sigmund freud-sanat ve sanatçılar üzerine/ dostoyevski

freud bu eserinde shakespeare’in venedik taciri’nden michelangelo’nun musa heykeline kadar uzanan geniş bir içerik sunuyor bizlere, hepsi üzerine yazıp çizebilmeyi ve öğrendiklerimi daha unutulmaz kılabilmeyi istiyorum; belki hepsiyle ilgili bir şeyler yazmak mümkün olmayacak, ama özellikle dostoyevski hakkındaki kısımdan bahsetmesem olmazdı…

ilginçtir, freud, dostoyevski’yi ‘sanatçı, nevrozlu, ahlakçı ve suçlu’ olarak dört cepheye böler. ‘shakespeare’i hiç aratmayacaktır.’ der onu çözümlemeye çalışmadan önce. freud, onu sevgi dolu yüreğine, iyi kişiliğine karşın, aynı zamanda ahlaksız biri olarak da tanımlar, yapıtlarındaki tüm o ahlaksız tiplemeler varken dostoyevski ahlaklı biri olabilir mi hem? (freud buna hayır diyor olsa bile, ben şüpheyle yaklaşmaya devam ediyorum..) 

freud, dostoyevski’nin nevrotik olduğunu da savunur. evet, o bambaşka bir dünyanın insanı gibidir, nevrozlarda da rastlanan kimi özellikleri bünyesinde barındırır, bir de üstüne epilepsi hastasıdır! yine de, bunlar onun nevrozu olduğuna dair tam bir kanıt vermez bizlere. dostoyevski’nin epilepsisi üzerinde çokça durulan kısımlardan biri. çocukluğundaki nöbetlerin büyük bir kısmının ölüm korkusundan kaynaklandığıyla ilgili bulgular ilginçtir(ve bunun baba nefretine dayandırılması da..) freud istisnasız her sanatçının analizinde baba nefretine, oedipus’a odaklanmıştır tahmin edebileceğiniz gibi, ama dostoyevski’de babaya duyulan hislerin yansımaları daha belirgindir. dostoyevski, sibirya sürgünü sırasında babasının ölüm haberini almış, ve belki bundan ötürü suçluluk duymuştur. küçüklüğünden beri ona karşı hissettiği şeyler, belki ölümünün onu üzmemesi kendisini suçlu görmesine ve sebepsiz yere-bir siyasal suç- çektiği ceza zamanlarında kendisini suçlu hissetmesine sebep olmuştur. gariptir, dostoyevski sürgün anılarından söz ettiği kitabında kahramanını-hatta bir nevi kendisi- bir baba katilinden seçmiştir. karamazov kardeşler’deki baba katilinin ‘sara hastası ve nevrotik’ karakteri de önemli bir noktadır. ayrıca çoğu eserine yansıyan kumar tutkusuna kendisi de sahiptir-ki bir şeye bu denli bağlı olmak da nevroz belirtisi olabilmektedir.- “önemli olan oyunun kendisiydi” diye tanımlanabilecek dereceye gelmiş bir tutkuydu dostoyevski’ninkisi.

tüm bu psikolojik incelemeler en sevdiğim yazarlardan birine olan bakışımı çokça etkiledi. kimi eserleri büyük bir sevgiyle okusak da, onların altında yatan gerçekler üzerine o kadar düşünmüyoruz; bu çözümlemelerden sonra anlamaya çalışmak için daha da fazla uğraşmak istediğimi fark ettim, bir eseri geri planda yatan ayrıntıları bilerek okumak çok farklı çünkü. kitaptan bazı kesitler:

sigmund freud-sanat ve sanatçılar üzerine/ leonardo da vinci

sanat ve psikolojinin bir arada işlendiği yapıtların ayrı bir büyüleyiciliği olmuyor mu sizce de? bu ister bir tabloya, kitaba psikolojik unsurlar yerleştirmek olsun; isterse de bu arada kalmış unsurları ortaya çıkarmak, analiz etmek olsun. her halükarda bu iki alanın birlikteliğinden harika eserler çıkıyor ortaya. freud’un bu kitabıysa, belli sanatçılara ve eserlerine değinmesinin ve onları analiz etmesinin yanı sıra, genel anlamda sanatı ve onun içinde yer edinmiş çokça konuyu da ele alıyor.

kitap ‘leonardo’nun bir çocukluk anısı’ adlı kısımla başlıyor. burada da vinci’nin evlilik dışı bir ilişkiden dünyaya gelişi, etrafındaki olaylara karşı ne büyük bir merak beslediğinden bahsediliyor. leonardo’nun babasız büyümesi elbette freud’un en çok değindiği kısımlardan biri. baba yokluğunun yansımaları, annenin ‘akbaba’ imgesini temsil etmesi da vinci’nin eserlerinde önemli bir yer teşkil ediyor. yaklaşık 5 bölüm boyunca da, not defterlerinden, tablolarından edinilen bilgiler ışığında leonardo hakkında çözümlemeler yapmaya çalışıyor freud. fakat şu da var ki, seneler öncesinden kalmış eserleri bu şekilde incelerken insan şüphe edebiliyor, freud da aynı şüpheye kapılıp şu tarz düşüncelerini yazmış kitabın bazı kısımlarına: “ama belki gerçekte pek önemsiz bu özellikler bir anlam taşımamakta, bizler de sanatçının hiç umursamadığı şeyler üzerinde kafa yormaktayız..” freud onca çözümlemenin ardından bu fikri ortaya atınca okuyuca da gülmeden edemiyor.. fakat gerek da vinci’nin son akşam yemeği olsun, gerekse de michelangelo’nun musa heykeli olsun; her birinde ince bir şekilde düşünülmüş ayrıntıların varlığını sezmez mi insan? eh, öyleyse bu şüpheye fazla kapılmaya da gerek yok… da vinci’yi hem ruhsal açıdan, hem de sanatsal anlamda daha iyi anlamayı sağlıyor kitap, benim seçtiğim birkaç kesitse şunlar:

klostrofobi

sınırları bulunan, kapalı olan yerlere karşı büyük bir korku duyma durumunu, yani klostrofobiyi bilirsiniz. bu fobiden muzdarip olanlar çoğunlukla asansör, uçak gibi küçük sınırları olan alanlardan korktuklarını, öyle yerlerde nefeslerinin kesildiğini, paniklediklerini söylerler. sınırları daha da genişletip bu fobiyi daha büyük alanlara taşıyanlar da vardır, ve bu sınırın daha ne kadar genişleyebileceğini de bilemeyiz.

sokakta yürürken kapalı bir alanda olduğunuzu düşünür müsünüz? hayır mı…haklısınız belki de, yukarıda masmavi gökyüzü, karşınızda sınırsınız görünen denizler ve yollar var. burada neyin kapalılığından bahsedebiliriz ki..

ama tuhaf hissediyorum yine de.. küçük alanlarda kapalı kalmaktan daha önce hiç korkmadım sanırım, ama mesela sokaktayken bazen boğulduğum, paniklediğim oluyor. kendimi tam anlamıyla bir yerde tıkılı kalmış gibi hissediyorum. bir sınırın varlığını seziyorum. evet, bir sınır var, her şeyde bulunuyor. tüm o sokaklar, ormanlar ve denizler sınırsız mı? hayır, hayır.. hepsinin sınırı var. hepsi soluk mavi noktanın içinde tıkılı kalmış, anlıyor musunuz.. bir gezegenin içinde tıkılı kaldık, gözümüze büyük gelen minicik bir noktada yaşıyoruz.. ben bunları düşünürken klostrofobik olduğumu, sadece sınırları çok büyüttüğüm için daha önce fark etmediğimi düşünüyorum.

dünya’dan çıkabilsem, uzay boşluğunda gezinsem hala korkar mıydım? bir süre sonra orası da korkunç gelirdi galiba. kocaman sınırları bulunan evrenin içinde olduğu için panikleyen bir toz zerresinden farksız olurdum… ama bu hale gelmem dünya’nın sınırlarından korkmaya başladığım ana göre çok daha uzun sürerdi. evrenin sınırlı olduğunu nereden biliyorum bir defa? birden fazla evrenin olmadığını nereden biliyorum veya, ve eğer evrenler varsa bunların bulunması gereken yeni bir küme olması gerektiğini söyleyemez miyim? ve belki onun da, ve diğerinin de…ne bileyim..

sınırları olmayan tek bir yer göremiyorum. mekanları geçtim, hayattaki hiçbir şeyin sınırsız olduğunu söyleyemeyiz ki. sınırlılığın neden bu kadar korkunç geldiğini tam olarak kavrayamıyorum hiç. sadece, bazı zamanlar bir şeylerin bu denli sınırlı olmasının ‘anlam’ı da öldürdüğünü hissediyorum. anlam kaybolduğu zaman insanların savrulmaya ne kadar hazır hale geldiklerini de biliyorum. sanırım farklı bakmak gerekiyor olaylara, sonluluk bizi bu hale getirmemeli en azından. sınırlardan da bu denli korkmamalıyım, korkmamalıyız. bu devasa çaplı klostrofobiyi yenmek adına, bir sınırsızlık bulmak olacak tek çare öyleyse!(ve uzay gemisine biner. tek başına.)

stanislaw lem-sahibinin sesi

lem’in bu kitabını henüz bitirip, bende bıraktığı etkiyle bir süre tavanı izledikten sonra hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. içinde bu kadar farklı alandan bilgiyi, tonla yergiyi ve aynı zamanda uzayı içeren kitaplar nadir bulunur. politikadan kant felsefesine, evrimden freud’a kadar uzanan geniş çaplı bir eleştiri var kitapta. bunları eleştiren, kafasındaki düşünceleri bize sunan kişi, başka bir gezegenden geldiği düşünülen “mesajı” çözmek üzere görevlendirilen ekipteki bir matematikçi. haftalar boyu süren “sahibinin sesi projesi” kahramanımızı ilginç düşüncelere, farklı hallere sürüklüyor. matematikçi her şeyi eleştirdiği gibi kendisini de öyle cesurca eleştiyor ki, onda kendimizi görmeden edemiyoruz.. çünkü bir nevi insanlığı eleştiriyor kendisi üzerinden.

şöyle diyor en başlarda kendisi için: “karakterimin en temel özelliklerinin korkaklık, kin tutma ve gurur olduğunu düşünüyorum…” sonrasında bir otobiyografiye bu şekilde başlamasının ne büyük mantık hatası olduğundan bahseder. “ben sadece anlamayı istedim, daha fazlasını değil.” sözleriyle baş başa bırakır okuyucuyu ilerleyen sayfalarda. devam eder, durmadan şaşırtır ve düşündürür bizi:

“her çocuk farkında olmadan gibbs ve bozaltmann’ın dünyalarından fırlayan keşifler yapar. çünkü bir çocuğa göre gerçek, birden fazla ihtimal olarak görünür.”

der kahramanımız. bizim küçümsediğimiz o küçüklük dönemi aslında zihnimizin tüm berraklığını koruduğu zamandır, ve yeni şeyler üretebilen bir insan çocuk tarafını unutmayan kişidir bana göre. ancak hayallerinden ödün vermeyen, salt gerçeklikte boğulmayan bir insan yeni şeyler üretebilir.

kant’la ilgili sıkça yapılan eleştirilerden birini de yapar, der ki:

“çeşitlilik, heterojenlik insanlığa verilmiş bir şeydir. bu yüzden kant’ın bireysel eylemlerin temelinin genel bir kanuna dönüştürülebileceği beyanı, insanlara uygulanan, değişen bir şiddet anlamına gelir. bireyi daha üstün bir değer için feda eden kant, adaletsizlik dağıtır.”

kant’ın genel yasalar oluşturma isteğinin bununla alakası olmadığını düşünenler de vardır. kimileri de kahramanımız gibi bir şekilde ‘tektipleşmiş insan’ın oluşturulmak istendiğini savunur, bu da bireyi öldürecektir onlara göre.

bir şeyler üretmeye dair duyduğumuz istek doğal mıdır? veya temeli nedir bunun? sadece yararlı olabilmeyi mi düşünürüz, yoksa nihai hedefimiz kendi benliğimizi mi yüceltmektir. bilmem..şunu der kahramanımız da:

“insan doğasının kökenini kanıtlama işini kullanarak yaptığın gösterişten duyduğun haz, saf değil. o, bilginin neşesiyle beraber, başkalarının güzel ve sevimli bulduğu şeyleri kirletmekten gelen bir haz.”

felsefe-bilim karşılaştırmasına da güzel bir yorum getirir:

“insanoğlunun bilgiyi arayışı, sonsuz sınırda genişleyen bir dizidir ama felsefe eksiksiz ve değiştirilemez gerçeğin kesinliğini temin eden bir kısa devreyle, bu sınıra bir hamlede ulaşmaya çalışır. bu sırada bilim kademe kademe ilerler.sık sık emeklercesine yavaşlar. bazı zamanlar yerinde bile sayar. ama en nihayetinde felsefi düşünce tarafından kazılmış nihai siperlere ulaşır.”

felsefenin sorduğu sorular kimi zaman her şeyi bir anda açıklamaya odaklanmış değil midir gerçekten de? bu yönden düşününce bilimin acele etmeden, yavaş yavaş o büyük olana ulaşma çabasını yöntem olarak daha doğru buluyorum. yine de bilime aracılık eden şeyin felsefe olduğunu düşününce, ikisini karşılaştırmanın o kadar da gerekli olmadığını düşünmeden edemiyorum.

altını çizdiğim o kadar çok yer var ki bu kitapta..her yanı dopdolu, her bir cümlesini yazmak geliyor içimden.. sonra 250 sayfanın tümünü yazmanın zor olacağını fark edip kahramanımızın şu son sözlerini bırakmak istiyorum buraya:

“salyangozlar gibiyiz. her birimiz kendi yaprağına tutunmuşuz. ben matematik kalkanının arkasına geri çekiliyorum. ve bu da yetmediğinde swinburne’ün şiirinin son dizelerini okuyorum

aşırı yaşama sevgisinden,
ümit ve korkudan kurtularak,
tanrılara, her ne iseler onlar
kısaca bir şükran sunarız
ki hiçbir yaşam sonsuza dek sürmez;
ki ölüler asla dirilmez;
ki en yorgun ırmak bile
güvenle denize döner bir yerde…”

ve bu dizelerin ardından kendimi tavanı izlerken buldum, yazının başında da söylediğim gibi… stanislaw lem’in hak ettiği değeri hiç alamıyor oluşuna üzülüyorum, bir yandan da az biliniyor oluşundan dolayı ona daha bağlı hissediyorum. yıllar öncesinin kitaplarının, yazarlarının insan üstünde böyle bir tesiri olması da bana her defasında büyüleyici geliyor..

anı kompartımanı

Tren kompartımanlarından birisi.. Eski püskü herhangi bir tanesi. Herhangi bir adamın kafasını cama yaslayıp dışarıyı seyrettiği bir tanesi. Yığınla anının biriktiği milyonlarca kompartımandan yalnızca biri. Adamın trende ilk günü, ve daha şimdiden bu kompartımana çokça anı, düşünce ve hayal ekledi.

Tren ormanları, dereleri, tepeleri aştıkça adamın hatıraları da berraklaştı. Sabah güneşi yüzüne vurduğunda çocukluğuna döndü gülümseyerek. Denizin kenarında uçurtmasıyla koşturan bir çocuk vardı. Rüzgar çocuğa ve uçurtmasına dost olmuştu, kahkahalar rüzgara karışmıştı. Adamın kulağında çınladı o kahkahalar, yüzünde bir gülümseme oluştu o an. O sırada dışarıya dikti gözlerini, ilkbahar renkleriyle donanmış bir ormanın yanından geçiyorlardı. Ağaçlar yeni yeni çiçek açmış, meyveler tüm güzelliklerini sergilemek için bir an önce dışarı çıkmayı bekliyorlardı. Çocukluktan tam olarak çıkabilmeyi de bu meyveler kadar çok istemişti. Bir insan çocukluktan tam olarak ne zaman çıkar ki? Yaş mıdır bunun ölçütü, yahut bedensel ve zihinsel gelişim mi? Yaşanan olayların ağırlığı mı ya da? Kim bilir.. Belki de içinde bulunduğumuz dönemleri geride bırakıp yeni ve bambaşka bir döneme girme gibi bir şey yaşamıyoruzdur. İnsanoğlu çocukluğa yeni bir halka ekliyordur belki de ‘gençlik’ diye mesela, sonra ‘olgunluk’ diye, ve bunlar durmadan birikiyordur. 60 yaşındayken ihtiyarlığın yanında çocukluğu da taşıdığını düşünmezdi yoksa insan herhalde.. Çocukluktan çıkış olmasa bile herkesin ‘öyleymiş gibi’ hissettiği bir an vardır ama yine de. Yaşadığımız herhangi bir an bize artık çocuk değilmişiz gibi hissettirebilir.

Adamın aklına babasının öldüğü ve ülkede savaşın baş gösterdiği o sonbahar geldi. O günlerde yalnız çocukluğunu değil, ömrünün büyük bir kısmını  çoktan geçirmiş bir insan gibi hissetmişti. Ağabeyi savaşa katılmak için evden ayrılacağı gün çocuğa(?) ‘geri döneceğim..’ demişti. Bir daha da görmedi onu, hatta şimdi yüzünü bile hatırlayamadığını fark etti. Sadece sesi, kapının önünde duran silüeti, ve o sözler vardı; ‘geri döneceğim.’ Bir de annesinin her gece ağladığını duyup kendisinin de sessizce odasına koşup ağladığı günleri hatırlıyordu..

Adam gözlerini bir süreliğine kapatıp bekledi. Onca güzel anısı varken aklına hep daha üzücü olanları getiriyordu nedense. Yağmur başlamıştı, tren hızla akan bir derenin yanından geçiyordu. Adam ölen eşini ne kadar özlediğini düşündü. Her şeyi paylaşabildiği, o kadar çok sevdiği bir insanı erkenden kaybetmeseydi her şey daha güzel olabilirdi diye düşündü. Belki bu kompartımanda tek başına oturmayacaktı, o da olacaktı yanı başında. Uzun bir süresini gerçekten de çok yalnız hissederek geçirmişti adam, sonra bu duruma da alıştı, bunun hayatın kaçınılmaz bir yanı olduğunu kabullendi. Olgunluğa eriştiği anlardan biri de buydu belki de. Hava yavaş yavaş kararıyordu, adam ölümü düşünmeye başladı ister istemez. Ölüm onu ne zaman bulacaktı acaba, ya sonrası ne olacaktı…Kim bilir, kim bilebilir ki. Derken adamın gözleri kapandı yavaşça. Kompartıman tüm bunlara şahitlik etti, tüm o anıları içine hapsetti bir yandan da.

algısal düzlemler

zihnin yapısını anlamaya çalışırken bu anlama sürecinde asla sona ulaşamayacağınızı düşünüp irkiliyor musunuz siz de? evrenin uçsuz bucaksızlığını kafanızın içinde taşıyor olmak garip hissettirmiyor mu size de? yalnızca kafamızın içi mi ki, yoksa daha mı büyük çaplı tüm hepsi. boyutları var mıdır onun da.. sonra, sonra; bilinç, farkındalık, bellek… ve algı. hepsinin yalnızca adını duyması bile ‘farklı’ hissettiriyor bir anlığına. son günlerde algı bu etkiyi biraz daha fazla yapıyor bana. onun boyutlarını, katmanlarını düşünüyorum; eğer düzlemleri varsa bunların tam olarak ne olduğunu bilmek istiyorum. algının düzlemlerinden bazıları belki şunlardır diyorum sonra da: somutluk ve soyutluk.

diğer canlılara göre soyut düzlemin bizler için çok daha fazla şey ifade ettiğini biliyoruz. hayallerimizi, kurduğumuz sistemleri gözden geçirdiğimizde bunlara hep soyut algılayışın kaynaklık ettiğini görüyoruz. ‘soyut algının gelişimi de direkt olarak algının, bilincin artışıyla doğru orantılıdır.’ diyoruz sonra da. soyut düşüncenin artışı bir çeşit gelişimi temsil ediyorsa ileride insanların soyut-somut algısı ne hale gelirdi? soyut ve somut olduğu gibi kalır mı, yoksa onlara yeni düzlemler de eklenebilir mi? yoksa bunları birbirine eklenip yeni boyutlar oluşturacak düzlemler gibi görmek hata mı, çünkü bu iki zıt kavramın nerede birleşebileceğini bilmiyorum. illa bir birliktelik, ortak payda olması da gerekmiyor ama bu yönden bir arayışa girince de çıkmaza giriyoruz. zıt kavramların çoğunda ara nokta bulmak oldukça zor. sıcak ve soğuk için ılığın varolması gibi basit örnekler varsa bile, mesela yaşam ve ölümü düşününce bunun arasını bulabiliyor muyuz? aynı şekilde soyut ve somuta bir ortak payda bulabilir miyiz? bilmem..bilmem ki.

zihinsel gelişimin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini asla bilemeyiz, yine de insan algısındaki değişimlerin nelere yol açabileceğini bir düşünsenize…sırf gerçekliği ve hayali temsil eden iki farklı düzlemin geleceğini düşünmek bile garip hissettiriyor. dümdüz somutluğun, kesikli soyutluğa ve ikisinin iç içe geçtiği üçüncü düzlemin birlikteliğini kurguluyorum bir anlığına…insan zihni kaç boyutludur bu arada? ne bileyim ki.

ursula k. le guin-hep yuvaya dönmek

“ütopyalar imkansızdır. ama yazabiliriz.” diyen, ve bu dediklerini neredeyse haksız çıkartacak bir eser ortaya koyan, ütopyaların o kadar da imkansız olmadığına sizi inandıran bir yazar düşünün. her okumanın ardından gözlerinizi kapatıp geleceğin hayalî ama bir o kadar da ‘gerçek’ dünyasına seyehat etmenizi sağlayan bir kitabı getirin aklınıza…

le guin’in yerdeniz büyücüsü, sürgün gezegeni, mülksüzler gibi kitaplarının ardından, hep yuvaya dönmek’ini okudum ve yazara gerçek anlamda hayran kalışım da bu kitabı okumamla başladı. hep yuvaya dönmek bu güne dek okuduğum kitaplardan tamamen farklıydı. bir defa, kitap herhangi bir türe ait değil; içinde bir dünyanın şiirleri, masalları, oyunları, haritaları, şehrin insanlarının hayatları, düşünceleri var. içinde tamamen başka bir dünyayı barındırıyor ama bu dünya asla varolmadı. le guin kendisini eski(aslında gelecekteki..) bir uygarlığın yapıtlarını keşfeden bir dilbilimci, arkeolojist gibi sunmaya çalışıyor kitabında. ve aslında eski uygarlığın tüm kalıntıları yazarın kendi zihninden gelmekte, ve bunu bilmek de insanı büyülüyor haliyle.

çok eskiden yaşamış uygarlıkların yapıtlarının açığa çıkarılmasının, bunların anlaşılmasının ne kadar heyecan verici olduğunu düşünüyorum; bu kitapsa hayali bir uygarlığın yapıtlarını taşıyor, ve bizi geçmişe değil ama insan zihninin derinliklerine götürüyor. tabii ne kadar özel bir kitap da olsa içinde dev bir içerik varolduğu için okunması, anlaşılması kimi zaman zorlaşabiliyor. ayrıntı yayınları’nın ‘ağır kitaplar serisi’nde yer alma sebebini artık daha iyi anlıyorum.

hiç varolmayan bir halkın sahip olduğu her şeyi varmışçasına yazıya dökebilme fikri çok büyüleyici geliyor bana. ve bu halk ‘keş halkı’ olunca işler daha da güzelleşiyor. kendilerini doğanın kalbinden koparmayan, zamanın değerini, dünyanın kıymetini bilen insanlardan oluşuyor bu halk. özellikle anlatan taş hikayesinde-ki benim en sevdiğim kısımdır- halkın hayatını kuzey baykuşu’nun, yurduna dönen kadın’ın eşliğinde daha iyi anlıyoruz.. tabii buranın dışında hayat o kadar iyi değil, savaşlar var, insanlar arası eşitsizlik kol geziyor. kitap sizi oralara sürüklediğinde içinizde nasıl sıkıntı oluşuyorsa vadi tarafına gittikçe de huzurla doluyorsunuz. le guin kadın haklarıyla, devlet düzeniyle ilgili harika göndermeler yapmayı elbette ihmal etmiyor bu kitabında da. 

kitabın adının niye hep yuvaya dönmek olduğunu da şimdi daha iyi anlıyorum galiba. insana asla kopulamayan hayalî bir yuva kazandıran bir kitabın ismi başka ne olabilirdi ki?

gülebilenler

bana gülüyorlar. niye diye sormuyorum, kafamı yere eğiyorum sadece. kafasını yere eğen insanların normal gözükmediğini sadece kafamı eğmediğim nadir anlarda anlayabiliyorum. kafalarını tam ortaya hizalayan ve diğer yüzlerle karşı karşıya gelmekten hiç çekinmeyen cesur insanların arasında aşağıya doğru sarkan bir kafa tüm görüntüyü bozuyormuş. bunu bir nebze kabul edilebilir buluyorlar yine de, yeri izlemek altı üstü işte.. o suratları görmektense altından lağım geçen yollara bakmak, lağımları düşlemek sadece. sonra bir ses;

‘ne düşünüyorsun derin derin?’

‘hiç.’

o an düşüncelerim gerçekten derin miydi acaba? yola bakıp salt yolu düşünmüyordum sonuçta, onun altını düşünüyordum. daha da aşağılara, lağımın kaynağına, dünyanın tüm tuvaletlerine ve ölülerine kadar gitmiştim hatta. gayet derin düşünceli biriydim o anda. sonra o soruyu yönelten insan da gülüp geçti. gülüp geçiyor herkes, bu son geçiş olsun diye yalvarıyorum her birinde. sanki büyüdükçe ‘önümüze bakar-kafamızı hizalar-yürüyüş’ler yapmakta o kadar zorlanmamaya başlıyoruz. tüm büyümüşler bize bunu diretiyor. 

‘o baş ve o eller ve o yürüyüş..neden öyle?’ 

‘neden olmasın?’

daha da tuhaf buldukları, yukarıya doğrulmuş bir kafa. aslında en normali. görmüyorlar mı ki, orada gökyüzü duruyor. tüm ihtişamıyla her an bize bakıyor. hem de en az yeraltı kadar derin düşüncelere sebep oluyor. sonra, hayaller de hep gökyüzünden geliyor. uzay gemimi yıldızlı bir gecede tamamladığımı hatırlıyorum.. bir daha da dünya’ya geri dönmedim. insancıklar ‘evrende yalnız mıyız, değilizdir, kocaman hem..’ derken, çok uzak gezegenlerin canlıları bizden haberdar olup üstüne tüm gezegenlere erişimli internet bağlantısı yapmışlar… günlük işlerini tamamladıklarında, sarı tüylü dikdörtgen ayaklarını bi kenara uzatıp, ‘gelişmemiş gezegen’ diye addettiklerinin garipliklerini izlerken kahkahalar atıyorlar. dünya da onların en büyük eğlencelerinden. gerçi savaşlardan tiksiniyorlar, küçük anlaşmazlıkları dahi anlayamıyorlar ve aslında dünya’dan bunları kaldırsak geriye pek bir şey kalmazdı. insancıkların sosyal medya hesapları bayaa ilgilerini çekiyor mesela, çok güldürüyoruz onları. 

sadece insan değil, tüm canlılar gülüyor. evren bile gülüyor. hayallerde yaşadığım sürece, evet ben de gülüyorum.

ursula k. le guin-sürgün gezegeni

sürgün gezegeni, ursula k.’nın olgunlaşma dönemi eserlerinden. 1966’da yazılmış. yazar, farklı canlılar ve gezegenler fikrini anarşizm, feminizm ve taoculuk gibi kavramlarla besleyerek ortaya böyle güzel bir yapıt koymuş. iki farklı canlı türü arasında geçen olaylar, zihinler arası bağlantı, farklı dünyaların insanları arasındaki sevgi.. hepsi de alışkın olduğumuz konular aslında. ama işte, le guin’in anlatış tarzı ve bu konuların altına yerleştirdiği diğer şeyler yapıtı farklılaştırmaya yetiyor.

kitaptaki iki canlı türü, alterralılar ve tevarlılar. alterralılar, başka bir gezegene gelip orayı ‘sürgün gezegeni’ olarak bellemek zorunda kalırken, diğer türse çoğu açıdan onlardan daha düşük seviyede olmasına rağmen, kendilerini üstün görüyor. alterralılar, sürgün gezegenine ilk geldiklerinde tüm bilgi birikimlerini tevarlılara aktarmayı hedefleseler de, bazı talihsizlikler buna engel olmuş..daha sonra da araları iyice açılmış bu iki toplumun.

okuyucu evrimsel açıdan bu kadar farklı bir gelişim göstermiş iki canlı türünün aynı yeri paylaşmasının daha ne sonuçlar doğurabileceğini sormadan edemiyor. mesela kendi türümüzü düşünüyoruz; bambaşka bir gezegene, yani dünyamıza alışmış, oraya adapte olmuşuz, gelişimimizi orada sürdürmüşüz bu zamana dek. eğer gün gelir de burayı terk edip başka bir gezegene, bizden daha gelişmiş/ilkel canlıların yaşadığı bir gezegene gitsek, bu nasıl sonuçlar doğururdu, kim bilir..

alterralılar, o gezegenin güneşinden kötü etkileniyorlardı mesela, oranın doğası da bedenlerine iyi gelmiyordu. bunun dışında, kendilerine ait çoğu geleneği, sahip oldukları onca bilgi birikimini de geride bırakmayı gerektiriyordu bu gezegende yaşamak.. acaba tevarlılar milyonlarca yıl sonra nasıl bir gelişim gösterirlerdi? acaba gelişimleri onları bir ‘alterralı’ya benzetir miydi? eğer gelişmiş tür diğer türe bildiklerini öğretseydi, gelişim çok daha hızlı olurdu..bu da evrimi hızlandıran etkenlerden biri olarak sayılabilir mi ki? bilmem..

gezegenin etkileyici yanlarından biri de, ayların, yılların ve mevsimlerin inanılmaz derecede uzun sürmesi. oradaki canlıların ömrü mevsimleri yalnızca bir defa görecek kadar bile olabiliyor. karın yağışına, kışı ilk tadışlarına tanıklık etmek de harikaydı ayrıca.

iki canlının kadına bakışı ve hükümet anlayışı da farklılık gösteriyor. toplum ne kadar ilkelse, bu ikisine olan bakış açısının gittikçe daraldığını görüyoruz.. le guin’in “otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?” sorusunun cevabından da hala emin değilim..

eser ilerledikçe, sürgün gezegeninin aslında o kadar da ‘sürgün’ yeri gibi olmadığını görüyoruz, ve jakob agat da eserin sonunda bunu doğruluyor.

“burası onun kalesi, onun şehri, onun dünyasıydı; bunlar onun halkıydı. burada sürgünde değildi…”

 

 

edwin a. abbott-açıklamalı düzülke

açıklamalı düzülke, aslında hakkında söz edilebileceğini dahi düşünmediğim türden bir kitaptı benim için. yine de, bir iki şey yazarak onun aklımda daha da kalıcı bir yer etmesini istedim. kitabı düşününce aklıma ilk gelen kelime ‘yaratıcılık’ oluyor. iki boyutlu bir evren, şekillerden oluşan bir düzen, her şekle-kişilere yani- ayrı anlamlar yükleyen hiyerarşik bir yapıdan bahsedilen böylesine bir eser için daha ne denebilir bilmiyorum. kitapta toplumsal eleştiriyi ve absürtlüğü öyle müthiş bir şekilde harmanlamış ki abbott… bunlardan da ötesi, iki boyutlu birinin-bir kare hatta kahramanımız- üçüncü boyutu kavramaya çalışması. eminim çoğu okuyucunun en çok etkilendiği kısımlardan biridir. karenin yanına gelen 3 boyutlu şahıs, onda olup kendisinde olmayanları anlatmaya çalışırken, kim heyecanlanmamıştır ki? ‘derinlik’ denen kavramı bir kareye nasıl anlatabilirsiniz ki, doğal olarak sizinle alay edecektir en başında.. hatta hatırlıyorum, 3 boyutlu şahıs gelmeden hemen önce karemiz torununa ders çalıştırıyordu, altıgen(ve daha zeki) torunu ona üç boyut zırvalıklarından(?) söz edince ona nasıl davrandığını görmek müthiş derecede eğlencelidir okuyucu için. o kısım şöyleydi:

fakat karemiz üçüncü boyut evrenine geçip aydınlandıktan sonra, bunu torununa açtığında, bu sefer torunu onunla alay etmiştir, bu kısım da oldukça ilginçtir. malum, hükümet bu konulardan bahsedenleri cezalandıracağını söylediğinden altıgen torun da böyle davranmayı uygun görmüştü bana kalırsa. aslında hükümetin bir boyut üstünün varlığına karşı neden bu kadar baskıcı davrandığını anlayamadım. hangi hükümet halkın ‘aydınlnmasını’ ister ki gerçi?
bunu okurken kendimizi düşünmeden edemiyoruz elbette; “ya bir 4.boyut dünyasını bizler nasıl anlamdırırdık?”

işte bu düşüncenin peşine dizilen şeylerden sonra okuyucu da gerçekten ‘aydınlanmış’ hissediyor. kitabın böyle harika bir etkisi var..