş ya da yeşil oluş ya da mavi oluş’tan daha genel bir varlığı oluşturmak, ortaya çıkarmaktır. Varlığın tek bir boyutu olmadığını, tek bir oluştan bahsedilemeyeceğini sanki renkleri yalnız başlarına bırakmayarak, aralarına beyazlar ekleyerek gösteriyor gibidir Cézanne.

0004117_800
Vallier’nin Portresi (1906)

 

Jay Ingram-Belleğin Tükenişi

Yaşlanmak denildiği zaman, özellikle söz konusu ileri yaşlılık olduğunda ne yazık ki birçoğumuzun aklına gelen ilk kelimelerden birisi Alzheimer oluyor. Hakkında pek çok şey duyduğumuz bu hastalığın aslında tam olarak ne olduğunu anlamak için “Belleğin Tükenişi” kitabı güzel bir başlangıç niteliğinde. Jay Ingram kitabında yalnızca Alzheimer hastalığının tarihinden ve hastalığa dair araştırmalardan değil, genel anlamda yaşlılığın doğasından da bahsediyor.

İnsanlar çok eski zamanlardan bu yana gelişim dönemlerini sınıflama, birbirinden ayırma ihtiyacı duymuş. 14. ve 15. yüzyıllarda insanların çoğu yaşlarını bilmese bile yaşamlarını aşamalar şeklinde betimlemeye çalışmışlar ve bu ayrım bazen dört mevsimle ilişkili olarak dört aşamayla, bazen de Shakespeare’in “Beğendiğin Gibi” oyununda da belirtildiği üzere yedi aşamayla açıklanmaya çalışılmış. Günümüzde, gelişim psikolojisinde yaygın olarak sekiz süreçten bahsediliyor olsa da hala pek çok farklı kuram mevcut ve her biri farklı tür ve sayıda gelişim döneminden söz ediyor. Yalnızca kuramlar değil, sanat eserleri de bu konuyu ele alıyor. Kitapta da ismi geçen ve yaşam dönemlerini çok güzel bir biçimde betimleyen bir sanat eseri mevcut: “The Voyage of Life”

632487_poster_l.jpg

Aslında dört farklı tablodan oluşan bu devasa Thomas Cole eserinin yalnızca yaşlılık kısmını buraya ekledim. Tabloların her birine bakıldığında ilk ve son tablo arasındaki farkı görmek eseri daha da etkileyici bir hale getiriyor. Cole, eserlerinde yer yer dini imgeler kullanan bir sanatçı olarak burada da melekler yoluyla bu vurguyu yapıyor. The Voyage of Life’ın çocukluğu anlatan ilk kısmında, meleğin kıyıda uğurladığı, güzel bir manzara eşliğinde yolculuğa çıkan bir çocuğu  görürüz. Sonrasında çocuk gençleşir, yolculuğu devam eder fakat manzaranın güzel havasına bulutlar da dahil olmuştur. Ardından bir yetişkine dönüşen adamı fırtınanın ortasında, korku içindeyken görürüz. Melek uzaklaşmıştır ve korku içindeki adamı yalnızca bulutların ardından izlemektedir. Ardından, burada da gördüğümüz yaşlılık evresi gelir. Dalgalar durmuş, bulutların ardından güneş ışıkları etrafa vurmaya başlamıştır. Bu defa yaşlı adamın hem yanında, hem de gökyüzünde bir meleğin olduğunu görürüz.

Cole’un betimlediği yaşlılık bizlere hem genel anlamda bir durağanlaşmayı, hem de ölümü hatırlatıyor. Şimdilerde yaşlılığın bizde uyandırdığı düşünce ve duygular hemen hemen aynı olsa bile bunlara eklenen farklı durumlar da mevcut artık. Alzheimer gibi.

Alzheimer hastalığı 1906 yılında, belleğinde ciddi problemler olan Auguste Deter’in ölümünden sonra beynini inceleyip sonucunda nöronların sayısında belirgin bir azalmayı ve karanlık ipliksi yapıların varlığını saptayan Alois Alzheimer sayesinde fark edildi. Gerçi o zamanlar kendisi pek ciddiye alınmamıştı. Sonraları Emil Kraepelin Psikiyatri El Kitabı’nda onun adıyla andığı bu hastalığa yer verince Alzheimer hastalığı iyice bilinir hale geldi. Bundan öncesinde Alzheimer diye bir durumun varlığından bahsedemez miyiz öyleyse? Aslında tarihi kayıtlarda Alzheimer hastalığına çok benzeyen bazı durumlardan bahsedilmiş. “Dört bin yıl önce Mısırlılar bellek kaybının yaşlılıkla birlikte ortaya çıkabileceğini fark etmişler.” Pisagor, Hipokrat ve Galen de buna benzer durumlardan söz etmişler. Hatta kitapta Jonathan Swift’in bizzat bu durumu yaşamış olabileceğine dair bazı yazılarından da söz ediliyor.

“Alzheimer hastalığındaki ilk patolojik belirti sinapsların kaybolmasıdır; nöronların ölümü daha sonra gelir.” Alois Alzheimer’dan bu yana plak ve düğüm oluşumunun da Alzheimer hastalığının temel özelliği olarak görüldüğünü biliyoruz. Fakat bu durum biraz karmaşık, çünkü bazı deneylerde bu hastalığa sahip olmayan ama beyninde plak ve düğüm oluşumu gözlenen birçok var. “Rahibe Araştırması” adlı ünlü çalışmada bunun örneklerine rastlanmıştır. Bu çalışmada çok ilginç bir sonuca daha ulaşılmıştır: Çalışmaya katılan rahibelerin 20 yaşındaki yazma becerileri, fikir yoğunlukları ne kadar fazlaysa Alzheimer hastalığına yakalanma oranları da o kadar düşüktür. Bunlara ek olarak yaşam koşullarının Alzheimer oluşumunda büyük bir etkisi olduğu da biliniyor. Ayrıca şeker tüketiminin bu hastalığın oluşumu üzerindeki etkisi de göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek artık.

Kitapta bunlara ek olarak yaşlılığa ve Alzheimer hastalığına dair daha pek çok bilgi mevcut…